Gıdada durum değerlendirmesi (III): Taraf olan bakanlığa rağmen giderek değişen beslenme algısı

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın gıdaya yaklaşımı istikrarlı olmasa da, sosis, sucuk gibi et ürünlerinde “beyaz ve kırmızı etin ayrıştırılması” olasılıkla en iyi uygulamalarıydı. Buna karşılı uzun ömürlü süt, ekşimeyen yoğurt ve hızlı pişen piliçte sorgulamamanın ötesinde taraf oldular. Bu taraflılık durumu İkinci Gıda Kongresi’nde aşikar hale geldi. Aslında aramızda dostluk bulunduğunu zannettiğim bir bakanlık yetkilisi, esas konuşmasını tamamladıktan sonra, “UHT süt, ekşimeyen yoğurt ve 20 dakikada pişen pilici” savununca, durumun Bakanlık nezdinde ciddi endişe yarattığını anlamış olduk. Aynı yaklaşım süt oturumda da kendini gösterdi, uzun ömürlü UHT süt özellikle süt gıda teknolojisi uzmanları tarafından savunuluyordu. Ne var ki beslenme alanında çalışan bilgisine güvendiğim uzmanlar da UHT’nin sütte ciddi değer kaybına neden olduğunu ifade edince, rüzgar birden endüstri aleyhine esmeye başladı. Bu yaşananları medya ortamında doğrudan paylaşmadım, ama süt ve yoğurt konusundaki söylemimiz sürdü ve toplumdan karşılık buldu. Bakanlığın süt endüstrisinden beklentisi ise çok daha farklıydı. Anlaşılan Bakanlık ve endüstri aynı potada erimişlerdi. Nitekim konunun bundan sonrası yoğurt tebliğinin hangi gerekçelerle değiştirilmiş olduğuna odaklanmak zorundaydı. Okumaya devam et “Gıdada durum değerlendirmesi (III): Taraf olan bakanlığa rağmen giderek değişen beslenme algısı”

Gıdada durum değerlendirmesi (II): Piliç endüstrisi sarsılan güveni yeniden kazanabilir görünmüyor

Geçtiğimiz yıl en büyük değişikliklerden biri de kuşkusuz pilice olan talebin azalmasında görüldü. Ülkemizde “kuş gribi hezeyanıyla” yaktırılan 2.5 milyon tavuğun boşalttığı her yere yerleşen piliç endüstrisi, aslında durumdan zarara uğramış görünse de, orta ve uzun vadede fazlasıyla avantajlıydı. Ne var ki beklemedikleri bir şey gerçekleşti, sattıkları hayvanların pek de sağlıklı olmadığı konusunda yaptığımız uyarılarla aniden toplumsal bir ortak görüş oluşuverdi. Bunun nedeni de elbette halkın hafızasında tavuk kavramının hala taze olmasıydı. Endüstriyel firmalar arasında zaten tavuk diyen yoktu; piliç, beyaz et ya da bakanlıktaki karşılığı olarak “kanatlı” aslında tavuk dışında bir şeyi tanımlamaktaydı. Bu hayvanların ortak özellikleri normal tavuk 1.5-2 saatten önce pişmezken 20 dakikada dağılacak biçimde haşlanmaları, lezzetsizlikleri ve haşlama suyunda jöle oluşturamamalarıydı. Konu elbette aslında en başta yine piliç endüstrisiyle görüşülmüştü. Ritz Otel’de gerçekleştirilen toplantıda sekiz firmanın temsilcisi ve BESD-BİR ile bir araya gelmiş ve üretim yöntemlerini gözden geçirmeleri gerektiğini dile getirmiştik. Buna karşılık endüstri ne GDO soyanın yem olarak kullanılmasından, ne de insafsız yetiştirme metodundan vazgeçmedi. Normal tavuğun bir yılda kesilebilir boya gelmesine karşılık, endüstriyel piliçler 40-45 günde 2.5 kilo ağırlığa ulaşmaktaydı, ama bir farkla, bu hayvanlar sağlıklı değillerdi. Bütün bilimsel araştırmalar hayvanlarda kalp krizi, vücutta sıvı toplanması, eklem dejenerasyonu ya da tümör gelişimini gösterse de, endüstri bunları 45 günde kestiğinden hastalıktan ölmeden önce market raflarına gönderebiliyordu. Nitekim endüstri birkaç cılız açıklama dışında 45 gün-1 yıl farkını bilimsel gerekçelerle anlamlandıramadı. Veterinerler de harcıalem “bunların soyları geliştirilmiş, çabuk pişiyorlar, çünkü körpeler” dışında elle tutulur bir bilimsel açıklama getirmediler. Konuyla ilgili bir veteriner arkadaşımız, söylemini “halkın ucuz protein ihtiyacından” başlattı, “bir miktar tümör çıkabilirle” sürdürdü ve “zaten çok kaliteli et değil” ile sonlandırdı. Okumaya devam et “Gıdada durum değerlendirmesi (II): Piliç endüstrisi sarsılan güveni yeniden kazanabilir görünmüyor”

GDO’lu tarımda kullanılan ot ilaçları doğumsal anomali yapıyor

Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) sağlık riskleri konusunda gün geçtikçe daha fazla veri birikiyor. Bu yeni sonuçların vurguladığı birinci nokta, bugüne dek yapılan araştırmaların hemen hepsinin GDO’ları geliştiren endüstri tarafından yapılmış olduğu ve bu nedenle aslında büyük eksiklikler içerdiği. İkinci aşamada ise saptanan risklerden bahsediliyor. Yeni bulgulardan biri geçtiğimiz haftalar içerisinde basında da yer aldı. Glifosat adlı tarım ilacı zararlı otların ortadan kaldırılmasında kullanılmakta. Bu daha önce de sözünü ettiğimiz “çiftçinin tarlayı çapalayıp zararlı ot mücadelesi yapması” yerine önerilen “çabasız” tarımın bir yöntemi. Fakat zararlı ot ilacı soya gibi tarımı yapılacak bitkiyi de etkileyeceğinden, soyaya herbisit direnç geni yerleştiriliyor. Bu genin nakledilmiş olduğu soya ya da mısır, tarlada biten zararlı otlar için kullanılan ilaca karşı dirençli, aynen çiftçinin ifadesiyle söyleyelim “otlar küçülürken, ürün büyüyor”. Ne var ki Arjantin’de özellikle bu tür tarım yapılan yerlerde doğumsal anomalilerin artması üzerine bir şeylerin yanlış gittiği ortaya çıkmaya başlıyor. Bunun olası iki nedeni var, çiftçi ve bölgede yaşayan hayvanlar ister istemez glifosata maruz kalıyor. Ancak daha büyük sorun, glifosata dirençli GDO’nun dolaylı etkileri. Okumaya devam et “GDO’lu tarımda kullanılan ot ilaçları doğumsal anomali yapıyor”

Nişasta bazlı şekerde varılan nokta: Endüstri halkı kobay yerine koymuş!

Nişasta bazlı şeker (mısır şurubu) konusundaki tartışmalar olasılıkla sizin de izlediğiniz gibi ciddi bir biçimde sürüyor. Endüstri her zaman olduğu gibi “ürününün doğal” olduğunu ileri sürerek savunma yapıyor, benim savım ve uyarım ise früktozun insan metabolizması için kesinlikle uygun olmadığı üzerine dayanıyor. Elimizdeki mevcut klinik ve temel bilim araştırmaları nişasta bazlı şekerin pankreas kanserine neden olduğunu çok güçlü bir biçimde gösteriyor. Ne var ki tartışmanın bir ucunda metabolik sendrom denen durum da var. Metabolik sendrom bütün dünyada hızla artış gösteren ciddi bir sağlık sorunu. Bu sendromun üç ayrı bileşeni bulunmakta, obezite, bozulmuş şeker metabolizması (diyabet hastalığına dönüşüyor) ve kalp hastalığına zemin hazırlayan hipertansiyon (bu da damar daralmasına nende oluyor). Sorunun ciddiyeti bütün akademik camia tarafından kabul edildiği gibi, düzenlenen kampanyalar sayesinde halkın da haberi var. Şeker yükleme testleri çok daha genç yaşlarda normalden sapma gösteriyor, tansiyon normalin üstüne çıkıyor, bunlara obezite de eşlik ediyor. Okumaya devam et “Nişasta bazlı şekerde varılan nokta: Endüstri halkı kobay yerine koymuş!”

Nişasta bazlı şeker konusunda okurlardan gelenler: Bütün yollar Cargill’e çıkar!

Nişasta bazlı şekerin (mısır şurubu şekeri, NBŞ) sağlık açısında zararları konusunda yazdığımız rapora ve yazıya çok sayıda e-posta geldi, okurlarımıza verdikleri destek nedeniyle çok teşekkür ediyorum. Bunların bir kısmını sizinle paylaşacağım, ancak görünen odur ki, meselenin kanser, diyabet gibi olağanüstü sakıncalı boyutlarının dışında bir de ciddi ekonomik boyutu bulunmakta. Mısır şurubundan elde edilen şeker, ekonomik porte olarak çok ciddiye alınması gereken bir ölçüye ulaşmış. Çok ciddi bir ikinci sorun da aynen GDO’lar için söz konusu olduğu üzere, kanundaki şeker tanımlamasından dolayı, etikete bakarak hangi ürünün içerisinde hangi şeker bulunduğunu bilememeniz. Yani tüketiciye seçme şansı da tanınmıyor. Okumaya devam et “Nişasta bazlı şeker konusunda okurlardan gelenler: Bütün yollar Cargill’e çıkar!”