Skip to main content

Meraklısına bilim (I) : Deneysel araştırmanın mantığı nedir?

Bilimin meraktan kaynaklandığını, esasının gözlem olduğunu sık sık dile getiriyoruz. Gözlem, eğer ne gözlediğinizi iyi biliyorsanız, kendiliğinden gerçekleşmekte olan olayların farkına varmanızı sağlar. Gözlemin nesnesi zaten vardır, olay olmaktadır, siz bunu fark ederek izlemeye başlarsınız. Ne var ki bu duruma erişmek çok kolay değildir, gerçekleşmekte olanlar genellikle kanıksanmıştır, fark edilmeleri zordur, akla uydurularak benimsenmiştir, açıklama ise konuyla ilgilenenlerin genel görüşünden öteye geçmez.

Fotoğraf: Kasaptan alınan dana uyluk kemiğinin kesiti

Gözlemlenen bir olaya müdahale etme şansı söz konusu olduğunda “deney, deneme” denen kavram ortaya çıkar. Deney kendiliğinden gerçekleşmekte olan bir sürece müdahale ya da sistemin bütünü kurularak yine bir noktada müdahale ile gerçekleştirilir, ardından müdahalenin ne gibi sonuçlar doğurduğu ölçülür. Bir deney tüpünde ne olduğunu çok iyi bildiğiniz saf kimyasal maddeleri bir araya getirerek reaksiyonun sonucuna bakmak bir deneydir,  kültür ortamındaki hücrelere yine saf bir kimyasal (ilaç) uygulamak da bir deneydir. Birincisinde değişkenler sınırlı ve basit olduğundan çıkarıma gitmeniz daha kolaydır, ama canlı sisteme müdahalenin gözlemlenen sonuçları yoruma fazlasıyla açıktır.

Teknik imkanın artması tabloyu bulanıklaştırır

Tıp alanının uzağında ve hatta içinde olanlar deney yapmanın, daha doğrusu “verelim birkaç fareye sonucuna bakalım” düşüncesinin kolay gerçekleştirilebilir olduğunu zanneder. Oysa bir gelişmiş canlının sistemleri (dolaşım, karaciğer, böbrekler vb.) işin içine girdiğinde yaptığınız okyanusa taş atmaktan öte bir şey değildir. Elbette uygulama bir değişiklikle sonuçlanır, ancak bunun genellikle kısa süreli ölçümü olanaklıdır, uzun süreli ölçümler hangi parametreyi aradığınızı bilmiyorsanız taş attığınız okyanusun tabanından kum örneği almaya benzer. Bu nedenle iyi bir deney değişken sayısını en aza indirgediğinizde ortaya çıkar. Yani bir deney “sadece bir parametreyi” değerlendirebiliyorsa çok kıymetlidir. Eldeki teknik imkanların çok fazla olması nedeniyle yüzlerce parametreye bakabiliyor olmak deneyin kıymetini artırmaz, bilakis tabloyu bulanıklaştırabilir.

İnşaat, makine gibi mühendislik bilimlerinde deney planlamak, sistemi siz kurduğunuz için nispeten kolaydır ve amaç çok daha kolay ölçümlenebilir. Bir beton alaşımının kopma kuvveti, bir sensorun hedefi tanıyıp takip etmesi planlama aşamasında zor olsa da amaçlananın sınanması açısından çok basittir. Araştırma konusu canlı sistem olduğunda ise mesele karmaşıklaşır. Siz denemenizi bir mekanizmanın açıklanması amacıyla yapıyorsanız şansınız bir miktar daha fazladır. Ama “bir ilacın etkinliğinin denenmesi” söz konusu olduğunda, deneme aşamasındaki ortam gerçek yaşam koşullarında zor taklit edileceğinden, her zaman aynı sonucu verme (örneğin hastane ortamında standart yemek verebilirsiniz, ama gerçek yaşamda hasta istediğini yer).

Yumurta kabuğu da bir osteoporoz modeli olabilir

Canlı sistemlerdeki bu deneysel kısıtlılığı aşmanın nispeten kolay bir yolu vardır, bu da “fonksiyonel birimi elde edip, denemeyi bunun üzerine gerçekleştirmektir”.  Fonksiyonel birim, işlemin bütün aşamalarını gerçekleştirebilen en küçük örnektir. Örneğin böbrek söz konusu olduğunda “nefron”, kıkırdak söz konusu olduğunda “kondron” bu birimleri oluşturur, ancak bunlar canlı olduklarından elde etseniz bile kolay sınanamaz. Konuya daha fazla vakıfsanız ve fonksiyonel birimin yaptığı işlem başka canlılarda da benzer özellikler gösteriyorsa, bunların üzerinde araştırma yapmak yol gösterici olacaktır. Örneğin kıkırdağın kemikleşmesi, diş gelişiminden tutun, yumurta kabuğunun yapımına kadar aynı modellemeyi içerir. Dolayısıyla kemikleşme, kabuk yapımı, kalsiyum çökmesi ya da serbestleştirilmesi bir model olarak yumurta kabuğunda da incelenebilir.

One thought to “Meraklısına bilim (I) : Deneysel araştırmanın mantığı nedir?”

  1. Eveeet pek bir yanıt sayılmaz ama… Oldukça ilginç bir yazıydı…. Neden ? Çünkü ben Tıp eğitimi almadım. Ama epey şizofrenik bir eğitim aldım. Arkeoloji, İktisat ve Felsefe Tarihi. Liseyi bitirince dünyayı, insanı ve insanın kültürünü merak ediyordum; hepsine karşı da ayrıca feci uyumsuzdum. (’70’li-80’li yıllar) Bu nedenle..!. Ve tabii hem çok zevkli hem de acı oldu. Sizin burada deney üzerine yaptığınız açıklamalar ve uzaktan değinmeye ulaştığınız sonuçsu yorum bende Eric Hobsbaum’un bir sözünü anımsattı. Yaklaşık şöyle diyordu ünlü tarihçi Rönesans ve Aydınlanma hatta Reformasyon ve Sanayi Devrimini de kastederek… “İnsanlık tarihinde benzeri bir kez daha asla ortaya çıkmayacak olan olaylar, gelişmeler ve değişimler sürecini içeren bir dönem.” Bu iğneleyici saptama tabii büyük oranda rastlantısallık ve belirsizliği de öngörüyordu. Daha sonra Kuantum’a yaklaşınca gördüm ki, aynı belirsiz rastlantısal durum burada, çok daha fazlasıyla var. Bitmedi, aynı tuhaf oynak durum Astronomi’de de var. Einstein bile N.Bohr ve E. Hubble karşısında yanılıp geriliyordu. Ama öte yandan İslam bilim Ortaçağı’nın sonunda Batı bilim Ortaçağının ise yükselişinde olduğu dönemde, giderek bir Ada Felsefesi oluşturan İngilizler ise yavaş yavaş “Bilgi deneyden doğar” düşüncesinde ulaşıp Sanayi Devrimini yakaladılar. Şimdi siz buradaki deney örneğinde, yanılmıyorsam deneyin doğal koşulları ile deneğin ve canlı hücrelerinin sonuç üzerinde önceden belirlenemeyen bir etkisi vardır, demeye getiriyorsunuz. Evet, evren zaten böyle çalışıyor, Darwin’in vurguladığı gibi, her şey doğal seçilim ile canlı-canız maddenin varlığını sürdürme mücadelesinin bileşimi olarak… Aradaki belirsizlik ise yaşamda kalanın uyum ve şansı kaybedenin ise uygun olmayan ve uyumsuzluğu şeklinde değerlendiriliyor. Ama sizin anlattığınız deneyin benim anladığım kadarıyla işe yaraması gereken bir yönü de olmalı, yoksa ne bu deneyin, ne de yüz yıllar önce söylenmiş “bilgi deneyden doğar” deyişinin bir anlamı olmaz. Bunu ben en özlü olarak, geçenlerde seyrettiğim bir bilimsel belgesel örneğine göre açıklayabilirim. Belgeselde doğadaki Entropi kavramı inceleniyordu. Buna göre enerji, düzenli durumdan sürekli düzensiz, dengesiz yada eksilen bir duruma düşüyordu. Evrendeki her şey için bu kural geçerli ve değişmiyordu, O kadar ki, bu kural, insanların yüzyıllar boyu evrendeki her şeyin yapıcı-yaratıcısı saydığı dinlerinin tanrıları için bile geçerliydi. (İslam bugün açıkça entropide) Sonuçta evren bile entropiye uğrayıp dağılıp giderek yok olacaktı. Son kaçınılmazdı. Peki nasıl olacaktı da insan ve insan uygarlığı, kültürü sürecekti yada sürebilecek miydi? İşte deney ve kültür üretiminin önemi burada öne çıkıyor. İnsan, evrendeki bu entropi yada düzensizlik sırasında, ürettiği bilimsel-deneysel kültür, teknik ve bilgi aracılığıyla, bu düzensizlik içinde kendisine bir alt düzen alanı oluşturuyor. Böylece yaşamını sürdürüp hayatta kalabiliyor. Ör.Jura döneminde yer altına batan ormanlar milyon yıllar içinde eriyip petrole dönüştü, ama bazı akıllı insanlar bu felaketten yararlanıp onu kullanmayı başardılar ve daha ileri bir yaşama ulaştılar.Yaşamda kalmayı başardılar. Daha sonra o da enerjisini kaybedip, düzensiz bir alana düştü. Ama insan yine, bu kez de buradan yeni bir düzen alanı oluşturdu. Fosil yakıt enerjisi yerine güneş ve hidrojen enerjisini kullanarak…. Sizin daha iyi bildiğiniz gibi benzer örnekleri tıp ve eczacılık alanında adeta sayısız denecek kadar çok var. Sizin deneyiniz bende işte tüm bunları çağrıştırdı… Hoşça kalın..İ.U.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir