Televizyon denen sihirli kutu

Medyanın yaşamımızı belirleyen önemli unsurlardan biri olduğunu ileri sürsek sanırım çok fazla çelişkili bir iddia olmayacaktır. Ülkemizde çok değil, bundan yaklaşık otuz yıl önce televizyonun etkinlik alanı genişlemeye başlar. Bu genişleme kuşkusuz kanal sayısının artmasıyla ilişkilidir. Benim çok fazla kanallı yayın konusundaki ilk kişisel deneyimim 1994’te kısa bir ABD gezisine dayanır, yüzlerce kanalın olduğunu görmek, bunların bir kısmının ücretli sinema kanalı olduğunu anlamak çok şaşırtıcı olmuştur. Evde oturup zaman geçiren biri için bu olağanüstü çeşitlilik mutluluk verici görünür. Uzaktan kumanda kavramının bile o yıllar için yeni sayılacağını düşünürseniz, şaşırmamak elde değildir. Okumaya devam et “Televizyon denen sihirli kutu”

Göz dıştan içe açılır, ama görme içten dışa olur

Geçen haftanın nihai sorusu “göz içeriden dışarı mı, yoksa dışarıdan içeri mi açılmaktadır?” şeklinde belli derecenin ötesinde bir felsefe gerektirse de, aslında çaprazlaşma meselesi pratik açıklamaya gereksinim duyar. Bu bilimin betimlediği, ama felsefenin yeterli kalmadığı bir durumdur. Nihayetinde görme yollarının iç kısmı çaprazlarken dış kısmı çaprazlamaz. Arada açıklamaya çalıştığımız gibi, her iki görme alanının kendi tarafındaki beyin yarı küresine gitmesi, çaprazlama olmaksızın üç boyutlu görüntü oluşturmak için yine de yeterlidir. Beynin öğrenme becerisi iki kaynaktan aldığı bilgileri zaman içerisinde birleştirerek üç boyutluluk algısını yine yaratabilir. Nitekim diğer duyular, özellikle de “taktil” olarak adlandırılan konum algılama duyusu yine öğrenilerek kazanılır. Okumaya devam et “Göz dıştan içe açılır, ama görme içten dışa olur”

İlim / bilim algısı nasıl kurulur?

Geçen haftaki yazıda geçen ilim / bilim ikilemine “aslına birbirlerinin farklı dillerdeki karşılıklarıdır” şeklinde bir açıklama gelince konunun daha karmaşık bir başka örnekle geliştirilmesinin yerinde olduğu sonucunu ilettim. Aslında görünen ve görünenin yorumuyla ilgili bu duruma yerinde bir örnek, henüz çözümlenememiş bir organ olan gözden çıkar. Gözün ne olduğunu açıklamanın bilmem ne kadar gereği var, görme organımız olarak adlandırırız. Işığı algılar, ışık kornea denen en dış katmandan geçip, lensten kırılır, algılayıcılarının olduğu retinaya düşer. Işık retinada kimyasal ara geçiricileri uyararak sinyale neden olur, bu sinyal de sinir yolları üzerinden görmenin algılandığı, beynin arka kısmında bulunan bölgeye erişir. Bu anlattığım ortalama herhangi bir kaynakta bulunan bilgi, yani bilim kısmıdır. Okumaya devam et “İlim / bilim algısı nasıl kurulur?”

İlim ve bilimde algılama becerisi nasıl yitirildi?

Bilim ve ilimin farklı kavramlar olduğunu sık sık vurgulamamızın nedeni iki kavramın karıştırılmasıdır. Bilim bir şeyin bilinmesi durumudur, yani olay açıktır ve bilgi düzeyine erişmiştir. İlimde ise açık olan bir şey yoktur, gözlemlerden hareketle büyük çıkarımlar ortaya konur. Genel örneği yeniden dillendirelim, elmanın düşmesi “durum”dur. Bunun bırakılınca düşeceğinin bilinmesi, hızının zamana karşı hesaplanması yine bilimdir. Ancak bunun bir çekim kuvveti olduğuna kanaat getirilerek “kütle çekimine” dönüştürülmesi ilim gerektirir. Bu örneğin geminin var olmasına karşılık suyun kaldırma kuvveti, gün döngüsünün bilinmesine karşılık dünyanın güneşin etrafında döndüğü gibi pek çok benzerini sayabiliriz. Dolayısıyla bilim mi ilim mi önce gelir derseniz bir cevabı yoktur, farklı kavramlardır. Bazen bilim ilimi doğurur, bazen de ilimden bilim çıkar. Her halükarda öncelikle bir doğal olayın farkına varılması ve gözlenmesi gerekir. O nedenle ister ilim, ister bilim olsun başlangıç noktası gözlem olmak zorundadır. Okumaya devam et “İlim ve bilimde algılama becerisi nasıl yitirildi?”

Bilimsel tutukluğun açıklanmasında anahtar-kilit örneği

Bilimsel gelişmenin orijinal düşünce geliştirmesi aslında “kale ya da yale” anahtar mantığına benzemez. Kale anahtar genellikle odalarda kullanılan basit dişler içerir, eksen dişlerin karşılıklarının sabit olması mantığına bağlıdır. Yale anahtara ise anahtarın ayrıca eksensel girintileri, daha sık ve değişken yivleri vardır. Bu sistem açmayı sağlayacak uygun pozisyonu çok daha yüksek bir kombinasyona sokar, dolayısıyla ekseni girintilerden oluşan anahtar her deliğe girmediği gibi, yivlerle birlikte çok farklı kombinasyonlar içerebilir. Yine de genel mantık aynıdır, İtalyan olarak adlandırılan anahtarlar ise iki eksen içerdiğinden bu olasılıkları katlar. Okumaya devam et “Bilimsel tutukluğun açıklanmasında anahtar-kilit örneği”

Yaşam sürprizlere açıktır, yeter ki algınız açık olsun

Bilim dogmanın sorgulanması üzerine kuruludur. Oysa varlığını her zaman sürdüren dogma, “işte yeni bilim budur” diye öne sürülen ve coşkuyla karşılanan yeni algıyı kısa sürede ele geçirir. Mesela bilimde asıl olan bulgudur, ama “ölçülebilir” olmasını ister. Kanıt diye bir kavram aslında hiç olmasa da, “ölçülebilir değişkenlik” kanıt olarak kabullenilir. Oysa ilimde esas olan algıdır, yani ölçülebilir olması yeğlense de, mevcut olandan yeni bakış açısını türetir. Newton ve elma örneğiyle açıklamaya çalışalım; elmanın düşmesi gerçeklik durumunu oluşturur. Cismin bırakıldığı yerden zemine erişme süresi (yani hızı), hızının artma eğiliminde olması (ivmesi) hesaplanabilir olduğu için pozitif bilimdir. Siz cismi serbest düşmeye bırakmayıp fırlatsanız bile kanun geçerli kalır. Ancak bunun “cisimlerin kütleleri mertebesinde birbirlerini çektiği” sonucuna çevrilmesi ilimdir. Çünkü Newton’un  yeryüzünün kütlesini hesaplama şansı yoktur, elmanın kütlesinin de karşılaştırıldığında “sıfır” olacağı açıktır. Newton yine de bir şekilde evrensel çekim kuralını bulabilmiştir, hesaplanabilir olanın ötesine geçmiştir. Okumaya devam et “Yaşam sürprizlere açıktır, yeter ki algınız açık olsun”

Bilim nasıl ilerler: İki aşamalı antibiyogram örneği

İlim ya da bilimde tek dogma vardır, o da düşüncelerin değişime açık olduğudur. Bununla birlikte düşünce değişikliği nadiren çok kolay gerçekleşir, çünkü öncesinde yerleşmiş olan düşünce dogmayla sonuçlanır. Bunun iyi bilinen örneklerinden birini yeniden hatırlatalım. Uzak deniz seferlerinin başladığı keşifler döneminde tayfalar iskorbüt denen hatalıkla karşılaşırlar. Uzun süre denizde olmak gerektiğinden taze sebze ve meyve alınması söz konusu değildir. Gemilere erzak olarak tuzlanmış et ve peksimet, bunun yanı sıra da su ve rom yüklenmektedir. Gemi açıldıktan sonra kıyıya yanaşıp taze ikmal yapılmıyorsa diş etlerinde çekilme ve kanama, sonrasında deri kanamalarının da iştirak ettiği ve ölümle sonuçlanan iskorbüt tablosu yolculuğun kaçınılmaz bileşeni haline gelir. Çoğu gemi sorunu fazladan tayfa alarak çözmeye çalışır, çünkü hastalık daha çok tayfaların sorunu gibi görünmektedir, Rütbeli mürettebat az miktarda da olsa ya da kıyıya yanaşıldığında taze sebzeleri tercih etmektedir. Durumun ayırtına giden Kaptan James Cook ve Dr. James Lind tarihin olasılıkla ilk klinik araştırmasını yaparak narenciye verilen gemide iskorbüt görülmediğini saptar. Bu sonucu tıbba kabul ettirmeleri yaklaşık kırk (40) yıl alır. Tıp ya gemicilerin sorunlarıyla ilgilenmemekte ya da açıklamayı dinlemez görünmektedir. C vitamin ve işlevinin keşfi ise daha iki yüz (200) yıl bekler. Okumaya devam et “Bilim nasıl ilerler: İki aşamalı antibiyogram örneği”

Bilimsel düşüncenin değişiminde dostluğun önemi

Biz üç boyutlu bir koordinat sisteminin varlığı üzerinden eğitim alırız. Üç boyutlu uzayda herhangi bir yerin tarif edilebilmesi, üç boyutlu yönlendirmeyi zorunlu kılar. Aslında bu sistem bile üç boyutlu değildir, bir noktanın tarif edilebilmesi için erişimin başlangıcını bilmek gerekir, bu da sıfır noktasıyla anlatılır. Sıfır olmadan üç boyutlu konum tanımlanamaz. Ama bütün koordinat sistemleri üç boyutlu değildir, koordinat iki boyutla ifade edilebileceği gibi dört ya da daha fazla koordinata sahip sistemler de geliştirilebilir. Okumaya devam et “Bilimsel düşüncenin değişiminde dostluğun önemi”

Batı / ABD neden beyin göçü alır?

Mühendislik kendi geliştirdiklerinden aynı mantığı kullanarak giderek daha iyilerini yapar. Cep telefonları herkesin bildiği en iyi örneklerden biridir. İlk modeller sadece konuşmayı ve mesajlaşmayı sağlayan, ama işlemci kapasitesi sınırlı başlangıçlardır. Bu sırada bilgisayarlar da benzer aşamayı sürdürür, yani bugün artık kullanımı olanaksız olan disket sürücülü 80286 mikro-işlemcili modellerin hafızları ortalama 50 megabaytlarla başlar. Bu hard-disk kapasitesi günümüzde çoğu dosyayı bile alamaz. Derken yeni telefon modelleri çıktığında başlangıçta 40 isimle kısıtlı telefon hafızaları yüzlere erişirken, bilgisayarlar da daha yüksek hızlı işlemcilerle donanır. Gelişme ne kadar hızlı ve gözümüzün önünde gerçekleşse de, kavranamaz, dokunmatik ekranların geliştirilmesi tuş sistemlerini ortadan kaldırır. Bu telefon modelleri daha karmaşık, ama tuş sisteminin mekaniğini içermediğinden daha kolay üretilebilir sistemlerdir. Benzer durum hızla bilgisayarları da kapsamaya başladığında ister istemez bir sonraki aşama telefon ve bilgisayarın birleşmesi olacaktır. Bu günümüzün akıllı telefon denen modellerini doğurur, artı istediğiniz yerden istediğiniz bilgilere erişebilir, bambaşka karmaşık işlemleri yapabilirsiniz. Okumaya devam et “Batı / ABD neden beyin göçü alır?”