14 Mart’ın 100. yıldönümüne yeni bir ruh: “Vicdan Kurtarır Hareketi”

Yarın 14 Mart’ın 100. Yıldönümü. 14 Mart 1827, II. Mahmut döneminde, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle ilk cerrahhanenin Şehzadebaşı’daki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulduğu tarihti. Bu Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okumaya devam et “14 Mart’ın 100. yıldönümüne yeni bir ruh: “Vicdan Kurtarır Hareketi””

Kemik suyu ve beslenmedeki yeri

Kemik bizim et kaynağı olarak tükettiğimiz canlıların çok önemli bileşenlerinden biridir. Tıp her ne kadar konuyu “hareket sisteminin desteği” boyutuna indirgese de, kemik bundan fazlasıdır. İçine kalsiyum çökerek sertleşen bir kollajen ağ örgüsü içerir, bizim kemik suyu elde etmekte kullandığımız dana kemiklerinde bunun merkezinde ayrıca kemik iliği bulunur, yani kan yapımını sağlayacak başlıca maddeler burada depolanır. Bu bölgenin yapısı ise tamamen farklıdır, pelte kıvamında olur. Ama biz kemik suyunu kemiğin bütününün kaynatılmasıyla elde ederiz. Okumaya devam et “Kemik suyu ve beslenmedeki yeri”

Biyolojide anlam arayışı

İnsan vücudu bizim anlama sınırımızın çok ötesinde ilginç özellikler gösterir. Daha önce sözünü ettiğimiz bazı noktalardaki çaprazlaşmalar, örneğin beynin sağ yarısının vücudun sol yarısını kontrol etmesi, dizlerde eklem içinde çapraz bağlar olması bunlardan sadece ikisidir. Bilim böyle durumları genellikle betimleyip, kabullendikten sonra içselleştirerek geçiştirir. “Bağın çapraz olmasının dizin sağlamlığı açsından bir avantaj sağladığı” bunlardan biridir. Mevcut duruma nasıl eriştiği anlaşılamaz, ama açıklamanın mantık zeminine oturtulması nispeten kolaydır. Aykırı örneklerden biri de elbette kadın yumurtalığından batın boşluğuna atılan yumurtanın, yumurta tüpünün (Fallop borusu) “fimbriya” adı verilen saçakları tarafından yakalanarak rahme iletilmesidir. Burada mantık daha büyük çelişkiye düşer, zira yumurtanın erkeklerdeki karşılığı olan spermler doğrudan kanalın içine toplanırlar. Dolayısıyla gideceği yer zaten belli olan yumurtanın batına “sallanması” aslında mantığa aykırı görünür. Fimbriya burada okyanus tabanındaki deniz hıyarları gibi davranır, uçları sürekli hareketli bir püsküldür, görevi yumurtayı yakalamaktır. Konunun açıklaması evrim yanlıları tarafından “böyle olduğu için seçilim avantajı sağlamıştır” şeklinde bir mantıkla ilişkilendirilir. Bunun karşısını iddia etmek yaratılış taraftarları için de aynı şekilde kolaydır, zaten böyle yaratılmıştır. Ama farklı bir açıklamaya girmeye çalıştığınızda durum büsbütün karışır. Okumaya devam et “Biyolojide anlam arayışı”

Meraklısına bilim (I) : Deneysel araştırmanın mantığı nedir?

Bilimin meraktan kaynaklandığını, esasının gözlem olduğunu sık sık dile getiriyoruz. Gözlem, eğer ne gözlediğinizi iyi biliyorsanız, kendiliğinden gerçekleşmekte olan olayların farkına varmanızı sağlar. Gözlemin nesnesi zaten vardır, olay olmaktadır, siz bunu fark ederek izlemeye başlarsınız. Ne var ki bu duruma erişmek çok kolay değildir, gerçekleşmekte olanlar genellikle kanıksanmıştır, fark edilmeleri zordur, akla uydurularak benimsenmiştir, açıklama ise konuyla ilgilenenlerin genel görüşünden öteye geçmez. Okumaya devam et “Meraklısına bilim (I) : Deneysel araştırmanın mantığı nedir?”

Makarna neden bu kadar sevilir?

Makarna önemli bir beslenme unsuru olarak binlerce yıldır her zaman sevilerek tüketilmiş bir yiyecek. Gelenek pek çok yemek tarifi sayabiliyor, ama bunların içinde peynir, makarna gibi ana bölüm başlığı oluşturanlar aslında sayılıdır. Makarnanın ayrıcalıklı yeri durum buğdayından üretiliyor olmasıyla yakından ilişkili görünüyor, hamur unun sadece suyla karıştırılmasıyla hazırlanıyor ve ardından kurutuluyor. Eski zamanlarda sadece bu şeklide ya da çorbaların içerisine katılarak yenirken, özellikle domates sosunun kullanımıyla apayrı bir noktaya taşınıyor. Okumaya devam et “Makarna neden bu kadar sevilir?”

TGDF iklim ve tarım konusunda uyarıyor: “Sonra aç ve susuzuz demeyin”

Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu (TGDF) ilk defa, herkesin “küresel ısınma” olarak diline doladığı sorunun etkilerinin ne olacağı konusunda ciddi bir araştırma yaptırdı. İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, Prof. Dr. Yurdanur Ünal, Met. Müh. Aslı İlhan ve Yük. Met. Müh. Cemre Yürük tarafından gerçekleştirilen “Türkiye’de İklim Değişikliği ve Tarımda Sürdürülebilirlik” başlıklı projeksiyon, iklim değişikliğinin bir an önce önlem alınması gereken bir sorun boyutuna ulaştığını gösterdi. Kısa başlıklarla aktaralım: Okumaya devam et “TGDF iklim ve tarım konusunda uyarıyor: “Sonra aç ve susuzuz demeyin””

Sarımsak neden bu kadar faydalıdır?

Biz yediklerimizden gerekli her maddeyi aslında azar azar alırız, sarımsak bunun istisnasını oluşturur. Yediğimiz bitkilerin içerisinde sülfür açısından en fazla yoğunlaştırılmış olan, yani belli maddeleri en çok içeren sarımsak gibi görünmektedir. Bu maddeler çok önemlidir, vücudun sülfüre ileri derecede ihtiyacı vardır, ama bunun organik form olarak alınması kolay değildir, işte sarımsak da bunu sağlar. Bu maddeler sarımsağa karakteristik kokusunda verir, iştah açıcı etki gösterir, ama en önemlisi biyolojik işlevlere olan katkılarıdır. Bir kısmı pişirme sırasında uçucu hale gelerek ortadan kalkar (beklemiş sarımsağın boşalması da bundandır), ama Taşköprü sarımsağı gibi bir ürün varsa, kalanları bile layıkıyla yeterlidir. Taşköprü sarımsağı ayrıcalıklı mıdır? Evet, Çin’den gelen sarımsakla karşılaştırılamayacak kadar zengin bir bir ürün söz konusudur. Bu olasılıkla bölgenin toprak yapısıyla ilgilidir, volkanik topraklar sülfürden zengindir, sarımsak bu sayede daha keskin bir hal alır, ince dişlidir, kolay ayıklanmaz, ama rayiha çok yoğundur. Çin sarımsağı ise iri dişlidir, çok kolay ayıklanır, ama rayiha yok denecek kadar azdır, bir başı Taşköprü’nün bir dişi etmez. Dolayısıyla zengin sülfür kaynağı alınacaksa kaliteli sarımsak kullanılmalıdır. Okumaya devam et “Sarımsak neden bu kadar faydalıdır?”

Biz gıdaları neden pişiririz?

Gıdaların nasıl yenmesi gerektiği büyük ölçüde gelenekten aktarılır, ısıl işlemden geçirmek, yani pişirmek de bunlardan biridir. Pişirmenin olasılıkla birden çok gerekçesi vardır, birincisi pişirme bazı gıdaların sindirilebilir olmasını sağlar, yani besleyici unsuru artırır. İkincisi gıdanın tadını değiştirir ve daha lezzetli hale getirir. Pişirmenin önemli bir diğer gerekçesi de varsa bulaşmış mikroorganizmaları ortadan kaldırmak, saklama süresini uzatmaktır. Ama söz konusu olan çiğ süt gibi bir canlılık biçimi olduğunda, “bir taşım kaynatma” bunun kendine özgü kimliğini de ortadan kaldırır, aksi takdirde yoğurdun tutturulması mümkün değildir. Okumaya devam et “Biz gıdaları neden pişiririz?”

“Varsayıma dayalı tıp” hasta olmayanı da hasta eder

Benim naçizane edindiğim deneyim onkoloji alanında iki ayrı hasta türüne işaret eder. Bunların ilkinde bir şekilde saptanan (ele gelme, tarama vb.) tümör vardır, ama hastada herhangi bir şikayet (ağrı, iştahsızlık, kilo kaybı, halsizlik vb.) yoktur. İkinci grup ise bu saydığım belirtileri gösteren gerçek hastalardır, yani gözlenebilir bir sorun yaşarlar ve kapsamlı bir tedavi yaklaşımını gerekebilir. Bu hasta grubuna bilinen neyse o uygulanır. Ne var ki ilk grupta saptanan her şeyin (bu tümör de olabilir ya da PET gibi tetkik yöntemleriyle belirlenen anormallikler de aynı kapsama girer) kansere dönüşeceği düşüncesi tıbbın bilimsel karşılığı olmayan bir beklentisidir. Yeni geliştirilen tetkiklerin “daha detay şeyleri saptama” özelliği işi iyice karıştırır; çünkü hastanın tanımladığı bir hastalık hali olmadığı halde, tetkikin gösterdiği ve hastalık olduğuna inanılan değişiklikler vardır. Okumaya devam et ““Varsayıma dayalı tıp” hasta olmayanı da hasta eder”

Tıpta “valuasyon” (değerleme) sorunu: Her tümör mutlaka kanser mi olur?

Tıpta görüntüleme tetkikleriyle şikayet oluşturmayan ve belirti vermeyen bir durumun saptanması aslında sorunludur. Bu sorun karşımıza daha çok kontrol amaçlı taramalarda çıkar. Bir durumun (hastalık diyemiyoruz) görüntüleme yöntemleriyle taranıp saptanması, bir sonraki aşamada örnek alma (biyopsi ve patolojik inceleme) ile doğrulanır; buna “onaylama (validasyon) denir. Dolayısıyla durumun kanser olup olmadığını aslında patoloji söyler. Ne var ki esas değerleme (valuasyon) “saptanan durumun hastalık haline dönüşüp dönüşmeyeceğinin izlenmesiyle” yapılabilir. Yani ele gelmeyen kitle saptanıp bu da biyopsi ile doğrulandığında, bunun bir hastalık hali alıp almayacağı için girişim yapılmadan izlem gerekir. Bu durumda ise etik kavramlar işin içine karışır, “artık taş kuyuya atılmıştır, çıkartılmazsa olmayacaktır, o nedenle saptanmış kitle çıkartılmalıdır, yoksa tıp ahlakıyla bağdaşmaz, vs. vs.”. Dolayısıyla tarama ile bulunan durumların akıbeti aslında meçhuldür. “Bulunan kitlenin ileride kanser hastalığına dönüşeceği” mantıksal çıkarımdır, ama doğru olmayabilir. Okumaya devam et “Tıpta “valuasyon” (değerleme) sorunu: Her tümör mutlaka kanser mi olur?”