Skip to main content

Bilgiyi aktarmanın zorlukları

İnsanın bildikleri ayrı şeydir, anlatabildikleri ise apayrıdır. Yani siz aslına bir konuyu iyi bilebilirsiniz, ama iş bunun anlatılmasına geldiğinde durum değişir. Bir şeyin iyi biliniyor olması onun anlatılabilmesi için yeterli olmaz. Çünkü siz zaten işin içindesinizdir, aslında bildiklerinizi de kendi kendinizi reddetmeye çalışmak yoluyla onaylatmışsınızdır, ama anlatabilmek bambaşka meziyettir. O zaman mecburen gerçek ya da alegorik örnekler vermek gerekecektir. Gerçek örnek, hele de görsel destek varsa nispeten kolay açıklanır. Ama alegorik örnekler tehlikelidir, anlatılmak isteneni kavratamayacağı gibi tamamen yanlış da anlaşılabilir. Örneği yine “üç boyutlu matriksten” vermeye çalışalım, bu tanım çoğunluğa bir şey ifade etmez. Ama “matriks bilgisini” örümcek ağı biçimine sokarsanız en azından iki boyutlu matriksin ne olduğunu anlatmanız kolaydır. Sonra bunun üç boyutlu olabileceğinden, hatta zaman faktörünün işin içine girmesiyle bir dördüncü boyutun eklenebileceğinden de dem vurabilirsiniz. Önemli olan verilen örneğin herkes tarafından bilinip kolay anlaşılır olmasıdır. Herkes öyle ya da böyle örümcek ağı görmüştür.

Resim https://hanslodge.com/clipart/n1008790.htm adresinden alınmıştır.

Dinlememek sorunu

Ama iş anlatılanın ne kadarının anlaşılabildiğine gelince durum yine karışır. Ortalama kongrelerde bile dinleyenler aslında dinler görünür, ama çoğunluk kendi iç dünyasındadır. Bunu dikkate alan deneyimli konuşmacılar aralara ilginç şeyler serpiştirerek dikkati geri toplar. Mesela konuşma bir yerinde genelden uzaklaşıp yaşanmış bir anıya dönüştürülebilir. Dinleyicinin genel anlatılanlardan ziyade “dedikodu” düzeyine inebilecek anılara bile ilgisi çok daha fazladır. Bu konuşan için dikkatin geri toplanması aşamasıdır. İşin hoş yanı, görsel destek bulunmayan anlatımlarda bile çok işe yarar, dikkat geri toplanır. Dikkati toplamanın başka başka yöntemleri de vardır, ama anılar, kişisel deneyimler genellikle yeterli olur. Sahne konuşmalarında ne yazık ki vücut dilinin, yani elleri kullanmanın pek bir etkisi olmaz, değişkenlik sesin tonuyla aktarılır.

Bütün bunlar kullanılsa bile karşı tarafın aktarılmak istenenin ne kadarını algıladığı yine soru işaretidir. Dinleyiciler genellikle anlama (idrak etme) seviyesine erişmez, daha çok konuşanın hoşsohbeti, laf yetiştirmesi ikileminin dışına taşmazlar. Bu durum bilginin aktarılmasındaki en büyük sorundur, zira insanlar iyi vakit geçirmek, bilgi değil daha çok mesaj almak isterler. Dolayısıyla konu “evet-hayır” düzeyine indirgenir. İşin ilginç yanı en entelektüel kesim bile “doğru-yanlış”, “yapmak-yapmamak” şeklinde mesajlar bekler. Sözün az ama etkili olabilmesi bu nedenle bir becerinin ötesinde sanattır. İzleyen çoğunluk bu durumda anlatanın samimiyetini ölçmeyi amaçlar. Bizim ülkenin, daha doğrusu Ortadoğu coğrafyası insanının bu konuda garip bir önsezisi, yeteneği vardır, konuyu hiç anlamasa bile (yani konuşma yabancı dilde de olabilir) “samimiyet algısını” çalıştırır. Mesaj beklentisinin nedeni de olasılıkla budur, irdeleme yapmaz, kendi çıkarımına bu samimiyeti ölçümüyle karar verir. Doğru mesaj kısa, öz, ama samimi aktarılırsa çarpan etkisi çok yüksek olur.

Bilgi ağının kuruluşu

Dinleyici karşısında sık gördüğü simaları zaman içerisinde bilinçaltı bir belleğe oturtur. Bu bellek bir kez oluştuğu zaman kolay kolay zedelenmez. Ama beri yandan artık kabulleniş olduğu kişinin gerekli, gereksiz her konuya maydanoz olmasından da hoşlanmaz. Özellikle televizyon programlarının formatı konusunda “uygunluk” arar. Yani ciddiyetinden emin olduğu birinin, ciddi olmadığını düşündüğü programda görünmesini kabullenmez. Ama bilgi iletmek isteyen biri tutumunda samimiyse, teklif edilen programlar arasında seçime gitmemek gibi bir kaideyi de yerine getirmek zorundadır. Bu durumda programın formatı uygun olmasa bile, programı kendine uygun şekillendirmek zorunda kalır. Önemli olan bilginin aktarılmasıdır, zaten anlatılanların yüzde onu belki anlaşılır, bunların da çok küçük bir kısmı hafızada kalıcı yer bulacağından, tekrara girmek de zorunlu seçenek olur. Burada ister istemez ikilem çıkar, “bilgiyi koşulsuz aktarmak ya da kazanılmış pozisyonu korumak”. Zor olan yol birincisidir, ömür törpüsü olmadığını da kimse söyleyemez, ama bilgi ağı da zaten bu şekilde örülür.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir