Skip to main content
Resim: İskoçyalı (Highlander); yönetmen Russell Mulcahy, senaryo Gregory Widen, başlangıç filminde başrolde Christopher Lambert, Sean Connery ve Clancy Brown oynadı (1986), ölümsüz kalmak için gerçekleştirilen ölümsüzler arasındaki kılıç savaşlarını anlatır. 
“Çocukken sinema dendiğinde aklıma gelen ilk eser olan Highlander’ı yakın zaman önce tekrar izlediğimde kendisine niçin hayran kaldığımı Freudyen okumalarla açıklayabilirim. Fakat bazı geceler, elinde kılıç, yüzünde pis bir sırıtışla ‘Geriye sadece bir kişi kalacak.’diye haykıran Kurgan’ı görüyor olmamı bir yere bağlamakta ise hala zorlanıyorum.”(Alıntı: Tanju Baran, http://fikrisinema.com/iskocyali-ilk-film-dosyasi/)

“Geriye sadece bir kişi kalacak!”

Medya kanalları aracılığıyla tanınmaya başlayan simanın kazandığı bilinirlik, dış dünyada, yani sokaklarda, AVM’lerde de onu takip etmeye başlar. Yerleşik (akademik) genel görüşten farklı bir şey söyleyen kişi, söyleminin arkasında durabiliyorsa ister istemez reyting alır. Bu noktada aslında kişilik özellikleri de belirleyicidir, yani tartışma şekli, kendine has sevimliliği vb. etkenler onu genelin içinde daha seçilir ve konuşulur kılarlar. Bu durum medya için reyting demektir, dolayısıyla daha çok programa çağırılmaya başlar. İşte ana sorunlardan biri de burada ortaya çıkar, Eğer söylem sahibi edindiği tanınmışlıktan keyif almaya başlarsa söylemini, söyleme üslubunu katılaştırır, tartışma programında bile karşı tarafın ne dediğini dinlememeye, söylediklerini dikkate almamaya başlar. İşin kötüsü bu seyirci tarafından tercih edilen bir durumdur, eğlendiricidir, kimi eğlenmek amacıyla, çoğunluk ise “arena” mantığıyla seyreder. İzleyenlerin büyük bölümünün aslında konu hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Arenadaki mücadele zamanla sınırlıdır, yani anlatılmak istenen belli bir zaman diliminde açık bir mesaj şeklinde verilmek zorundadır. (daha&helliip;)

Resim: “Sev Dedi Gözlerim” filminin afişi; Senaryo Safa Önal, Yönetmen Orhan Aksoy, 1972 yapımı: “Serap, mutlu mütevazı bir hayat hayali kuran bir genç kızdır. Fakat babasının ani ölümü hayallerini yıkar. Çalışıp ailesine bakması gerekmektedir. Başka iş bulamayınca gazinoda şarkı söylemek zorunda kalır. Para sıkıntısı bitmiştir. Fakat yeni dertleri vardır artık. Tek tesellisi kardeşi Meral’e iyi bir hayat sağlamasıdır. Orhan, o günlerde cezaevinden çıkmıştır. Tesadüfler Serap ve Orhan’ı sık sık karşı karşıya getirmeye başlar. Serap, genç adama kendi gazinosunda sahneye çıkarmasını teklif eder. Orhan, sadece sanatçısı değil, aynı zamanda sığınağı olacaktır. Fakat beklenmedik bir karşılaşma Serap’ın tek umudunu da elinden alacaktır…” (Kaynak: http://www.sinematurk.com/film/5717-sev-dedi-gozlerim/)

“Sev dedi gözlerim…”

Bu satırlarda daha çok bilimsel konularda yazıyoruz, doğrudan tavsiyelerde bulunmuyoruz, politikaya ise neredeyse hiç girmiyoruz. Bilimsel konularda yazmak güzel şeydir, ancak toplumdaki beklentiyi genellikle karşılamaz. Bu durum günümüze özgü değildir. Bilim aslında meraktan kaynaklanır, ama iki amaçla yapılır; ya önünüzde çözmeniz gereken ya da iyileştirilmesi gereken bir durum vardır, siz bunun üzerinde çalışırsınız. Bir hastalığın tedavisi çözülmesi gereken problemdir, ama cep telefonlarının dokunmatik ekrana geçişi iyileştirme işlemidir. Ne var ki bilimsel merak ve okuma –anlama çabası, çok sınırlı durumda pratik önerilerle sonuçlanır. Oysa okuyucu net bir mesaj bekler, mesela konu onun açısından “şunu yiyin, bunu yemeyin” önermesine indirgenmelidir. Bilim çok fazla değişken üzerinden bir karara varmaya çalışır, oysa okuyucuya çoğu fazlasıyla teknik ve hatta tartışmalı olan bu değişkenlerin anlatılabilmesi olanağı yoktur. Dahası işin bir de bilgi birikimi ve zaman sorunu vardır. Bilimde bir görüş, üzerine eklenen diğer bilgiler nedeniyle değişikliğe uğrayabilir. Bu değişiklik genellikle “ak-kara” kutuplarında bir uçtan diğerine değişmez, lakin gri tonlara dönüşebilir. (daha&helliip;)

Resim, Troller, http://www.hotelroomsearch.net/im/hotels/fr/trolle-14.jpg adresinden alınmıştır.

