Hafızanın oluşumunda algının önemi

Bilgi her zaman hafızada tutulamayacağı için bunun saklanmasının önemi açıktır, en geçerli yöntemlerden biri bilginin basılı hale getirilmesidir; gazeteler, dergiler ve kitaplar bu gereksinimi karşılar. Çok değil, bundan sadece birkaç yüz yıl önce bilgi sadece birilerinin (genel adıyla akademi) yanında bulunarak edinilebilirken, basılı ürünlerin zenginleşmesi onu kütüphanelere taşıdı, isteyen istediği kitabı alarak bilgiye erişebilir hale geldi. Ne var ki bilgi üretimi aşırı artınca, teknoloji bilgiyi elektronik ortama taşıdı (Wikipedia bunun kısmen popüler ve gönüllü biçimidir). Ancak kolay bilgi, araştırma ve öğrenme isteğini olumsuz etkiledi. Artık herhangi bir araştırmanız için eşinmek zorunda kalmıyoruz. Lise yıllarında coğrafya ödevim olan Van ili için kütüphaneden il raporlarını araştırmak zorunda kalmıştım, bugün sokak haritalarını bile bilgisayardan elde edebilirim. Okumaya devam et “Hafızanın oluşumunda algının önemi”

Hafıza nasıl geliştirilebilir: Örümcek ağı örneği

“Hafıza yeteneği geliştirilebilir mi?” sorusunun yanıtı bana göre “evet” olacaktır. Ancak yine bilgisayar benzetmesinden hareketle gidersek, geliştirilen aslında ezberleme yetisi değildir. Ezberlemek bazıları için çok kolaydır, orta uzunluktaki bir hafızayı gerekli kılar, elbette unutulur, ama çocukluk çağlarında ezberletilenler kalıcı hale gelebilir. Bu tekerlemelerin anlamsız olsalar bile akılda kalmalarını, duaların anlamları bilinmese bile söylenebilmesini olanaklı kılar. Ancak beri yanan masallar ya da kıssalar da, anlatım biçimlerinden bağımsız, sonradan yararlanılabilecek temel kavramları oluşturur.

Okumaya devam et “Hafıza nasıl geliştirilebilir: Örümcek ağı örneği”

Hafıza denen garip işlev

Uzun süredir uzaklaştığımız biyoloji sularına yeniden girmek, kaçınılmaz fırtınalardan korunacak dingin bir liman gibi. Tamam liman dingin, ama suyun dibini görebilen de henüz olmamış. Ancak su bu kez daha derin, çünkü hafızadan söz etmek istiyoruz; yani öğrenilmiş ya da yaşanmış bir şeyi akılda tutma yetisi. Üzerine milyonlarca araştırma, yüzlerce cilt kitap yazılmış olsa bile aslında ne olduğunu bilen, daha doğrusu kavrayan yok. Bizim hafızayla ilgili sorunumuz saklanamamasından kaynaklanıyor. Hatta unutulduğu bile şüpheli, mesele öğrenilenlerin bilinse bile hatırlanamamasında. Bu öylesine kötü bir dert ki, en iyi tanıdığınız arkadaşınızın adından tutun, ev anahtarlarınız nereye konduğunun bulunamamasına kadar geniş bir çerçevede ortaya çıkıyor. Oysa bazen hiç olmadık zamanda hatırlayıveriyorsunuz. O halde sorunun tamamen unutmak mı olduğu, yoksa hafızaya geri çağrılmakta zorlanmayla mı kendini gösterdiği de meçhul. Okumaya devam et “Hafıza denen garip işlev”

14 Mart’ın 100. yıldönümüne yeni bir ruh: “Vicdan Kurtarır Hareketi”

Yarın 14 Mart’ın 100. Yıldönümü. 14 Mart 1827, II. Mahmut döneminde, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle ilk cerrahhanenin Şehzadebaşı’daki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulduğu tarihti. Bu Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okumaya devam et “14 Mart’ın 100. yıldönümüne yeni bir ruh: “Vicdan Kurtarır Hareketi””

Televizyonun geleceği ne olacak?

Televizyon yaşamımıza 1970’lerde girer, TRT tekelinin kırılması 1980’lerin ikinci yarısında gerçekleşirken, günümüzde ise artık izlenemeyecek kadar çok kanal sayısına erişir. Televizyonculuk aslında pahalı bir iştir. Kaliteli işler ya yapanın kalitesine bağlıdır, ya seyircinin ekran başından ayrılmaması için daha bilindik yüzler gerektirir ya da yapımdaki atraksiyon artırılır. Ne var ki yeryüzünde yazılmış senaryolar aşağı yukarı tüketilmiş olduğundan yeni ve başarılı senaryo oluşturmak o kadar kolay değildir. Sonuçta özel televizyon kanalları için artan maliyetleri karşılamanın sadece iki yolu kalır. Kanal ya sadece yayıncılığa odaklanarak seyirciyi tutar, bağımsız duruşunu sürdürür, bunun karşılığını reklamla görür. Okumaya devam et “Televizyonun geleceği ne olacak?”

Greyfurt denince ne anlamalıyız?

