Devlet kavramının kısa öyküsünde siz hangi sınıftansınız?

Bayramı bir şekilde yasa kavramını ve yönetim modellerini okuyarak geçirdim desem yeridir. Bunu yapmamın gerekçeleri bu kadar tartışılan “yeni Anayasa yazılması” kavramına aşina hale gelmek ve yasa yazmanın tarihçesini öğrenmekti. Aslında benim gibi ortalama birinin yasalarla ilişkisi çok yoğun değildir, hele hele genel uğraşı alanı sağlık olduğunda ve yasaya aykırı şeyler yapmaya da çalışmıyorsanız, düzenin içinde yuvarlanıp gidersiniz. Yasa kavramı da zaten insanlar devlet kurmaya heveslendiklerinde ortaya çıkmış, tartışmanın kökeni aslına Antik Yunan’a dek gidiyor. Platon, Aristo gibi çok tanınan düşünürler, zamanlarının önemli bir bölümünü ideal devlet modelinin ne olduğunu anlamaya ayırmışlar. Bu düşünürler aslında matematik, biyoloji gibi diğer alanlarda da çalışan sıra dışı kişilikler. İdeal devlet modelini anlamaya çalışmalarının bir nedeni böyle bir şeyin var olup olamayacağını tartışmak, genel umutları ise, ideal devleti bulduklarında artık yönetim açısından rahat edeceklerini zannetmek olmuş. Bu ideali arama çabası Roma’da da sürmüş, Rönesans sonrasında da tartışılmış. Herkes için geçerli bir yasa yapılması uğraşı, çok sayıda insanın ortak bir yönetim altında toplanabilmesi için gerekiyor. Mesele bu kuralları da bağlayacak yasalar üstü bir yasanın, yani anayasanın nasıl tanımlanacağında. Zira anayasa özeleşmiş alanlar söz konusu olduğundaki detayları içermiyor, sadece ana kurallar manzumesini veriyor. Okumaya devam et “Devlet kavramının kısa öyküsünde siz hangi sınıftansınız?”

Önünüze çıkan yollardan “diğerine” saptığınızda…

Yaşam boyunca hayat önünüze birtakım yollar açar ve siz onlardan birine saparsınız. Yollar kimi zaman kolay ve çekici, kimi zaman zor ve meşakkatli olsa da, seçiminizi siz genellikle kendiniz yaparsınız. Çocukken, yani henüz safken yolları çevrenizdekiler fısıldar kulaklarınıza. Daha iyi not almak için öğretmenin gözüne mi girmek kolaydır, yoksa daha mı çok çalışmalısınız? Sınıfın seçkinlerine mi yanaşmalı, yoksa itilmişlerden mi yana olmalısınız, bunlar çoğu kez onların tasarrufudur. Hatta üniversiteye geçerken bile, geleceğinizi bağlayacak bir mesleğe onlar aslında gönül verirler. Velhasıl siz hayatınızın ilk yıllarını çoğu kez başkalarının gösterdiği yollara bakarak planlarsınız. Okumaya devam et “Önünüze çıkan yollardan “diğerine” saptığınızda…”

Eğitim-öğretim anlayışımız yeni düşünceye ne kadar elverişli?

Bizim ilkokuldan üniversiteye dek süren eğitim-öğretim modelimiz size geçen hafta sözünü ettiğim mevcut bilginin sorgulanmasını ne kadar karşılar, ciddi bir tartışma konusudur. Eğitim davranış modelleri kazandırmayı hedeflerken, bilginin sorgulanması ve kazanılması kavramıyla zaten ilgilenmez, asgari özelliklere sahip bir birey yetiştirmeyi yeterli bulur. Dahası eğitim süreci ilköğretim yıllarına sınırlıdır, üniversiteler misyonları içerisinde eğitimi sıralasalar da, genellikle ilgilenmezler. Beri yandan öğretim kısmı da benzer anlayışın kısıtlılıkları içerisindedir. Öğretim bize olayları anlatır, bunları gerekli resmi yorumu katarak aktarır, ama olaylar arasındaki ilişkiyi dikkate almaz, analiz şansını da tanımaz. Örneğin mesele fizik olduğunda yer çekimi kanunları vardır, siz değişkenleri bu formüllere yerleştirerek hesaplama yapmayı öğrenirsiniz. Ama yerçekiminin neden oluştuğuna değinilmediği gibi, bunun keşfedilmesi süreci de sadece bir “kıssa” olarak aktarılır. Okumaya devam et “Eğitim-öğretim anlayışımız yeni düşünceye ne kadar elverişli?”

Düşünceyi kalıptan kurtarmak, öncekinin sorgulanmasını gerektirir

İnsanın bugün geldiği yere baktığımızda, “uygarlık” adına geliştirdiğimiz her şeyin aslında bir şekilde doğanın taklidi ya da en azından tekrarı olduğunu görürüz. Bu yeteneksiz olduğumuz anlamına gelmez, ancak beraberinde “faydacı” bir yaklaşımı ister istemez barındırır. Bana bir zamanlar sorulan soruyu (aslında bir istem) bir defa daha size yönelteyim. Sorulduğunda içimden ilk geçirdiğim “şimdi nasıl cevaplar üretirim, şaşırır kalırlar” olmuştu. Ancak çok değil, beş dakika içerisinde soruya özgün yanıt vermek olasılığının olmadığını anladım, yetersizliğim şaşkınlıkla örtülmüştü, çünkü soru çok basit görünüyordu: “Yeni bir hayvan tasarlayınız”. Bu istemi siz de aklınızdan geçirin, ben sonraki vargılarımı anlatmakla yetineyim. Okumaya devam et “Düşünceyi kalıptan kurtarmak, öncekinin sorgulanmasını gerektirir”

İngiltere’nin tarımsal üretim anlayışı ve fiyatlar

İngiltere’deki market ve doğal tarım incelemelerimizin bu son yazısında üretim ve fiyatları irdeleyeceğiz. Bizim üretime yönelik gördüğümüz örnek yer tamamen doğal üretim yapan bir küçük çiftlik olan Low Sizergh Barn’dı (www.lowsizerghbarn.co.uk). Ancak ülke geneline bakıldığında bütün arazinin serbestçe dolanan, daha doğrusu başlarında ne çoban ne köpek bulunan koyun ve ineklerle dolu olduğunu görüyorsunuz. İngilizlerin bu kadar doğal bir üretim modelini benimsenmiş olması şaşırtıcı değil, zira hatırlayacaksınız bundan yaklaşık 25 yıl önce ortaya çıkan deli dana hastalığı yaklaşık 4.5 milyon sığırın itlaf edilmesiyle sonuçlandı. Hastalığın ortaya çıkışı özellikle büyük baş hayvanlara bir önceki jenerasyondan kalan kan, kemik, sakatat gibi artıkların yem olarak yedirilmesine bağlandı, yani düz mantıkla böyle bir sorun yaşanabileceği öngörülememişti. “Prion” hastalıkları olarak da adlandırılan bu nadir hastalık insanlara da bulaştı. Aradan geçen zamanda hastalığın insanlarda tekrar görüldüğü bildirilmedi. Bizim ülkemizde son yıllarda “bildirilmiş” tek vaka var, bir ikincisi ise kişisel bilgi kaynaklarımızda yer alan, birkaç yıl önce tanı konmuş, ancak bildirilmemiş bir vakadır. Okumaya devam et “İngiltere’nin tarımsal üretim anlayışı ve fiyatlar”

İngiltere’den market manzaraları (1)

Geçtiğimiz hafta hayatımın en sıra dışı seyahatlerinden birini gerçekleştirmek amacıyla İngiltere’ye gittim. Doktorlar ya da gazeteciler tatil amaçlı seyahat etmiyorlarsa genellikle tanıtım ya da kongre söz konusudur. Tıbbı sıkça eleştiren bir doktorun, doğrudan ilaç endüstrisinin sponsorluklarıyla gerçekleştirilen ana akım kongrelerle zaten ilgisi yoktur. Buna karşılık bir süre sonra gazeteci olarak davet edilmesi de “anlamlı” olmayacağından pek tanıtım toplantısına da gidemezsiniz. Dahası, son üç yıldır ana yazı konularımı oluşturan gıda alanında da durum farklı sayılmaz, çünkü halkla ilişkiler söz konusu olduğunda olası pürüzleri kimse istemez. O halde şöyle söyleyeyim, “kendi kendimi getirdiğim konumda ister istemez bir ayrışma da belirgin hale gelir, lakin her zaman dostluk bakidir. Ben gördüğümü her halükarda anlatır, ama yorumu özgün tutarım, esirgemem. Bunun şöyle güzel bir getirisi olur, üç beş günlük seyahat ayrıcalığına binen görüşümü değiştirmeyeceğimi bilirler, bir sorunları olduğunda da (sağlık herkesin ortak sorunudur) çekinmeden yardım isterler; şefkat istisnasız herkesin hakkıdır. Okumaya devam et “İngiltere’den market manzaraları (1)”

İçinizde tartışmanız gereken samimi bir soru

Geçen hafta sözünü ettiğimiz katma değer meselesinin bizim günlük yaşamımızı bağlayan başka bir boyutu daha var, aslında bunu herkesin kendi içinde çok iyi tartışması gerekiyor. Bundan otuz-kırk yıl önce üretim sürecinde insan gücü çok önemli bir bileşendi, katma değer insan emeği tarafından sağlanırdı. İster montaj bandı olsun, ister ambalaj aşaması, son ürünü ortaya çıkaran unsurların başında insan geliyordu. Bu hakimiyet tarımda özellikle belirgindi. Çiftçi toprağını eker, bakar ve ürününü alırken, makineleşmenin daha az olduğu bir üretim biçimi hakimdi. Derken makineleşme başladı, kol gücüyle yapılan pek çok iş artık makineler tarafından gerçekleştiriliyordu, buna karşılık makineyi kullanan kişi hala insandı. Lakin son yirmi yılda üretime otomatizasyonun eklenmesiyle durum değişti. Gelişen bilgisayar teknolojisi böyle bir olasılığı mümkün hale getirdi, artık makinelerin başına insan koymanın da gereği kalmadı. Bugün bütün endüstriyel üretim süreci, sadece birkaç gözlemci eşliğinde otomatik olarak yapılıyor. Ülkemizin önde gelen ilaç firmaları, depolama işlemini bile robotik sistemle kontrol etmekteler. Hassas mekanik sistemler, sensörler, algoritmik yazılımlar üretimde insan faktörünü neredeyse tamamen dışladı. Okumaya devam et “İçinizde tartışmanız gereken samimi bir soru”

Uçların katma değeri, elleri bağlamanın ağır bedeli

Uzun zamandır yazmak istediğimin özetini siz zaten izliyorsunuz. Bir vücudun dokusu benzer görünse de, daha doğrusu biz öyle düşünsek de aynı değildir. Bizim yaşama tutunmamızı da işte bu farklılık sağlar. Yaklaşık yetmiş yıllık yaşamınıza doğduğunuzda aslında henüz erkendir, bakılmak zorundasınız. Buna karşılık, zaman içinde elbette büyüyüp serpilirsiniz. Sinir sisteminiz yaklaşık üç yaşta bileşim olarak tamamlanır, oysa bu bardağı bile daha yeni tutmayı öğrendiğiniz dönemdir. Kemiklerinizin uzaması ergenlik öncesidir, ergenlikle birlikte nihai boyunuz da belirlenir. Derken buluğa erersiniz, artık genç bir kız ya da erkeksiniz, duygularınız coşar. Ah işte o duygular yok mudur, size aşkı da öğretir, meydanda çadır da kurdurtur. Bütün bunlar aslında hayli garip bir durumdur, bir sistem ki, tepeden aşağı, arkadan öne ve soldan sağa gelişir. Nasıl olduğu bilinmez, taslağın hepi topu birkaç haftalık durumdur.  Okumaya devam et “Uçların katma değeri, elleri bağlamanın ağır bedeli”

Siyah Kuğu

Geçtiğimiz hafta Washington’da düzenlenen 32. Türk Amerikan İlişkileri Yıllık Toplantısı, aslında ağırlıklı olarak tarım alanındaki işbirliklerine odaklanmıştı. Artık bilinmez daha önceden mi hissedilmişti, istenen düzeyde bir katılım gerçekleşmedi. Hep derim, ABD düzen sahibi bir ülkedir, karşılıklı tarımsal ticarete ilişkin veriler de yine onlardan geldi. Geçtiğimiz yıl genelinde ABD’den yaklaşık 2 milyar dolar mal almışız, aynı dönemde sattığımız ürünlerin tutarı ise 565 milyon dolar. Bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 14 artmış, artış daha çok tütüne bağlı olarak gerçekleşmiş. Ocak-Mart 2013 arası değerlendirildiğinde, ABD’nin Türkiye’ye yaptığı satış buğday, pamuk ve soya küspesi nedeniyle bir önceki yıla göre yüzde 54 artmış, Türkiye halen ABD’den en fazla pamuk alan ikinci ülke konumunda ABD’den gelen bütün kanatlı ithalatı ise Azerbaycan ve Irak’a satılmakta (bunu anlamadım, sanırım pratik bir ithalattan çok, Türkiye’deki şirketlerin Amerikan kökenli olmasından kaynaklanan bir hesaplama). Bugüne dek soya ve pamuk dışındaki GDO içeren ithalatın yasak olması ABD’nin yakındığı mevzuların başında, bu konuda “şeffaf olmayan sağlık ölçütleri ve belgeleriyle” itham edilmekteyiz. Devletin hububat ve şeker piyasalarında “parazit” yaratması da dile getirilen şikayetler arasında, hala fazla tutucu görünmekteyiz. Okumaya devam et “Siyah Kuğu”