Canlı formun gelişimi, “tezahür” kavramının açıklanması

Dokuların gelişimi ve biyolojik sistemin işleyişi konusundaki algımız ne yazık ki diğer bilgilerimizin ve uygulamalarımızın kısıtlılığı çerçevesinde gelişir. Biz, örneğin bir divanı örterken ya da bir yorganı kaplarken nasıl “kat üstüne kat” mantığını güdüyorsak, dokuların da birbiri üzerine katlar oluşturduğu algısını taşırız. Bu algılama biçimi bizim yapmış olduğumuz makinelerin işleyişinin vücuda uyarlanması için de geçerlidir. Örneğin “kalp bir pompadır” algısı bu şekilde oluşur, çünkü bizim gerçekleştirdiğimiz bütün icatlar bir şekilde doğanın taklidi üzerine kuruludur (siz de düşünün, doğayı taklit etmediğini varsayabileceğimiz birkaç icattan biri olasılıkla tekerlektir).

İnsanın doğayı taklit biçiminde icat yapması, doğanın da bu şekilde işlediği konusunda hatalı bir algının yerleşmesine neden olmuş görünmektedir. Örneğin “derimiz tabakalardan oluşmaktadır, bunun dış yüzeyi olan cildimiz (keratinden zengin kısım), derinin bütünlüğünü sağlar ve mikroplara karşı savunma bariyeri oluşturur” açıklaması, “yumurtanın dış tabakası mikroplara karşı savunma bariyeri oluşturur ve dokuya destek sağlar” açıklamasından farklı değildir. “Tabakalar” mantığı birbiri üzerine kaplanan yastık kılıfı, yorgan yüzü düşüncesine dayanır görünmektedir.

 

İlüstrasyon: Kemiğin oluşumu. Kemiğin uçtan uzayarak değil, önce bütünüyle oluşup sonra detaylandığına dikkat ediniz. (http://skeletalsystemdev.weebly.com/uploads/7/0/4/3/7043675/5513674_orig.jpg?467 adresinden alınmıştır)
İlüstrasyon: Kemiğin oluşumu. Kemiğin uçtan uzayarak değil, önce bütünüyle oluşup sonra detaylandığına dikkat ediniz. (http://skeletalsystemdev.weebly.com/uploads/7/0/4/3/7043675/5513674_orig.jpg?467 adresinden alınmıştır)

Canlı formun gelişimi “topyekundur”

Ancak dokunun nasıl geliştiğini incelediğinizde birbiri üzerine kaplanma diye bir şeyin olmadığını görürüz. Hatta karaciğer gibi organlar, safra kesesi gibi bileşenleri bile ayrı ayrı oluşup, daha sonra işlevsel bütünlük kazanırlar. Farklı doku katmanlarının bir arada işlev göstermelerinin uç örneklerinden biri olarak hep göz örneği verilir, zira gözün mercek kısmı ile sinirsel tabakayı oluşturan retinası farklı dokuların işbirliğiyle oluşur. Ektoderm (cilt) bir şekilde içeri doğru cepleşme yapar, bunun içinde lens oluşurken, katlantının geri kalanı göz kapaklarına dönüşerek bileşik kalır. Benzer durum eklemlerin gelişiminde de geçerlidir, bacak gövdenin alt kısmından uzar, ama yapının nihai gelişimi “önce üst bacak, sonra diz, sonra alt bacak ve ayak” şeklinde değildir, bacak bütünüyle oluştuktan sonra eklem bölgeleri kendi içinde farklılaşır. O halde bütüncül açıklamanın şu şekilde olması daha gerçekçidir: “canlının dokuları farklılaşarak, aslında önceden belirlenmiş bir formun içini doldurur”, o nedenle “tezahür” kelimesinin kullanılması belki daha doğrudur.

İşte bu bakış açısı kavramların üzerine bastığı halıyı birden çekiverir: Bizim insan algımız “montaj” mantığıyla işler, oysa biyolojik biçimlenme daha çok “flu başlayan görüntünün netleşmesi” şeklinde gerçekleşir. Başka sözlerle ifade edelim: “Aslında o vardır, uygun koşulların gerçekleşmesiyle ortaya çıkar”. Bu tür bir bakış açısı kuşkusuz evrimin varlığı ya da yokluğunu sorgulamamaktadır, sadece “ortaya çıkanın üst üste eklemelerle değil, aynı anda farklılaşmalarla gerçekleştiğini” anlatır. Bu sürecin uç örneklerinden biri geçen hafta değindiğimiz, amfibilerin kopan organlarını tamamen yenileyebilme süreçleridir. Kopan bacağın kökünde kalan dokular özelleşmiş (net) konumlarını terk ederek (flulaşma) yeniden organize olurlar ve sonrasında tekrar özelleşirler (netleşme). Böylelikle sinir ve kas donanımıyla tamamen işlevsel yeni bir bacak kazanılmış olur. Sürecin esas sorunu üç boyutlu konumlandırmanın nasıl olduğu, neyin şablon ya da kerteriz olarak kullanıldığıdır (dikkat edin burada bile hala kendi topografi algımıza dayanıyoruz). Olası yanıtlar “karşı bacak şablon alınmaktadır, hayvan “cenin konumuna dönmekte ve rejenerasyon tamamlanana kadar öyle beklemektedir” olabilir. Ne yazık ki bu açıklamalar geçerli değildir ve gerçek yanıt bilinmemektedir. O zaman başka olasılıkları ileri sürmek bile olasıdır: “Dokunun içini doldurduğu bir aurası vardır, yenilenme işlemi bunu dikkate alır” ya da daha uç söylem “şablon her zaman vardır, bu kullanılır”.

Genler mi oluşturur, yoksa onlar anahtar mıdır?

Canlının formunun gelişimine yönelik bütün tartışmalar sürecin itkisinin (İngilizcesi “driver”) canlının kendisi olduğu kabullenmesini esas alır. Bu itki bir şekilde genlerin varlığıyla şekillenir, çünkü şekillendirmeden sorumlu genlerden birini ortadan kaldırırsanız formun da değiştiğini görürsünüz, gen vazgeçilmez düzeydeyse canlı ya hiç oluşmaz ya da ağır anormalliklerle nedeniyle ölür. Buna karşılık “genin canlıya formunu mu verdiği, yoksa mevcut form için bir anahtar özelliği mi taşıdığı mantık olarak çıkarsanamaz. Cevap bekleyen bir diğer soru ise, ortamın özelliklerinin değişmesinin nasıl bir sonuca neden olacağıdır. Geçen haftadan hatırlayalım, filin öncülü olduğu kabul edilen mamutun tüylerinin ve dişlerinin daha uzun olması, iklim koşullarının da bir sonucu olabilir (adaptasyon değil, başka bir değişken). Böyle bir değişkenin var olup olmadığı bilinmemektedir, ancak varlığı çok büyük bir olasılıktır, zira mantarlar da genellikle bir gece içerisinde aniden ortaya çıkarlar ve elbette salyangozlar da her gece ya da her yağmurda değil, ne olduğu bilinmeyen koşulları sağlayan belli zamanlarda dışarıda dolaşmak eğimindedir.

Dileriz fazla karışık olmamış olan bu yazı en azından iki çıkarım sunar: (1) İnsan ürünü olan hemen her şey doğanın taklidi üzerine kuruludur, (2) Ama insan doğayı değerlendirirken de kendi yaptıklarının algısıyla sınırlıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir