Skip to main content
Resim, Troller, http://www.hotelroomsearch.net/im/hotels/fr/trolle-14.jpg adresinden alınmıştır.

Yetersiz eğitimin sosyal sonuçları

Geçen hafta değindiğimiz “gençlerin eğitimi ve iş sorunu” anlatmaya çalıştığımızdan ve tahmin edilenden çok daha ciddi; “eğitim alarak yükselmekten değil de, yatay giderek zaman kaybetmekten söz ediyoruz”. Bölümlerin çoğu iki yıllık olduğundan, eğer iş bulunamazsa (bu zaten dört yıllık bölümlerin de genel sorunu) yeni bölüm okumanın kapılarını açar. Eğer ailelerin imkanı varsa özel üniversite, yoksa devlet üniversitelerinden devam edilir. Açılan bunca yeni bölüme donanımlı öğretim görevlisi bulunması olasılığı olmadığına göre uygulamadan geriye iki amaç kalır, genç bireyin kendisini üniversitede okuyor hissetmesi ya da zaman kazanma. Hangi amaç gerçekleşirse gerçekleşsin sonuç sorunludur. Üniversiteden mezun olan iş aradığında, işlerin de sayısı giderek azaldığından, ama daha beteri aslında bir şey öğrenmemiş olduğunu anladığından hayal kırıklığına uğrar. Bölümü bitirerek iş bulunamayacağı anlaşılmış olduğunda ise iş olasılığı olan diğer bölümlerden birine yönlenilir. Mevcut koşullarda üniversite sınavında bir yer tutturmak yine de çok zor değildir. Böylelikle eğitime bir iki ya da üç yıl daha eklenir, peki ya sonrası? (daha&helliip;)

Resim: Halay çeken öğrenciler (!) (https://www.fusioneducation.co/wp-content/uploads/2016/01/FusionEd-Graduation-2.jpg adresinden alınmıştır

“Eğitim şart”, ama iş yok

İnsanın içine doğduğu sistemi anlamasındaki zorluklardan zaman zaman söz ediyoruz, ama insanın içinde olduğu durumu anlaması ve müdahale etmesi konusunda da bir sorun olduğu açık. Bu saptamanın özeti “olaylar olur, biz bazen gözlemleyebiliriz, ama genellikle etkimiz olmaz” biçimindedir. Günümüzde bu olaylara daha çok medya ve sosyal medya üzerinden tanık oluyoruz, kendi görüşümüzü paylaşıyoruz, ama olay olmaya devam ediyor. Bu ister istemez bizim gözlemci kalmamız dışında etkimizin olamadığı çıkarımıyla sonuçlanıyor. Yaşam da aynen piyasa dinamikleri gibi, kendiliğinden gerçekleşmekten çok piyasanın gizli eli tarafından yönlendiriliyor. Geriye kalanlar gözlemledikleri mevcut duruma kendi olanakları dahilinde katılmaya çalışıyor, katılabiliyor, ama dinamiğin sonucuna dair etkileri fazlasıyla tartışmalı. (daha&helliip;)

Resim: Wonder Women, bilimkurgu sinemasının yeni kimerik karakteri (resim https://www.wired.com/wp-content/uploads/2015/09/wonderwoman.jpg adresinden alınmıştır.)

Bileşik form (kimera) sadece yapıya değil, işlev ve kişiliğe de yansır

Geçen hafta sözünü ettiğimiz insanın kimera modelini destekleyen pek çok önermede bulunabilinir. Genel kısıtlılık “içine doğulan dünyayı anlamak” olduğunda önermeler de aslında insandan değil, hayvan ve bitki modellerinden gelir. Bunlar aynı örüntünün farklı biçimleridir, dolayısıyla biçim doğru bakış açısına oturtulursa arkada yatan anlam ortaya çıkar. Ancak öyle ya da böyle açıklanması çok zor “özgül” durumlar vardır. Mesela, yaşamının ilk dokuz ayını anne karnında, oksijeni de damar yoluyla alan canlı nasıl olur da bir anda akciğer solunumuna adapte olur, bunun açıklanması zordur. Benzer durum işi kan pompalamak gibi görünen kalp, var olduğumuzu algılamamızı sağlayan beyin gibi organlar için de geçerlidir, çünkü bunlar özgüldür, benzeterek açıklamak bu nedenle mümkün olmaz. (daha&helliip;)

Resim: Pan’ın Labirenti adlı filmden alınmıştır (http://www.indymedia.ie/attachments/jan2007/pan2.jpg)

İnsanın kimera modeli

İnsanın kimera (birden fazla canlının dış görünüş özelliklerini taşıyan) modeli kavramı aslında çok eskidir. Mitolojide geçen pek çok figür kimera özelliği gösterir. At gövdeli, kuş başlı, kanatlı figürler hep kimeraları tanımlar. Kimeralar onu görenlerin aklında hayranlıktan dehşete çok farklı duygular ortaya çıkarır. Bunun bir örneği Leonardo Da Vinci için anlatılır. Henüz çocukken, resme olan yeteneği bilindiğinden, babasının bir arkadaşı kalkanının üzerine düşmanı korkutacak bir figür çizmesini ister. Leonardo kırlara çıkar, akrep, yarasa, insanda korku oluşturacak ne kadar erişilebilir canlı varsa toplar ve bunların parçalarını birleştirir. Sonuç çok başarılıdır, resmi ısmarlayan kişi kalkanı görünce korkar ve elinden atmak zorunda kalır. (daha&helliip;)