Yetersiz eğitimin sosyal sonuçları

Geçen hafta değindiğimiz “gençlerin eğitimi ve iş sorunu” anlatmaya çalıştığımızdan ve tahmin edilenden çok daha ciddi; “eğitim alarak yükselmekten değil de, yatay giderek zaman kaybetmekten söz ediyoruz”. Bölümlerin çoğu iki yıllık olduğundan, eğer iş bulunamazsa (bu zaten dört yıllık bölümlerin de genel sorunu) yeni bölüm okumanın kapılarını açar. Eğer ailelerin imkanı varsa özel üniversite, yoksa devlet üniversitelerinden devam edilir. Açılan bunca yeni bölüme donanımlı öğretim görevlisi bulunması olasılığı olmadığına göre uygulamadan geriye iki amaç kalır, genç bireyin kendisini üniversitede okuyor hissetmesi ya da zaman kazanma. Hangi amaç gerçekleşirse gerçekleşsin sonuç sorunludur. Üniversiteden mezun olan iş aradığında, işlerin de sayısı giderek azaldığından, ama daha beteri aslında bir şey öğrenmemiş olduğunu anladığından hayal kırıklığına uğrar. Bölümü bitirerek iş bulunamayacağı anlaşılmış olduğunda ise iş olasılığı olan diğer bölümlerden birine yönlenilir. Mevcut koşullarda üniversite sınavında bir yer tutturmak yine de çok zor değildir. Böylelikle eğitime bir iki ya da üç yıl daha eklenir, peki ya sonrası? (daha&helliip;)

Resim: Halay çeken öğrenciler (!) (https://www.fusioneducation.co/wp-content/uploads/2016/01/FusionEd-Graduation-2.jpg adresinden alınmıştır

“Eğitim şart”, ama iş yok

İnsanın içine doğduğu sistemi anlamasındaki zorluklardan zaman zaman söz ediyoruz, ama insanın içinde olduğu durumu anlaması ve müdahale etmesi konusunda da bir sorun olduğu açık. Bu saptamanın özeti “olaylar olur, biz bazen gözlemleyebiliriz, ama genellikle etkimiz olmaz” biçimindedir. Günümüzde bu olaylara daha çok medya ve sosyal medya üzerinden tanık oluyoruz, kendi görüşümüzü paylaşıyoruz, ama olay olmaya devam ediyor. Bu ister istemez bizim gözlemci kalmamız dışında etkimizin olamadığı çıkarımıyla sonuçlanıyor. Yaşam da aynen piyasa dinamikleri gibi, kendiliğinden gerçekleşmekten çok piyasanın gizli eli tarafından yönlendiriliyor. Geriye kalanlar gözlemledikleri mevcut duruma kendi olanakları dahilinde katılmaya çalışıyor, katılabiliyor, ama dinamiğin sonucuna dair etkileri fazlasıyla tartışmalı. (daha&helliip;)

Resim: Wonder Women, bilimkurgu sinemasının yeni kimerik karakteri (resim https://www.wired.com/wp-content/uploads/2015/09/wonderwoman.jpg adresinden alınmıştır.)

Bileşik form (kimera) sadece yapıya değil, işlev ve kişiliğe de yansır

Geçen hafta sözünü ettiğimiz insanın kimera modelini destekleyen pek çok önermede bulunabilinir. Genel kısıtlılık “içine doğulan dünyayı anlamak” olduğunda önermeler de aslında insandan değil, hayvan ve bitki modellerinden gelir. Bunlar aynı örüntünün farklı biçimleridir, dolayısıyla biçim doğru bakış açısına oturtulursa arkada yatan anlam ortaya çıkar. Ancak öyle ya da böyle açıklanması çok zor “özgül” durumlar vardır. Mesela, yaşamının ilk dokuz ayını anne karnında, oksijeni de damar yoluyla alan canlı nasıl olur da bir anda akciğer solunumuna adapte olur, bunun açıklanması zordur. Benzer durum işi kan pompalamak gibi görünen kalp, var olduğumuzu algılamamızı sağlayan beyin gibi organlar için de geçerlidir, çünkü bunlar özgüldür, benzeterek açıklamak bu nedenle mümkün olmaz. (daha&helliip;)

Resim: Pan’ın Labirenti adlı filmden alınmıştır (http://www.indymedia.ie/attachments/jan2007/pan2.jpg)

İnsanın kimera modeli

İnsanın kimera (birden fazla canlının dış görünüş özelliklerini taşıyan) modeli kavramı aslında çok eskidir. Mitolojide geçen pek çok figür kimera özelliği gösterir. At gövdeli, kuş başlı, kanatlı figürler hep kimeraları tanımlar. Kimeralar onu görenlerin aklında hayranlıktan dehşete çok farklı duygular ortaya çıkarır. Bunun bir örneği Leonardo Da Vinci için anlatılır. Henüz çocukken, resme olan yeteneği bilindiğinden, babasının bir arkadaşı kalkanının üzerine düşmanı korkutacak bir figür çizmesini ister. Leonardo kırlara çıkar, akrep, yarasa, insanda korku oluşturacak ne kadar erişilebilir canlı varsa toplar ve bunların parçalarını birleştirir. Sonuç çok başarılıdır, resmi ısmarlayan kişi kalkanı görünce korkar ve elinden atmak zorunda kalır. (daha&helliip;)