Greyfurt aslında portakalla pomelo denen bir başka bitkinin tozlaşmasıyla ortaya çıkan bir ara formdur. İçerik portakala göre daha az tatlı, ekşiye yakın ve buruktur. Ama besin değerine bakıldığında A vitamini ve C vitamini açısından zenginleşmiş bir biçimi oluşturur. Doğruya doğru, buruk, ekşi ve hatta ağızda bıraktığı acılığı aslında doğrudan tüketimini kısıtlar. Ama bunun çözümü kolaydır, suyu içilecekse, ki bu da yeterince besleyicidir, portakal suyuyla karıştırılır. Böylelikle içerikteki yoğun A ve C vitamininden yine faydalanılmış olur. Geleneğin bulduğu diğer çözüm ise reçele dönüştürmektir. Bakın bu özellikle önemlidir, zira reçel dendiğinde esas kabuklar kullanılır. Biz mesela portakalın ya da limonun kabuğunu da yemeyiz, ama o ince sarı katman kurabiyelere karıştırılarak besin değeri geri kazanılabilir. Okumaya devam et “Greyfurt denince ne anlamalıyız?”

Televizyon kanalı sayısının artması neden gereklidir?

Derken 1980 sonrası TRT’nin yayın tekelin “Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz” diyerek ortadan kaldırdığında diğer kanalların da yolu açılmış oldu. Artık tek dillilik, yani akşamları ortak seyredilen bir dizi yoktu. Televizyon kanalları birbiri ardına yeni dizileri gösterime sokarken, ister istemez ertesi günün gündemini de çeşitlendirmeye başladılar. Bu dönem sadece kanal çeşitlenmesiyle kalmadı, gece kuşağında yayınlanmaya başlayan, daha sonra “kırmızı nokta” ile işaretlenen “Gece Jimnastiği” gibi yayınların da başlamasıyla sonuçlandı. Bu aslında muhafazakar olduğu düşünülen, her yılbaşı gecesi “acaba dansöz çıkacak mı?” diye günlerce tartışılan bir ülke için seçeneklerin çok hızlı genişlemesi anlamına geliyordu. Okumaya devam et “Televizyon kanalı sayısının artması neden gereklidir?”

Televizyon yayınları nasıl gelişti?

Geçen haftaki yazının görselini Kaçak dizisinden seçmemiz nedensiz değildi. Kaçak Türkiye’de uzun süre ilgiyle izlenen yabancı dizilerden biri olarak hayatımıza girdi. Küçük Ev, Uzay Yolu, Görevimiz Tehlike ya da Komiser Kolombo gibi diğer yabancı dizilere benzer olarak her bölümünde ayrı bir konuyu işlese de, Kaçak kaçmayı sürdürdü. Günümüz dizilerinin, özellikle yerli yapımlarının aksine, gerçek bir final ile sonuçlandığı gece sokakların boş olması rastlantı değildi. İlgiyle izlenen dizi, hele hele elinizde tek bir televizyon kanalı varsa doğal olarak ertesi günün gündemini de oluşturuyordu. Yani TRT’nin tek kanalı aslında aynı dili konuşuyor olmanın da bir yöntemiydi. Okumaya devam et “Televizyon yayınları nasıl gelişti?”

Televizyon denen sihirli kutu

Medyanın yaşamımızı belirleyen önemli unsurlardan biri olduğunu ileri sürsek sanırım çok fazla çelişkili bir iddia olmayacaktır. Ülkemizde çok değil, bundan yaklaşık otuz yıl önce televizyonun etkinlik alanı genişlemeye başlar. Bu genişleme kuşkusuz kanal sayısının artmasıyla ilişkilidir. Benim çok fazla kanallı yayın konusundaki ilk kişisel deneyimim 1994’te kısa bir ABD gezisine dayanır, yüzlerce kanalın olduğunu görmek, bunların bir kısmının ücretli sinema kanalı olduğunu anlamak çok şaşırtıcı olmuştur. Evde oturup zaman geçiren biri için bu olağanüstü çeşitlilik mutluluk verici görünür. Uzaktan kumanda kavramının bile o yıllar için yeni sayılacağını düşünürseniz, şaşırmamak elde değildir. Okumaya devam et “Televizyon denen sihirli kutu”

Göz dıştan içe açılır, ama görme içten dışa olur

Geçen haftanın nihai sorusu “göz içeriden dışarı mı, yoksa dışarıdan içeri mi açılmaktadır?” şeklinde belli derecenin ötesinde bir felsefe gerektirse de, aslında çaprazlaşma meselesi pratik açıklamaya gereksinim duyar. Bu bilimin betimlediği, ama felsefenin yeterli kalmadığı bir durumdur. Nihayetinde görme yollarının iç kısmı çaprazlarken dış kısmı çaprazlamaz. Arada açıklamaya çalıştığımız gibi, her iki görme alanının kendi tarafındaki beyin yarı küresine gitmesi, çaprazlama olmaksızın üç boyutlu görüntü oluşturmak için yine de yeterlidir. Beynin öğrenme becerisi iki kaynaktan aldığı bilgileri zaman içerisinde birleştirerek üç boyutluluk algısını yine yaratabilir. Nitekim diğer duyular, özellikle de “taktil” olarak adlandırılan konum algılama duyusu yine öğrenilerek kazanılır. Okumaya devam et “Göz dıştan içe açılır, ama görme içten dışa olur”