Skip to main content

Kemaliye’nin efesi

Yaşı yetmiş civarındaydı ama içindeki enerjisi beni yetmiş kere getirir götürürdü.

Aslında beklediği derdinin çözülmesi de değildi, bence sadece birinin onu dinlemesini istiyordu. Onu dinledim, uzun uzun dinledim. Sonuçta ben elimden geleni yapacaktım, olanı biteni anlattım. Eski kuşağın bugünkülerden farklı bir yanı var, diyalog kurmaya daha açıklar, yeter ki samimi olun, sözünüzü esirgemeyin, ama ne olursa olsun doğruyu söyleyin. Kurmaya çalıştığı dostluk aslında bir kendini kabullendirme de değildi, söz meclisten dışarı, kapıdan kim girse zaten kendini kabullendirmiştir. Sordum Eğinliymiş. Eğin Uygur dilinde cennetin bahçesi anlamına gelmekte. Kurtuluş Savaşı başladığında Atatürk’e haber ederler, “emret beş yüz atlıyla savaşmaya hazırız” derler, bu istek Atatürk’e öyle bir moral verir ki, savaş bitip de Eğin’e gittiğinde o kasabaya adını verir, böylelikle kasabanın adı Kemaliye olur.

Bir sonraki sefer bir ısrar aradı, bizimkilerin dedi bir gecesi var, Erzincanlı İş Adamları Derneği dayanışma gecesi düzenliyor, illa ki geleceksin. O benim karşımda kırıldıkça, ben daha fazla ezilip büzülüyorum. Doğrusu katılmayı da istiyordum, lakin koşullar, çok fazla zorlanamayacak koşullar yok mu? Dilim döndüğünce anlattım, “gelirim dedim, ama sonuna dek kalamam”. Nitekim alem bir gece oldu, Erzincan’a hasret İstanbullu Erzincanlılar, ortaokul anılarını yad eder gibi mutlu; insanın yaşamı birlikte öğrendiği arkadaşlarıyla birlikte olması gibi güzel bir şey var mı?

Bakışları zaman zaman uzaklara dalıp gidiyor, belli ki çok seviliyor, ama içinde yine bir buruk, kimi kez gözleri doluyor da gerisini getiremiyor. Erzincan’ın Kemaliye ilçesi, sonradan fotoğraflardan gösterdi, Fırat’ın hemen kıyısında, akıl almaz bir yeşil. “Memlekette” dedi “zamanında beş tane dükkanım vardı, yapmadığım iş kalmadı. Derken bir tünel yapımını üstlendim, ben mühendis de değilim, ama işe bir kez soyunduk ya, neyim varsa seferber ettim. Sekiz saatli vardiyalarda ikişer saat çalışırdık ancak, toz bitsin de tünele girelim diye. Bitti de, zamanından üç ay önce, gerekenden daha geniş ve daha yüksek. Lakin para mı bir türlü alamadım, aradan yıllar geçti, bir gün ödediler, ödediklerinde sadece yol masraflarımı kurtarır hale gelmişti. Buna da şükür dedik oturduk, işte ondan sonradır kalktım geldim İstanbul’a”. Buruk bir hikayeydi, ama her şeye rağmen inancının kırıldığı nokta da değildi bir tünel uğruna varını yoğunu kaybetmek.

Dostluk dostluğu doğurur, daha sık ara olmuştu, arkadaşlarla sazlı sözlü yemeğe gideceğiz, ama sensiz olmaz dedikçe, ben daha da ezilip büzüldüm. İki kere ben gelmedim diye ertelediler de, dedim çare yok kendimi affettireceğim, bayram da elini öpmeye geleceğim, bekle beni. Güngüren’in yolları karışık, bense hiç bilmem. Kırkbeş dakika dolanıp da evin kapısını bulduğumda o çoktan kapıdaydı. Kürke iltifat etmeme kültürü şimdilerde pek yok, bu nedenle daha bir değerli bu dostluklar. Uzun uzun konuşamadık, gönlünü almayı becerdim sadece. Kapıdan çıkarken, “ne olur seni yola kadar kızım geçirsin” dedi, “sevinirim” dedim, elime kayıtsız şartsız anne dolması tutuşturdular.

Ağa olunmuyor, ağa doğuluyor diye geçirdim içimden, bu adam ağa, ağaların ağası, zengin olsa da, fakir olsa da güçlü olsa da olmasa da bu adam ağa. Bu adamın hamuru sevgiyle yoğrulmuş, dostlukla sulanmış, kaldırıp Erzincan’ın Kemaliye’sinden İstanbul’a da getirsen, varını yoğunu vereceksin bu memlekete desen yine verir, ağayı ağa yapan da içindeki bu cevherdir. Böyle biriyle beş dakika konuşmak, artık hayata mı dair olur, yoksa memleket hikayesi mi bilinmez, bir ömre bedeldir.

Artık bize mi çok defa anlattılar, yoksa ilgimizi çekti de mi hatırlarız, Ömer Seyfettin’in İncili Kaftan adında bir öyküsü vardır. Elçi gittiği yabancı kapısında devletin vakarını en iyi temsil edebilmek için varını yoğunu satıp incilerle bezenmiş bir kaftan alan, ama el kapısında bu paha biçilmez kaftanı sadece yere serip üzerine oturduğu için arkasına bırakıp gelen birini anlatır. Anadolu her gün daha fazla gelişiyor, yollar sancılarla, tüneller can pahasına açılıyor, Anadolu büyüyor. Zamanında beş yüz atlıyı kayıtsız şartsız yollayan kasaba şimdi memleketi kucaklıyor. Bu büyümenin kuşkusuz hiç göremediğimiz bir bedeli var, ama yapılanın kadri kıymeti çok daha fazla biliniyor, çünkü Anadolu’nun yollarına asfalt değil, gereğinde incili kaftanlar seriliyor.

One thought to “Kemaliye’nin efesi”

  1. İlk defa az önce TV’de izleyip, sonra isminizi aratınca sitenizi ve son yazılarınızdan epeyini okudum. Sonra baktım arşiviniz 2005’e kadar gidiyor. Merak ettim ilk ne yazdınız diye. Okuduğumda diğerlerinden çok farklı geldi, içinde çocukluğumda okuduğum pembe incili kaftanı bulmak beni şaşırttı, diğer taraftan yine çocukluğumda eski nesillerde gördüğüm o dostluk, sevgi ve ahde vefayı bulmak da sürpriz oldu.
    İlk yazınız emin olun diğerlerinden daha değerli olmuş.
    Güzel yazılarınızı görmek dileğiyle.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir