Yaşamın kıdemleri

Doğup büyüdüğümüz ve yaşamakta olduğumuz dünya bize ister istemez kendimizi yerleştirdiğimiz, diğerleriyle olan durumumuzu konumlandırdığımız bir takım adlandırmalar sunar. Bu adlandırmalara genel olarak unvan adını veririz, yani unvan edinilmiş bir konumun simgesidir. Örneğin şef yardımcısı, şef, müdür, genel müdür, hatta CEO oluruz. Mesleğimiz akademik silsile içindeyse uzman, yardımcı doçent, doçent, hatta profesör oluruz. Bu unvanlar bize önceden tanımlanmış olan asgari koşulların gerçekleşmesi durumunda sunulurlar. Göreceli konumumuzu belirleyen başka bir unsur daha vardır ki, bunu da kıdem olarak adlandırırız. Kıdemin kelime anlamı o konumda geçirilmiş olan zamanla ilişkilidir. Örneğin iki müdür, müdürlük unvanını elde etme zamanlarına göre birbirlerinden az ya da çok kıdemli olabilirler. Kıdem memuriyette geçirilen zamanın da önemli bir ölçüsüdür, hepimiz çok iyi biliriz. Okumaya devam et “Yaşamın kıdemleri”

Evrenin elma modeli

Biz bilindik bütün canlılar olarak üç boyutlu bir dünyada yaşamaktayız. Sadece bizim dünyamız değil, evrendeki bildik serüven de üç boyut üzerinden sürmektedir. Bu üç boyuta fiziksel olarak eklenebilecek bir dördüncü koordinat ise zaman değişkenidir. Zaman değişkeni mekan içerisindeki yolculuğumuzu zaman kavramıyla ilişkilendirir, dolayısıyla biz hiç yerimizden kıpırdamasak bile dördüncü boyuttaki yolculuğumuzu sürdürürüz. Her şey çok açık görünüyor değil mi? Benim bu noktadaki kişisel çabam da bir beşinci boyutun daha tanımlanabilir olup olmadığında kilitlendi. Bir beşinci boyutun bizim anladığımız maddi evrende karşılığı belki bulunmamakta. Ama deneyelim. Okumaya devam et “Evrenin elma modeli”

Su samurları

Türkiye’nin Birinci Ulusal Su Samuru Sempozyumu geçtiğimiz yıl Antalya’da toplandı. Su samurlarını çok seven ve Türkiye’ye yerleşmiş, hatta Türk vatandaşı olmuş bir Alman çift, bu sempozyumun toplanmasına öncülük etti. İki günlük toplantının sonunda varılan nokta bir organizasyon kurulması ve Türkiye’deki su samurlarının nerelerde ve nasıl yaşadıklarının ortaya çıkarılması idi. Sempozyum işte tam bu aşamada sonlandı, Türkiye’ye yerleşmiş ve vatandaşlığa geçmiş Alman çifte “size ne bizim su samurlarımızdan” sözleriyle, hadleri bildirildi. Sempozyum bir sonuca varılamadan dağıldı. Okumaya devam et “Su samurları”

“Şimdi annemlere gitmek vardı”

Tam asansörün kapısını kapatırken dikkatimi çekti kapımın üzerindeki bana ait olan kartvizit. Oysa onu elektrik saatinin üzerine koymuştum, cep telefonumu da yazmıştım, hani belki arar da haber verirler diye. Benim gibi dağınık bir adamın, gündelik yaşam bedellerinin ödenmesi konusundaki dikkati de çok dağınık oluyor. Nitekim bir keresinde işe de yaramıştı, ödemeyi unutmamın ardından gelen elektrik kapatma emirleri yetmemiş, saati sökmeye gelmişlerdi. Komşular vermişlerdi de telefonumu, zar zor ikna etmiştim sökmemeleri için. Saatin sökülmesi sorun değildi, benim onu yeniden bağlatmam sorundu çünkü. “Devlet bürokrasisiyle barışık olmama durumu”. Lakin o kartın kapıda durmaması gerekiyordu; “eyvah, saat” dedim içimden, bunun bir hatırlatma işareti olduğunu umarak arkamı döndüm, saatin yerinde ucu boş dört kablo duruyordu. Okumaya devam et ““Şimdi annemlere gitmek vardı””

Vapurlarımızı vermeyelim

Çin malı granitlerle döşenmeye çalışılan İstanbul sokakları, bünyesi gereği aslında Arnavut kaldırımına alışıktır, asfalta da gelmez, betona da. Ancak inat insanoğluna mahsustur, işin kötü yanı İstanbul Belediyesi de bu inattan fazlasıyla payını almıştır ya, İstiklal Caddesi’ne de Çin graniti döşeme sevdası hem bu inadın, belki beri yanda başka hesapların sonucudur. Bütün cadde bir şantiye haline gelip aylarca süründükten, yapılan işin bir şeye benzemediği anlaşılsa da, tamamlandıktan bir hafta sonra Dr. Mimar Kadir Topbaş da “olmadığını” açıkladı ve baştan döşeneceğini duyurdu. Bundan bir hafta geçmedi ki Galatasaray yeniden kazılmaya başlandı ve ilk oluklu granit örnekleri döşendikten sonra gurur tablosunu ayaklı tabelalardan dehşetle okuduk: “Bu caddede yüzde 100 Türk graniti kullanılmaktadır. “Granitin Türkü mu olur?” diye kendi kendimize içimizden sorsak da sesimizi çıkarmadık. Cadde-i Kebir hak ettiği ihtişamı yüzde 100 Türk granitiyle de bulamadı, ırzına geçilmeye şu sıralarda hala devam ediliyor. Okumaya devam et “Vapurlarımızı vermeyelim”

