İnsanın var olma sorunu için “Yeni Maslow Geometrisi”

Abraham Maslow (1908-1970) tarafından tanımlanan insanın var olması için gereken ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidi (1943) sık başvurulan özgün bir modeldir. Bütün canlılar gibi beslenme gereksinimlerin temelinde yer alır, insan için hayvanların bir kısmının aksine örtünme ve barınma da temel ihtiyaçlar arasında yer alır. İkinci sırada yer alan güvenlik kısmen güvenlik kurumları ve bireysel önlemlerle halledilir, böylelikle şehir (-polis) kavramı doğar. Bu iki aşamayı geçen insanların üçüncü gereksinimi ise ait olma duygusudur. Bir topluluğa üye olma, aynı okuldan mezuniyet, bir takımı tutma ait olma ihtiyaçlarını karşılar. Maslow gereksinimler piramidinin ilk üç basamağı aslında kişinin kendisi tarafından kazanılmaz; insan yavrusu olarak doğmanın doğal sonucudur ve başkaları tarafından verilir.

Okumaya devam et “İnsanın var olma sorunu için “Yeni Maslow Geometrisi””

İlim ve bilimde algılama becerisi nasıl yitirildi?

Bilim ve ilimin farklı kavramlar olduğunu sık sık vurgulamamızın nedeni iki kavramın karıştırılmasıdır. Bilim bir şeyin bilinmesi durumudur, yani olay açıktır ve bilgi düzeyine erişmiştir. İlimde ise açık olan bir şey yoktur, gözlemlerden hareketle büyük çıkarımlar ortaya konur. Genel örneği yeniden dillendirelim, elmanın düşmesi “durum”dur. Bunun bırakılınca düşeceğinin bilinmesi, hızının zamana karşı hesaplanması yine bilimdir. Ancak bunun bir çekim kuvveti olduğuna kanaat getirilerek “kütle çekimine” dönüştürülmesi ilim gerektirir. Bu örneğin geminin var olmasına karşılık suyun kaldırma kuvveti, gün döngüsünün bilinmesine karşılık dünyanın güneşin etrafında döndüğü gibi pek çok benzerini sayabiliriz. Dolayısıyla bilim mi ilim mi önce gelir derseniz bir cevabı yoktur, farklı kavramlardır. Bazen bilim ilimi doğurur, bazen de ilimden bilim çıkar. Her halükarda öncelikle bir doğal olayın farkına varılması ve gözlenmesi gerekir. O nedenle ister ilim, ister bilim olsun başlangıç noktası gözlem olmak zorundadır. Okumaya devam et “İlim ve bilimde algılama becerisi nasıl yitirildi?”

Yeni kitap: Vicdan Hayat Kurtarır

Bazı projeler planlanarak hazırlanır, ama bazıları da kendiliğinden gerçekleşir, hayat gibi. Sonradan projeye dönüşecek bu çalışmanın başlangıcı Şükriye Özgül’ün “Haberuçur” sitesi için bir röportaj talebiyle başladı; buna bir ikincisi eklenince bir nehir söyleşisine dönüşmesinin daha iyi olacağına karar verdik. Böylelikle söyleşimiz genellikle haftalık buluşmalarla sürdü. Okumaya devam et “Yeni kitap: Vicdan Hayat Kurtarır”

Soru sormak bilgi ister, ama esas felsefe onu kıymetlendirir

İlim ve bilimin gelişmesi için arayış merakla başlar, soruyla devam eder. İnsanlar her şeyi olduğu gibi kabullendiklerinde aslında merak ve soru yoktur. Bilimsel gelişme içten gelen doğal merakın soruya dönüşmesi ile ortaya çıkar. Buna karşılık soru sormak tahmin edildiği kadar kolay bir eylem değildir. Başlangıç aşamasında merak gerektirse de, iyi soru sorabilmek ancak bilginin kritik eşiği geçmesiyle olanaklıdır. Az şey bilen kişi çok soru üretebilir, ama iyi, daha doğrusu isabetli soru sormak kapsamlı bilgi gerektirir. Dolayısıyla “asli soru”, sormak için değil, açıklamayı yerine yerleştirmek amaçlı nihai aşamanın ürünüdür. Okumaya devam et “Soru sormak bilgi ister, ama esas felsefe onu kıymetlendirir”

Okumuşluk “esnetilemez kalıp” oluşturmada çok fazla etkilidir

İnsanın değil anlatılanı, ayan beyan görüneni anlaması ve yorumlaması bile alsında çok zordur. Bizim algılama ve yorumlama eylemimiz daha çok önceden öğrenilmiş kalıpların doldurulması üzerine kurulu görünüyor. Yeni karşılaştığımız durum, önceden yaşanmış bir karşılığı var ise bir yere konumlandırılabiliyor, yoksa anlamlandırılamıyor, anlamlandırılamayınca da kısa sürede sonlanan bilgi akışına dönüşüyor. Velhasıl görülen ya da anlatılan bir şeyin algı düzeyine erişimi için önceden öğrenilmiş bir kalıbın içerisini doldurması gerekiyor. Bu akışın sık değindiğimiz bir başka boyutu daha var, o da insanın yaşamın içine doğmuş olması nedeniyle ortaya çıkan “doğal anlama engelliliği”. Tıbbın aslında “betimleyici” olmanın ötesine geçemediği saptaması da buna dayanıyor. Düşününüz ki bir gün bir güruh meraklı insan, insanı, yani kendini anlamak gayesiyle dokuları incelemeye başlıyor,  bundan anatomi dediğimiz bilim dalı doğuyor. Ne var ki anatomistler aslında bir şey yapmıyor, kesip altını gördükleri dokuyu standart bileşenleri açısından haritalandırma işleminin ötesine geçmeleri elbette mümkün değil. Bu tıpta öğrenilmesi en zor Latince kelimeler dizisini meydana getirir (daha doğrusu ezber zannedildiğinden kavrama daha baştan tutuklanıyor. Her ne kadar kendi içerisinde anlam bütünlüğüne sahip olsalar da, yabancı dilden (Latince) terimlerin makus kaderidir bu. Okumaya devam et “Okumuşluk “esnetilemez kalıp” oluşturmada çok fazla etkilidir”

Eski buluşları yeni bir gözle okuyabilmek de mümkündür

Canlı sistemin nasıl çalıştığına dair tartışmamızı sürdürüyoruz, ama işin zorluğuna ilişkin noktaları yeniden hatırlayalım: (1) İnsan yaşamın bir şekilde içine doğmuştur, dolayısıyla içerisinde bulunduğu durumun ayırtına gitmesi ve onun nasıl çalıştığını açıklaması (nasıl var olduğunu idrak etmesi) aslında çok zordur. (2) İnsan doğal süreçlerin açıklamasında kendi yaptığı gereçlerin ve geliştirdiği sistemlerin sınırlılığı içerisindedir, ama sistem aslında o şekilde çalışmıyor olabilir. Okumaya devam et “Eski buluşları yeni bir gözle okuyabilmek de mümkündür”

An, zamana dair tek gerçekliktir

İnsanoğlu bir gariptir, aslında pek çok şeyi gözlemler (aklı gerektirir), hisseder (duyuya tabidir), ama gelin görün ki anlamlandırmak söz konusu olduğunda zorlanır. Başarılı olduğu durumların iki örneğinin yer çekiminin fark edilmesi ve kaldırma kuvvetinin anlaşılması olduğunu daha önce anlatmıştım. Sorun bunun gibi idrak edilmeyi bekleyen başka durumların da var olup olmadığındadır. Hepimizin dile getirdiği ruhun varlığı ya da altıncı his kavramı da aynı sınıfta yer alır. Bu tür kavramlardan bahsedilmesi onların “uhrevi” kaynaklarda bildiriliyor olmalarına dayanmaz. İnsan bunların varlığına dair bir şeyleri hisseder, ancak modern bilim “ölçülebilirlik” üzerine kuruludur. Bir şeyin var olduğunu, ancak ölçülebiliyorsa kabul eder. Fiziksel evreni oluşturduğunu düşündüğümüz atom altı parçacıklar gibi pek çok kavram da aslında doğrudan gözlenemez, ancak ölçüm metodunun dolaylı verileri belli mantık içerisinde birleştirilerek varlıkları kanıtlanır. Okumaya devam et “An, zamana dair tek gerçekliktir”

