Ara bölge: Karın zarı ve gözde arasında kalanlar

Geçen iki yazı evrimin bir ip değil de kurdele modeli ile açıklanmasının daha mantıklı olduğundan söz etmiştik. Bu durumda ister istemez üçüncü bir soruyu gerektirir: Peki arada kalanlar diye bir kavram var mı? Bu soru sadece mantığı anlamak için değil, kavramın doğrulanması açısından da önem taşır. Evet, arada kalan organ sistemleri vardır, bunlar da kontrol ve geçiş dokularını meydana getirirler.

Okumaya devam et “Ara bölge: Karın zarı ve gözde arasında kalanlar”

Evrimin kurdele modelinin biyolojik açıklaması

Geçen hafta evrimin ip değil kurdele gibi olması olasılığından bahsetmiştik, bunun biyolojik mantığını açıklamaya çalışalım. Önce matematik örneğini verelim. İp, yani çizgi, noktaların birleşmesinden oluşur, dolayısıyla başlangıç bir nokta olmak zorundadır. Çizgi daha sonra eksen etrafında dönerek helezonlar oluşturabilir, yani çizgi aslında doğru olmak zorunda değildir. Ama sorun burada çıkmaz, sorun çizginin genleşememesindedir, evrim çeşitliliği açıklarken bu nedenle çatallanmaları kullanır, yani çizginin bir yerinde iki, daha sonra her birinden yeni çatallanmalarla ağaç dallarının ana gövdeden çıkması gibi hiyerarşik bir sistem gelişir. Çizgisel evrim düşüncesi bu ayrımların zaman içinde kaybolabileceğini kabullenir, doğal seçilimle bir soy tamamen sonlanabilir. Bugün dünyanın başlıca doğal tarih müzelerinde sergilenen dinozor iskeletleri düşüncenin yanlış olmadığını doğrular görünmektedir.

Okumaya devam et “Evrimin kurdele modelinin biyolojik açıklaması”

Zaman gerçekten var mıdır, biz mi öyle sanırız?

Zaman konusunda fazla bir şey bilmediğimizi söylemek akla aykırı gelse de, mantık süzgecinden geçirirseniz geçerli bir savdır. Biz zamanı saatin tik-takları ile ölçer, akışının lineer, yani çizgisel olduğunu varsayarız. Saniyeler, dakikalar, saatler, günler geçerken; yıllar, on yıllar, yüzyıllar ya da binyılların da biriktiği sonucuna varırız. Ölçümün başlangıç noktası Milat ya da Hicret fark etmez, belli bir olaydır. Bu genel hafızanın “sıfır” olarak belirlediği andır, öncesi ve sonrası yine aynı ölçüm birimiyle belirlenir. Bu genel ölçüm biçimi “sosyolojik zaman” açısından bireysel ölçekte de geçerlidir. Okuldan mezun olma, askere gitme, şirketi kurma, evlenme gibi sosyal durumu değiştiren olaylar kişisel milatları oluşturur.

Okumaya devam et “Zaman gerçekten var mıdır, biz mi öyle sanırız?”

Biyolojik hafızanın “bulut” modeli, akışkan kristal kavramı

Geçen hafta anlattığımız birisi başarıyla diğeri ise kazançla sonuçlanan (iade alınan uçak bileti parası) iki bildiri denemesiyle hafızanın oluşumunda algının önemli unsur olduğunu anlatmaya çalıştık. Bunun günlük yaşamdaki karşılığı, sürekli kaydedilenlerin “hafızanın içinde, ama algının dışında” kalmasıdır. Hafıza bilgiyi bir şekilde belleğe yükler, ama onu biçimlendiren ve hatırlanmasını sağlayan algıdır. Siz bardağın yarısını boş ya da dolu görebilirsiniz, ama algınız suya odaklandığından bardağı tanımlamanız mümkün olmayabilir. Hafızadaki açıklanması zor olan bu bilgilerin nasıl saklandığı ve geri çağrıldığıdır. Önemli stresler basit şeyleri unutturup unutulmuşları hatırlatabilir. Ama soru aynı kalır, hafıza nasıl tutulur, nasıl geri çağrılır? Okumaya devam et “Biyolojik hafızanın “bulut” modeli, akışkan kristal kavramı”

Hafızanın oluşumunda algının önemi

Bilgi her zaman hafızada tutulamayacağı için bunun saklanmasının önemi açıktır, en geçerli yöntemlerden biri bilginin basılı hale getirilmesidir; gazeteler, dergiler ve kitaplar bu gereksinimi karşılar. Çok değil, bundan sadece birkaç yüz yıl önce bilgi sadece birilerinin (genel adıyla akademi) yanında bulunarak edinilebilirken, basılı ürünlerin zenginleşmesi onu kütüphanelere taşıdı, isteyen istediği kitabı alarak bilgiye erişebilir hale geldi. Ne var ki bilgi üretimi aşırı artınca, teknoloji bilgiyi elektronik ortama taşıdı (Wikipedia bunun kısmen popüler ve gönüllü biçimidir). Ancak kolay bilgi, araştırma ve öğrenme isteğini olumsuz etkiledi. Artık herhangi bir araştırmanız için eşinmek zorunda kalmıyoruz. Lise yıllarında coğrafya ödevim olan Van ili için kütüphaneden il raporlarını araştırmak zorunda kalmıştım, bugün sokak haritalarını bile bilgisayardan elde edebilirim. Okumaya devam et “Hafızanın oluşumunda algının önemi”

Hafıza nasıl geliştirilebilir: Örümcek ağı örneği

“Hafıza yeteneği geliştirilebilir mi?” sorusunun yanıtı bana göre “evet” olacaktır. Ancak yine bilgisayar benzetmesinden hareketle gidersek, geliştirilen aslında ezberleme yetisi değildir. Ezberlemek bazıları için çok kolaydır, orta uzunluktaki bir hafızayı gerekli kılar, elbette unutulur, ama çocukluk çağlarında ezberletilenler kalıcı hale gelebilir. Bu tekerlemelerin anlamsız olsalar bile akılda kalmalarını, duaların anlamları bilinmese bile söylenebilmesini olanaklı kılar. Ancak beri yanan masallar ya da kıssalar da, anlatım biçimlerinden bağımsız, sonradan yararlanılabilecek temel kavramları oluşturur.

Okumaya devam et “Hafıza nasıl geliştirilebilir: Örümcek ağı örneği”

Göz dıştan içe açılır, ama görme içten dışa olur

Geçen haftanın nihai sorusu “göz içeriden dışarı mı, yoksa dışarıdan içeri mi açılmaktadır?” şeklinde belli derecenin ötesinde bir felsefe gerektirse de, aslında çaprazlaşma meselesi pratik açıklamaya gereksinim duyar. Bu bilimin betimlediği, ama felsefenin yeterli kalmadığı bir durumdur. Nihayetinde görme yollarının iç kısmı çaprazlarken dış kısmı çaprazlamaz. Arada açıklamaya çalıştığımız gibi, her iki görme alanının kendi tarafındaki beyin yarı küresine gitmesi, çaprazlama olmaksızın üç boyutlu görüntü oluşturmak için yine de yeterlidir. Beynin öğrenme becerisi iki kaynaktan aldığı bilgileri zaman içerisinde birleştirerek üç boyutluluk algısını yine yaratabilir. Nitekim diğer duyular, özellikle de “taktil” olarak adlandırılan konum algılama duyusu yine öğrenilerek kazanılır. Okumaya devam et “Göz dıştan içe açılır, ama görme içten dışa olur”

İlim / bilim algısı nasıl kurulur?

Geçen haftaki yazıda geçen ilim / bilim ikilemine “aslına birbirlerinin farklı dillerdeki karşılıklarıdır” şeklinde bir açıklama gelince konunun daha karmaşık bir başka örnekle geliştirilmesinin yerinde olduğu sonucunu ilettim. Aslında görünen ve görünenin yorumuyla ilgili bu duruma yerinde bir örnek, henüz çözümlenememiş bir organ olan gözden çıkar. Gözün ne olduğunu açıklamanın bilmem ne kadar gereği var, görme organımız olarak adlandırırız. Işığı algılar, ışık kornea denen en dış katmandan geçip, lensten kırılır, algılayıcılarının olduğu retinaya düşer. Işık retinada kimyasal ara geçiricileri uyararak sinyale neden olur, bu sinyal de sinir yolları üzerinden görmenin algılandığı, beynin arka kısmında bulunan bölgeye erişir. Bu anlattığım ortalama herhangi bir kaynakta bulunan bilgi, yani bilim kısmıdır. Okumaya devam et “İlim / bilim algısı nasıl kurulur?”

Değerli olan bilgi hangisidir?

Ana bilim dallarının ortaya çıkışları ve gelişmeleri biz farkına varmasak da kısmen gözlenebilir. Bir ana bilim dalı genellikle konuyla doğrudan ilişkili olmayan bir amatör tarafından temellendirilir. Bu kişiler aslında bilimin her alanına meraklıdır, sanata tutkundur, kısmen içine kapanıktır, ama merakları ve koşullar, yeni yapılacak binanın temelinin kazmalarıyla sonuçlanır. Örneğin genetiğin babası sayılan Gregor Mendel (1822-1884) aslında rahiptir, ilgi alanı botaniktir, anlamak istediği konu, uzun yalnızlık dönemlerinin getirisi olarak yine uzun sürede gözlemlenebilecek kalıtım prensipleridir. Mendel bunun için bize anlatıldığı kadar basit çalışmaz, bezelyeler meselesi birkaç saksı ve birkaç hafta değildir, çıkarımları büyük bir tarlada yetişen bezelyelerin tek tek tozlaşmalarının engellenmesi ya da kolaylaştırılması gibi “deli pösteki sayar” bir çabanın ürünüdür. Mendel bulgularını devrin önemli botanik dergilerinden birine gönderir, alan dışından olduğu için karşılık bulmaz. Çalışmalarının sonuçları onun ölümünden çok daha sonraları başka biri tarafından ortaya çıkarılıp adı yaşatılır. Okumaya devam et “Değerli olan bilgi hangisidir?”