Yirmi liralık sahte banknot

Ne derin devlet söylemleri, ne borsa dalgalanması, geçen hafta kafamı en fazla meşgul eden şey naçizane bir sahte yirmi liralık oldu. Bir çarşamba sabahı vapur jetonu almak için uzatmıştım da, gişe görevlisi “bu yirmilik sahte” diye geri çevirmişti. Alıp uzun uzun bakmak gereksinimi bile duymadım, doğru para sahteydi. Bir önceki gün sokaktaki bir bankamatikten çektiğim paralarla gelmiş olduğunu da çok iyi biliyordum. İnsan cüzdanında hiç para kalmayana kadar direndiği zaman, hangi parayı nereden çektiğini çok iyi hatırlıyor, üstelik bir bankanın önündeki para makinesi de değildi, sokak ortasındaki bir paramatik. Önce çok fazla dert etmedim, aldığım bankaya götürüp iade etmek seçeneği nasıl olsa vardı, ancak “bizi ilgilendirmez, üstelik sokaktaki bir bankamatikten çekmişsiniz” deyiverdiler de, çok da beklemediğim bir cevap değildi, üstelemedim. Bana “haklı tüketici hattı” falan gibi birtakım numaralar verdiler, cebime sokuşturdum, ama alacağım cevabın farklı olmayacağına bir o kadar inandığımdan aramaya bile gereksinim görmedim. Okumaya devam et “Yirmi liralık sahte banknot”

Çocuklara bir ev yapmak

Ekonomik sıkıntıların ve çarpık kentleşmenin yarattığı çok önemli bir sorunumuz var, bu sorun çocuklarımıza yeterince vakit ayıramamamızla ilişkili. Çalışmak zorunda olan anne ve babalar, yetersiz nüfus planlaması nedeniyle artan aile başı çocuk sayısı ve bütün bunlara karşılık azalan aile ilgisi çocukları ister istemez sokağa itiyor. Ailem Olsun Derneği sokakta yaşayan ve çalışan çocuklara yerel ve bölgesel destek vermek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum örgütü. Dernek sadece kendi faaliyet yürütmüyor, benzer amaçla yola çıkmış kuruluşlara da destek veriyor. Derneğin hayata geçirmek üzere başlattığı son proje Philips ve Trabzon Belediyesi’nin işbirliğiyle Trabzon’daki sokakta yaşayan çocuklara hizmet verecek Çocuk ve Gençlik Merkezi. Okumaya devam et “Çocuklara bir ev yapmak”

Hiçlik

Bize eğitimimiz ve öğretimimiz adına kurumsal olarak öğretilenler sahip olduğumuz pozisyonu yükseltmeye yöneliktir. İlk ve orta öğretimi bitirir, adından yüksek öğretime geçeriz. Bu yetmez uzmanlaşma, mastır, doktora peşine düşeriz, hatta bu da yetmez akademisyen olmakta ısrar edip, doçentlik ve profesörlük peşinde koşarız. Bunlar öğretimle ilgili yükselmemizin hedefleridir. İşle ilgili yükselmemiz de aslında farklı aşamalar dizisi izlemez. Maddi kazancın önemli olduğunu fark etmişizdir, genellikle önemlinin de ötesinde bir yer biçilir, işe gireriz, şirket kurarız, yükselmek ve büyümek için daha çoğunun peşine düşeriz. Sonunu ne zaman koyacağımızı bilemediğimiz sonlana noktasında istediklerimizde bir kısmını elde edebilmişizdir genellikle ve daha elde edilmesi gereken çok şeyler vardır, birden emekli oluveririz. Emekliliğin ikinci bir yaşam olduğu söylenmiştir, ama olan bitenin yeterince farkındaysak emeksiz bir emekliliğin de yetmediğini görürüz. O zaman, hele yaş da ilerlemişse bu kez manevi gerekliliklerin yeterince yerine getirilmemiş olduğu düşüverir birden kafamıza. Hakkın rahmeti yakındır ya, bir kısmımız kendimizi ibadete veririz ve açığı kapatmak için de büyük çaba sarf ederiz. Okumaya devam et “Hiçlik”

Kemal Abi’nin yumurtaları

Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan ve mahdumları bir zamanlar Arjantin’den getirilen genetiği değiştirilmiş mısır ithalatıyla gündeme düşen ticari girişimlerine yenilerini eklediler ve ticari portföylerini genişlettiler. Böylelikle “mısırı civcivlere yedirecekleri” konusunda sözlerinin eri olduklarını ispatladılar, nankör basının kurcalayıp villaların yıktırılma kararıyla sonuçlanan inşaat sektöründeki girişimlerini bile gıda sektörüne kaydırdılar. Gıda sektöründe şu an için en çok dikkati çeken ürünleri ise pastörize likit yumurta oldu, Unakıtan yumurtalarının namı şimdiden bütün ülkeyi sardı (reklama girmemesi için ben bu yazıda “Kemal Abi’nin yumurtaları” olarak geçireceğim), ne var ki meselenin Türk yumurta sanayi, mutfak kültürü ve hatta siyasi yaşamında yaratabileceği değişiklikler yeterince irdelenmedi. Dahası konuyu Kemal Abi’nin yumurtları çerçevesinde görme dar kafalılığında ısrar eden basın organlarımız ve Kemal Abi’nin ticari zekasını anlamamakta direnen herkes için bu satırları yazmam da bir zorunluluk haline geldi. Okumaya devam et “Kemal Abi’nin yumurtaları”