Kayıp altıncı kural: Akana doğru çekilirsiniz

Kayıp kuralların bir diğeri görebildiğim kadarıyla “akana doğru çekilirsiniz” şeklinde ortaya çıkıyor. Bu kuralı öncekilerden ayıran doğrudan dinamik bir sürece işaret etmesidir ve günlük hayatımızı da önemli ölçüde etkiler. İnsanlar aslında yapıları gereği durağandır. Koşullar kendi varlıklarıyla çelişir hale gelmediği sürece aslında hareket ya da durma eğilimine girmezler, buna “ataletin korunumu” adı verilmektedir. Ataletin korunumu kanunu, kurulu bir masanın örtüsünün hızla çekilmesi durumunda, üzerindeki tabak, bardak her ne ise hiç devrilmeden durmasını sağlar. Aynı şey elbette altınızdan halının çekilmesinde de geçerlidir, burada önemli olan halının ne hızla çekildiğidir. Yeterince seri bir hareket sizin dengenizi kaybetmeden durmanızı sağlar, ama üzerine bastığınız halıyı alır. Ama hareket yeterince seri değilse dengenizi kaybeder ve düşersiniz. Bu kural elbette sosyal olaylar için de geçerlidir, çok hızlı değişimler kimse harekete geçemeden gerçekleşebilir. Okumaya devam et “Kayıp altıncı kural: Akana doğru çekilirsiniz”

Heisenberger Belirsizlik İlkesi en çok tıpta karşılık bulur

Heisenberger Belirsizlik İlkesi aslında kuantum fiziğinde detaya varmaya çalıştıkça ortaya çıkan bir netlik kaybını anlatır. Ancak biyolojideki durum da bundan farklı değildir. Canlıyı biz daha çok formu çerçevesinde tanımlar, adını ona göre veririz. Fil iri gövdesinden daha çok hortumuyla kafamızda şekillenir. Oysa sağlık ve hastalık durumu gibi, aslında işleve dayanan bir durumu irdelenmeye başladığınızda durum karışır. Sağlık aslında net bir noktayı tanımlamaz, bir aralıktan söz eder. Şöyle bir örnek verelim, örneğin efor kapasitesini ‘bir kat’ merdiven çıkmak olarak alırsanız, hemen herkes sağlıklıdır, ama bunu ‘beş kat’ merdiven olarak tanımlarsanız sağlıklı kesim azalır. Tıpta kullanılan kan tahlillerinin çoğu da bu aralık mantığı üzerine kuruludur, neyin normal olduğu sağlıklı olduğu düşünülen bireylerden alınan örneklerin ortalamasına göre saptanır. Ancak her ne olursa olsun, tıp sağlığı tanımlarken (‘check-up’ en iyi örnektir) bir takım değerlerin o anki durumuna bakar. Bu yaklaşımın birkaç istisnasından biri diyabet hastalığında kan şekerinin takibidir. Kişinin her anını saptamanız mümkün olmayacağına göre bununla yetinmek zorundasınızdır. Okumaya devam et “Heisenberger Belirsizlik İlkesi en çok tıpta karşılık bulur”

Heisenberger Belirsizlik İlkesi: Kesin sonuca varmak zordur!

Bilimleri karşılaştırdığını zaman ‘kesinlik kavramı’ açısından birbirinden derin farklar içerdiklerini görürsünüz. Aslında bu çok da yadırganacak bir durum değildir. Eğer matematiği bir bilim olarak sayarsanız, en büyük kesinlik matematikte olacaktır. Bir artı bir her zaman ikidir, yine de doğal sayılar için olan bu kesinlik durumu detaya gidildiğinde azalmaya başlar. Çünkü bir dairenin çapını hesaplamaya kalktığınızda karşınıza çıkan ‘pi’ değeri aslında kesin bir rakamı ya da ilişkiyi tanımlamaz, kazdıkça ilerlediğiniz dipsiz bir kuyudur. Geometri de bir yerde oyun oynamaya başlar. Gönye ile istediğiniz açıyı ölçebilirsiniz, ama pergelle çizilen daire, gönyenin verdiği olanaklarla hesaplanamaz. Matematiksel olarak bakıldığında da kare daireye dönüştürülemez, sadece yaklaşabilirsiniz, sıra dışı bir durumdur. Okumaya devam et “Heisenberger Belirsizlik İlkesi: Kesin sonuca varmak zordur!”