Keçiboynuzu ne menem bir şeydir?

Aslında çok ilginç bir şeydir, çünkü yapısal olarak ağaca benzer bir özellik gösterir, ama meyve biçimine baktığınızda aslında baklagiller familyasına dahil görünür. Keçiboynuzunu değerli yapan belki de budur, ama baklanın aksine çekirdekleri yenemeyecek kadar serttir, başka amaçlarla kullanılır. Meyvenin bakla için kabuk sayılacak yuvası yenir ya da kullanılır. Bu bölge aslında çekirdeklerin korunması için mevcuttur, başlangıçta yeşil olmakla birlikte olgunlaştıkça kararıp bildiğimiz koyu kahverengi görüntüsünü alır.  Tarihteki kullanımı ise çok eskidir, hatta tıbbi bitkilerden biri olarak kabul edilmiştir. Nasıl kestane de bu şekilde kabullenilip yaygınlaştırılmışsa, keçiboynuzu da özellikle solunum yolları hastalıklarının tedavisinde kullanılmıştır. Yenilen kabuk kısmı etki olmakla birlikte serttir, tadı ise kendine özgündür. Baskın bir tadı alamayabilirsiniz, lakin diğer meyvelerin aksine çok fazla şeker barındırmaz, liften zengindir. Dolayısıyla “bir damla bal için bir çuval keçiboynuzu” yakıştırmasını hak eder, değeri de aslında buradan gelir. Kan şekerini etkileyebilecek kadar serbest şeker barındırmaz, ama mineral açısından çok fazla zengindir. Okumaya devam et “Keçiboynuzu ne menem bir şeydir?”

Tıbbın “tanımsızlık dönemine” hoş geldiniz!

Kanser ve beslenme arasındaki ilişki son yıllarda giderek daha fazla ve daha büyük oranlarda kabullenilmeye başlanmıştır, çünkü akıl buna işaret etmektedir. Ama bu olasılık tabloyu netleştirmez, bilakis hastalığın özelliklerini daha karışık hale getirir. Neden? Birincisi günümüzde tanı konan hastaların büyük bölümü erken tanı yaklaşımları (mesela meme kanseri açısından mamografi ya da prostat kanseri için PSA bakılması) nedeniyle saptanmaktadır. Yani ortada kişinin kendini hasta hissetmesine neden olacak bir durum zaten yoktur. Memede saptanan bir santimetrelik tümörün ileride mutlaka hastalık yaratacağı beklentisi ise bir kabullenmedir. Çünkü tarama sırasında bulunan odakların ileride mutlaka kansere dönüşeceği ileri sürülemez. Bunun en iyi otopsi incelemelerinden görüyoruz. Mesela 80 yaşın üzerindeki erkeklerin prostatlarında mutlaka bir kanser odağı bulunmaktadır, ne var ki bunlar hastalık aşamasına geçmemiş sessiz odaklardır. Bu durum olasılıkla tiroid ve meme kanserleri için de geçerlidir. Yani sizin tarama ile bulduğunuz kanser odaklarının mutlaka ölümcül hastalığa dönüşeceğini ileri sürmeniz bilimsel mantığa aykırıdır. Ne var ki böyle bir odak saptandığında “hah işte erken yakaladık” denerek gerçekten ele gelen bir tümör kadar yoğun bir tedavi yine uygulanır. O halde biz gerçek hastalığın ne kadar arttığını zaten bilmemekteyiz; tümör ve kanser aynı şeyler değildir. Tümör bir kitledir, ama kanser tedavi edilmesi gereken bir hastalık durumudur. Okumaya devam et “Tıbbın “tanımsızlık dönemine” hoş geldiniz!”

Bilim ilerliyor, ama kanser artıyor, bu nasıl iştir?

Kim ne derse desin, ülkemizin genel hastalık yükü ciddi bir artış göstermektedir ve bunun altından tedavi etmeye çalışarak kalkılması mümkün değildir. Önemli olan hastalıkları henüz oluşmadan önlemektir. “Erken tanı hayat kurtarır” sloganıyla “check-up” yaptırarak hastalığı henüz başlangıç aşamasında saptamak yeterli değildir. Çünkü erken tanıdığınızda bile artık bir hastalık var demektir, yani tedavi amaçlı girişimlerin çoğu uygulanır, önemli olan hastalığı tümden önlemektir. “Peki neden bu kadar çok hastalık var?” sorusunun yanıtını ise beslenme biçiminin değişmesi dışında aramak mantıksızdır. Kanser gibi önemli bir hastalık için ileri sürülen sigara ve alkol gibi etkenlerde bundan 20 yıl öncesine göre belirgin bir değişiklik yoktur, buna karşılık yediklerimizin içeriği tümden değişmiştir. Okumaya devam et “Bilim ilerliyor, ama kanser artıyor, bu nasıl iştir?”

Çok fazla ve yanlış tarafa esnetilen bir kavram, gıda güvenliği

Gıda güvenliği konuyla ilgili herkes tarafından farklı tanımlanır. Ben gıda güvenliği denince içeriğe bakıyorum, yani üretim yöntemi doğal mı, içerik doğal olsa bile aşırı işlemden geçerek bozulmuş mu, beni ilgilendiren kısmı budur. Çünkü gıda bir kompozisyon özelliği gösterir, üzerinde uyguladığınız aşırı sıcaklı, basınç, katkı maddesi gibi her işlem bileşimin dengesini değiştirir. Bu elbette üretim metodu için de geçerlidir. Örneğin GDO yem verirseniz daha çok süt ya da et alıyorsunuz gibi görünebilir, ama bu ürünlerin bileşimi de doğal süt ve etten sapar, o nedenle tüketilemez. Oysa gıda endüstrisinin bakış açısında gıda güvenliği denince hijyen ve ambalaj anlaşılır. Hijyen bir yere kadar kuşkusuz geçerlidir, oysa endüstri bunu “sterilizasyon” düzeyine çekmeye kalktığında, örneğin UHT uzun ömürlü sütte yaptıkları gibi, bileşim tamamen değişir. Sonra bunu ambalaja koysanız ne olur, koymasanız ne olur. Gıdada uyguladığınız her aşırı işlem içerik değişimine neden olur. Dahası yoğurt gibi biyolojik süreçler tebliğle “benzer ürüne” değiştirilemezler. Biyolojiye böyle bir müdahale mümkün değildir, bambaşka bir sonuçla karşılaşırsınız, aynı görünür, ama değildir. Dolayısıyla endüstri hijyenik anlamda güvenli, oysa içerik açısında besleyici değeri ciddi azalmış ürünler üretir hale gelir, bu “janjanlı” görünse de, besleyici değeri yoktur, içeriğin dengesi değiştiğinden uzun vadede sağlık sorunu oluşturmaya da açıktır. Nitekim günümüz hastalıkları daha çok büyük şehirlerde, marketten alışveriş yapanların sorununa dönüşür. Okumaya devam et “Çok fazla ve yanlış tarafa esnetilen bir kavram, gıda güvenliği”