İngiltere’den market manzaraları (1)

Geçtiğimiz hafta hayatımın en sıra dışı seyahatlerinden birini gerçekleştirmek amacıyla İngiltere’ye gittim. Doktorlar ya da gazeteciler tatil amaçlı seyahat etmiyorlarsa genellikle tanıtım ya da kongre söz konusudur. Tıbbı sıkça eleştiren bir doktorun, doğrudan ilaç endüstrisinin sponsorluklarıyla gerçekleştirilen ana akım kongrelerle zaten ilgisi yoktur. Buna karşılık bir süre sonra gazeteci olarak davet edilmesi de “anlamlı” olmayacağından pek tanıtım toplantısına da gidemezsiniz. Dahası, son üç yıldır ana yazı konularımı oluşturan gıda alanında da durum farklı sayılmaz, çünkü halkla ilişkiler söz konusu olduğunda olası pürüzleri kimse istemez. O halde şöyle söyleyeyim, “kendi kendimi getirdiğim konumda ister istemez bir ayrışma da belirgin hale gelir, lakin her zaman dostluk bakidir. Ben gördüğümü her halükarda anlatır, ama yorumu özgün tutarım, esirgemem. Bunun şöyle güzel bir getirisi olur, üç beş günlük seyahat ayrıcalığına binen görüşümü değiştirmeyeceğimi bilirler, bir sorunları olduğunda da (sağlık herkesin ortak sorunudur) çekinmeden yardım isterler; şefkat istisnasız herkesin hakkıdır. Okumaya devam et “İngiltere’den market manzaraları (1)”

İçinizde tartışmanız gereken samimi bir soru

Geçen hafta sözünü ettiğimiz katma değer meselesinin bizim günlük yaşamımızı bağlayan başka bir boyutu daha var, aslında bunu herkesin kendi içinde çok iyi tartışması gerekiyor. Bundan otuz-kırk yıl önce üretim sürecinde insan gücü çok önemli bir bileşendi, katma değer insan emeği tarafından sağlanırdı. İster montaj bandı olsun, ister ambalaj aşaması, son ürünü ortaya çıkaran unsurların başında insan geliyordu. Bu hakimiyet tarımda özellikle belirgindi. Çiftçi toprağını eker, bakar ve ürününü alırken, makineleşmenin daha az olduğu bir üretim biçimi hakimdi. Derken makineleşme başladı, kol gücüyle yapılan pek çok iş artık makineler tarafından gerçekleştiriliyordu, buna karşılık makineyi kullanan kişi hala insandı. Lakin son yirmi yılda üretime otomatizasyonun eklenmesiyle durum değişti. Gelişen bilgisayar teknolojisi böyle bir olasılığı mümkün hale getirdi, artık makinelerin başına insan koymanın da gereği kalmadı. Bugün bütün endüstriyel üretim süreci, sadece birkaç gözlemci eşliğinde otomatik olarak yapılıyor. Ülkemizin önde gelen ilaç firmaları, depolama işlemini bile robotik sistemle kontrol etmekteler. Hassas mekanik sistemler, sensörler, algoritmik yazılımlar üretimde insan faktörünü neredeyse tamamen dışladı. Okumaya devam et “İçinizde tartışmanız gereken samimi bir soru”

Uçların katma değeri, elleri bağlamanın ağır bedeli

Uzun zamandır yazmak istediğimin özetini siz zaten izliyorsunuz. Bir vücudun dokusu benzer görünse de, daha doğrusu biz öyle düşünsek de aynı değildir. Bizim yaşama tutunmamızı da işte bu farklılık sağlar. Yaklaşık yetmiş yıllık yaşamınıza doğduğunuzda aslında henüz erkendir, bakılmak zorundasınız. Buna karşılık, zaman içinde elbette büyüyüp serpilirsiniz. Sinir sisteminiz yaklaşık üç yaşta bileşim olarak tamamlanır, oysa bu bardağı bile daha yeni tutmayı öğrendiğiniz dönemdir. Kemiklerinizin uzaması ergenlik öncesidir, ergenlikle birlikte nihai boyunuz da belirlenir. Derken buluğa erersiniz, artık genç bir kız ya da erkeksiniz, duygularınız coşar. Ah işte o duygular yok mudur, size aşkı da öğretir, meydanda çadır da kurdurtur. Bütün bunlar aslında hayli garip bir durumdur, bir sistem ki, tepeden aşağı, arkadan öne ve soldan sağa gelişir. Nasıl olduğu bilinmez, taslağın hepi topu birkaç haftalık durumdur.  Okumaya devam et “Uçların katma değeri, elleri bağlamanın ağır bedeli”

Siyah Kuğu

Geçtiğimiz hafta Washington’da düzenlenen 32. Türk Amerikan İlişkileri Yıllık Toplantısı, aslında ağırlıklı olarak tarım alanındaki işbirliklerine odaklanmıştı. Artık bilinmez daha önceden mi hissedilmişti, istenen düzeyde bir katılım gerçekleşmedi. Hep derim, ABD düzen sahibi bir ülkedir, karşılıklı tarımsal ticarete ilişkin veriler de yine onlardan geldi. Geçtiğimiz yıl genelinde ABD’den yaklaşık 2 milyar dolar mal almışız, aynı dönemde sattığımız ürünlerin tutarı ise 565 milyon dolar. Bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 14 artmış, artış daha çok tütüne bağlı olarak gerçekleşmiş. Ocak-Mart 2013 arası değerlendirildiğinde, ABD’nin Türkiye’ye yaptığı satış buğday, pamuk ve soya küspesi nedeniyle bir önceki yıla göre yüzde 54 artmış, Türkiye halen ABD’den en fazla pamuk alan ikinci ülke konumunda ABD’den gelen bütün kanatlı ithalatı ise Azerbaycan ve Irak’a satılmakta (bunu anlamadım, sanırım pratik bir ithalattan çok, Türkiye’deki şirketlerin Amerikan kökenli olmasından kaynaklanan bir hesaplama). Bugüne dek soya ve pamuk dışındaki GDO içeren ithalatın yasak olması ABD’nin yakındığı mevzuların başında, bu konuda “şeffaf olmayan sağlık ölçütleri ve belgeleriyle” itham edilmekteyiz. Devletin hububat ve şeker piyasalarında “parazit” yaratması da dile getirilen şikayetler arasında, hala fazla tutucu görünmekteyiz. Okumaya devam et “Siyah Kuğu”

Gezi yollarında dolanıyorum, yitirdim umudu, aranıyorum

Eminim çoğumuz Taksim Gezi Parkı’ndan öyle ya da böyle geçmişsinizdir, bazılarınız oturup çay da içmişsinizdir. Evlendirme Dairesi’nin yanındaki küçük çay bahçesi, gide gele dost olduğum çayhanecileri, parkın kaldırılacağını söylediklerinde doğrusu pek inanmamıştım. Aslında yeşil alanların ortadan kaldırılması yaklaşımı yeni de değildi, Ulus Arberetumu, Karayolları arazisi birer birer alış veriş merkezi, villa ve rezidansa dönüşürken, kentsel dönüşüm de “hazır arazileri taçlandırmak” olarak şekillendi. Öyle ya da böyle, olan bitenden nasiplenen sermaye, hiç sesini çıkartmadı. Nasıl olsa onların kahvaltı yaptıkları güzel mekanları, takıldıkları kalbur üstü akşamları vardı. Tam da bunun karşı tarafı, yani kendi halinde yaşamını sürdürmeye çalışan halk, derdi olsa olsa günü kurtarmak. Arada kalanlar, yani bir şeylerin iyi gitmediğine inananlar; okudukları halde bulamadıkları işleri, en ufak sallantıda kapıya konabilecekleri ihtimalleri ve okutabilecek miyim ben bu çocuğu endişeleri, artık idare edemeyeceklerini anladılar. Gezi’den Kazancı’nın başına taşınmış hamburgerci kuytuda sessizce bekliyordu, onlarınsa Taksim’in ağaçlarına sarılmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Okumaya devam et “Gezi yollarında dolanıyorum, yitirdim umudu, aranıyorum”

Etin güncellenmesi, kastan kirişe uzanan sentez (2)

Geçen hafta beslenmenin mantığında tohum, sebze ve sütü irdeledik. Lakin mesele ete geldiğinde durum değişir. Biricisi et insan beslenmesinin ana unsuru gibi görünmemektedir. Üstelik et dendiğinde; kırmızı et, tavuk (piliç değil) ve balık, hepsi birden anlaşılmaktadır, yani bu konudaki algı henüz olgunlaşmamıştır. Bizim vardığımız senteze göre et, insanın “yapısal katma değeri doğrudan yemesi” anlamına gelmektedir. Katma değer yenir mi, elbette yenir. Peki ama katma değer nedir? Katma değer aslında etin kendisi değil, proteinlerin yapı taşını oluşturan amino asitler ve bileşikleridir. Biz insan ve hayvan vücudunda sentezlenemeyen aminoasitlere “esansiyel” adını veriyoruz (aynı şey yağlar için de söz konusudur, ama şekerin esansiyeli diye bir kavram yoktur). Bunlar daha çok bitkilerde, daha doğrusu bakterilerde sentezlenmektedir. Bitkilerdeki sentez de, aynen insanın mitokondrisi gibi, kloroplastlarda yapılır (kloroplastlar bitkiye rengini veren unsurlardır, ama esasında bakterilerin hücre içinde yaşayan biçimleri oldukları kabul edilir). Örneğin metiyonin denen sülfürlü amino asit bitkinin henüz kökünde sentezlenir. Bunun sütteki formu da inek tarafından değil, işkembesindeki bakteri topluluğu (infüzorya) tarafından oluşturularak hayvana ve sütüne geçer. İnek yediği otu geviş getirip öğüterek ‘infüzoryası’na “işlenmeye hazır öğütülmüş gıda” olarak sunar. Okumaya devam et “Etin güncellenmesi, kastan kirişe uzanan sentez (2)”

Etin güncellenmesi, kastan kirişe uzanan sentez (2)

Geçen hafta beslenmenin mantığında tohum, sebze ve sütü irdeledik. Lakin mesele ete geldiğinde durum değişir. Biricisi et insan beslenmesinin ana unsuru gibi görünmemektedir. Üstelik et dendiğinde; kırmızı et, tavuk (piliç değil) ve balık, hepsi birden anlaşılmaktadır, yani bu konudaki algı henüz olgunlaşmamıştır. Bizim vardığımız senteze göre et, insanın “yapısal katma değeri doğrudan yemesi” anlamına gelmektedir. Katma değer yenir mi, elbette yenir. Peki ama katma değer nedir? Katma değer aslında etin kendisi değil, proteinlerin yapı taşını oluşturan amino asitler ve bileşikleridir. Biz insan ve hayvan vücudunda sentezlenemeyen aminoasitlere “esansiyel” adını veriyoruz (aynı şey yağlar için de söz konusudur, ama şekerin esansiyeli diye bir kavram yoktur). Bunlar daha çok bitkilerde, daha doğrusu bakterilerde sentezlenmektedir. Bitkilerdeki sentez de, aynen insanın mitokondrisi gibi, kloroplastlarda yapılır (kloroplastlar bitkiye rengini veren unsurlardır, ama esasında bakterilerin hücre içinde yaşayan biçimleri oldukları kabul edilir). Örneğin metiyonin denen sülfürlü amino asit bitkinin henüz kökünde sentezlenir. Bunun sütteki formu da inek tarafından değil, işkembesindeki bakteri topluluğu (infüzorya) tarafından oluşturularak hayvana ve sütüne geçer. İnek yediği otu geviş getirip öğüterek ‘infüzoryası’na “işlenmeye hazır öğütülmüş gıda” olarak sunar. Okumaya devam et “Etin güncellenmesi, kastan kirişe uzanan sentez (2)”

Beslenmenin “uhrevi” mantığı, işlevsel hammadde kaynakları (1)

Standart söylemi tekrarlayarak başlarsak, “beslenmenin kitabı yoktur, tamamen gelenek üzerine kuruludur”. Bizim bu satırlarda hep birlikte yapmaya çalıştığımız ise, gelenekten gelen bilginin günümüz bilimsel verileri doğrultusunda yorumlanmaya çalışılmasıdır. Bu yorum tahmin edilenden daha önemlidir. Çünkü mevcut kilidi (bilinmeyen), doğru anahtarla çevirirseniz (yorum), açılacak olan oda (gerçek) farklı olacaktır. Bir şans olduğu kesin (ama araştırma çabasını da reddedemezsiniz), kullandığımız ilk anahtar da yine endüstri tarafından sunulmuştur; adı “früktoz”dur. Okumaya devam et “Beslenmenin “uhrevi” mantığı, işlevsel hammadde kaynakları (1)”

Vücut kanallarının kuruması, gastrit hastalığının mekanizması

Geçen hafta vücudun kurumasını önleyen ve ihtiyaca binaen yapılan moleküllerden bahsetmiştim. Bunların bir diğer önemli özelliği ise DNA’da kodlanan bir şablonlarının olmamasıydı. Bu hafta söz edeceğim “mukopolisakarid” (genin adına atfen MUC diye kısaltılıyor) sınıfının genel özelliği ise vücudun dış dünyayla temas eden iç kanallarını kaplamaları. Bu yüzeyler başlıca sindirim, solunum ve üreme sistemlerinden meydana gelmekte, MUC’un oluşturduğu salgı ise bizim “sümük” (mukus) olarak adlandırdığımız, su içeriği zengin, ama akışkanlığı zayıf bir bileşik. Yani nezle olduğumuzda burnumuzdan gelen sıvı aslında bu bileşiklerden oluşuyor. Mukus bileşimin genel adı olsa da, değişik bölgelerdeki salgıların farklı özellikleri bulunuyor. Geçen hafta anlattığımız glikozaminoglikan (GAG) sınıfının aksine, mukus proteinleri MUC olarak adlandırılan genler tarafından kodlanmakta, bugüne dek 20 çeşidi tanımlanmış. Yapı olarak çok büyük bu protein, DNA’daki şablonundan oluşturulduktan sonra hücre içerisinde orijinal formuna dönüştürülüyor. Tıpkı GAG gibi, daha sonra şeker molekülleri eklenerek son biçimini alıyor ve yüzeye salgılanıyor. Bu sümüksü proteinlerin de önemli özelliklerinden biri sülfür bağlarını içermesi. Parça moleküller birbirlerine bir cins menteşe işlevi gören sülfür bağıyla birleştiriliyorlar, dahası moleküllerin belli kısımları yine sülfür içeren amino asitlerden zengin bölgeler içermekte. Fare, insan, köpek gibi birbirine uzak canlıların müsinlerinde bu sülfürden zengin bölgeler hemen hemen aynı, yani sabit bir özellik göstermekte. Okumaya devam et “Vücut kanallarının kuruması, gastrit hastalığının mekanizması”

Vücudun suyunun kuruması, hastalıkların bir başka mekanizması

Canlılık denen kavramın nasıl olduğuna ilişkin görüşler genellikle yapı taşları mantığı çerçevesinde şekillenmiştir. Bu mantığın bir ucunda protein, yağ ve karbonhidrat biçiminde “sınıf” görüşü yer alır ve “anahtar” rolü oynayan proteinler DNA tarafından kodlanır. Vücut proteinlerin oluşturduğu bir takım moleküllerin kontrolünde şekillenir, bunlara da enzimler adı verilir. Enzimlerin en önemli işlevi “olmayacak olanı” gerçekleştirmektir. Yani bizim modern kimya yöntemleri ile bile oluşturamayacağımız pek çok bileşik enzimler sayesinde ortaya çıkar. DNA’nın dizisinin açıklanması dolaylı olarak enzimlerin yapılarının açıklanmasını da sağlamıştır. Bu çok büyük ve karmaşık moleküller DNA tarafından kodlanır, ancak işlevsel biçimlerini almaları hücrenin henüz tam olarak anlaşılamayan (daha doğrusu kıyısına bile yaklaşılamayan) iç zarlar sisteminde gerçekleşir. Yağ moleküllerinin ve karbonhidratların yapımı da enzimlerin kontrolündedir. Dolayısıyla DNA’nın kodladığı proteinlerin bugün için kabaca ikiye ayrılması mümkündür, vücudun yapısını oluşturanlar ve işlevlerin sürdürülmesini sağlayanlar. Okumaya devam et “Vücudun suyunun kuruması, hastalıkların bir başka mekanizması”