Kimera (Resim http://vignette2.wikia.nocookie.net/dragonsdogma/images/0/06/Chimera01.png/revision/latest?cb=20120615060217 adresinden alınmıştır)

Tıbba “anlam” temelinde bakmak açıklamayı değiştirir

Tıpta modelleme ciddi bir sorundur, bunu sık sık ifade ediyoruz. İnsanın içine doğduğu ve bugün artık molekülünün detayına kadar inceleme becerisine sahip olduğu biyolojik sistemi, yani yaşayan canlıları anlaması olasılığı ise çok düşüktür. İnsan görebildiklerini bu nedenle kendi yapabildiklerine (motor, boru vb.) benzeterek açıklar. Oysa meselenin felsefi kısmı daha derindir. Meme örneğini vererek açıklamaya çalışalım, meme erkeklerde de bulunan, ama dişilerde süt verme özelliği gösteren bir dokudur. Bu doku dişinin adet döngüsünden, ama memelilerde özellikle hamilelik halinden etkilenir. Bebeğin anneden ayrılmasıyla birlikte süt salgısı başlar. İlk salgıya kolostrum adı verilir, süte çok fazla benzemez, büyüme faktörleri ve bağışıklık moleküllerinden çok zengindir. Süt bundan sonra gelmeye başlar. Felsefi soru ise şudur: “Meme dokusu annededir, ama işlev olarak yeni doğanın beslenmesini sağlar. Bu durumda meme kime aittir, anneye mi bebeğe mi?” (daha&helliip;)

Resim: Pera Venedik Sarayı, http://www.tas-istanbul.com/portfolio-view/tophane-venedik-sarayi/ adresinden alınmıştır.

Venedik Sarayı’nda, çikolatanın peşinde…

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alması bir fetihten çok vuslatı, yani ”kavuşmayı” anlatır. Roma’nın başkenti İstanbul hem Anadolu’dan hem Rumeli’den komşu devlet konumundadır. Vuslat olup, gün geldiğinde, komşuluk yerini bir iç içe geçmeye bırakır. Dolayısıyla yeni konum kolay kabullenilir, ticaret başta olmak üzere, ilişkiler sürmeye devam eder. Dönemin Avrupa ticaret merkezi aslında Venedik’tir, ortada henüz bugün İtalya olarak adlandırdığımız bileşik devlet yapısı yoktur, Venedik gerek ticari, gerekse siyasi ilişkilerin merkezidir, İstanbul’daki temsili de “balyos” üzerinden sağlanır, Balyoslar Venedik’in İstanbul’daki resmi temsilcisidir, çevirmenlerinden danışmanlarına çok önemli bir görevi ifa ederler (1). (daha&helliip;)

Resim http://broccolicity.com/wp-content/uploads/2017/04/brain-and-tree-shutterstock_96225641-2.jpg adresinden alınmıştır.

Algı / kanaat nasıl değiştirilebilir?

Tıbbın algı dinamiğinin çok zor değişmesinin nedeni, daha önce sık sık dile getirdiğimiz gibi, “içine doğulmuş sistem” olmasıdır. İnsan içine doğduğu, yani bilinçsiz olarak yola çıktığı bir dinamiğin nasıl işlediğini kolay anlayamaz, anlayamadığında da kendi yaptıklarıyla örneklemeye çalışır. Kongreler mevcut algı üzerine kuruludur, doktorlar bunu temel alırlar, hastalar ve toplum algısı da buna göre şekillenir.

(daha&helliip;)

Resim http://www.abc.net.au/radionational/image/5768676-3x2-700x467.jpg adresinden alınmıştır.

Tıbbın algı / kanaat dinamiği çok zor değişir

Toplum başta tıp olmak üzere biyolojik bilimleri “pozitif bilim” kapsamında kabul etmek eğilimindedir. İşin kötüsü bu düşünceye en çok da doktorlar inanır. Oysa tıp pozitif bilim olmanın başlıca gereksinimi olan “tekrarlanabilir olmaktan” hayli uzaktır. Örneğin hastalıkların tedavisinde bir yaklaşım (cerrahiyi bir kenara koyacak olursanız) her zaman aynı sonucu vermez. Mesele kanser olduğunda patologların “aynı” tanı grubuna soktukları hastaların hepsi benzer seyretmez. Hatta aynı kişi aynı tedaviye iki farklı zamanda aynı yanıtı vermez, bir keresinde işe yarayan diğerinde yaramayabilir. (daha&helliip;)

Resim: Brexit oylamasının seçim kağıdı (katılanlar ya da bilenler varsa lütfen doğrulasın)

Referandumda renkler neye göre belirlendi?

Algı konusunda yazmaya başlarken amacım belirttiğim gibi “günlük yaşamda yerleşmiş olan algının” nedenlerinin irdelenmesiydi. Ancak renklerin algıdaki önemini örneklemek amacıyla verdiğim referandumdaki seçeneklere çok fazla yorum geldi. Bu yazının amacı ise referandumun neden öyle ya da böyle sonuçlandığı, seçmenin kararının politik yorumu gibi çıkarımlar değildir. Yazının amacı 16 Nisan Anayasa Değişikliği Referandumu gibi “iki seçeneğe indirgenmiş” karar bildirimlerinde renk kullanımının zorluğunu, daha doğrusu olanaksızlığını tartışmaktır. (daha&helliip;)