Skip to main content

Sakıp Sabancı İstanbul’da

“Hadi istersen seninle Sakıp Amca’nın evine gidelim” dediğimde hamburgerinin sonunu kemiriyordu. “Sonunu yemesem olur mu?”, “Elbette”, dedim, “doyduysan yemene gerek yok”. Yeme alışkanlığı henüz bana çekmemişti, belki de bize öğretilen “tabağında geride bir şey bırakma” öğretisinden pek nasibini almamıştı ondandır diye düşündüm, ama benim gibi hamburgeri kenarlarında yemeye başlayıp en sonunda soslu ve etli kısmını yiyen biri de değildi, kim bilir belki de hamburgerle tanışıklığı sadece bana ait bir lüksüydü de henüz kavrayamamıştı. (daha&helliip;)

Futbol ve ulusal duruşumuz

Benim futbolla çok fazla alış verişim olmadığını sanırım sizlerle daha önce paylaşmıştım. Futbol öyle ya da böyle, toplumun ilgi odağı olan bir spor dalı olmasına karşılık gerek söz konusu olan büyük paralar, gerekse yönetimlere sağladığı ayrıcalıklar nedeniyle benim saygımı uzun süreden beri yitirmişti. Lakin Şifo Mehmet’in İsviçreli futbolculara olan “müdahalesi” gündeme düştüğünde, bu çekincelerimde çok da haksız olmadığım düşüncem pekişti. Kimi futbol yazarlarının kollama çabalarına karşılık gazeteler olayı manşetten kamu paylaşımına taşıdılar ve kişisel düşünceme göre doğru da yaptılar. “Elalem kendi hatalarını saklamak yoluna giderken biz neden hatalarımızı gözler önüne seriyoruz?” uyanıklığının bu noktada yeri yoktu. Aynı elalemin aptal olmadığı ve maçı zaten izlemekte olduğu akıllara getirilecek olursa, medya konuyu manşetlere taşımakla toplumsal hassasiyetimizi de sergilemiş oldu ve yapılan bu çirkin davranışlar bir topluma değil, yapanlara atfedilerek değerlendirildi. (daha&helliip;)

Babamı uğurlamak

“Nee!” dedim, “Tripod hasta mı?”. Olan bitenin besbelli ki taçlanmasıydı kedimin hasta olması. 15 Ağustos 1999’da bana ilk geldiğinde, son büyük güneş tutulmasıydı, son büyük depremin sadece iki gün öncesi. 7.4’le sallanmıştık da Tripod yattığı yerden kalkmak zahmetine bile katlanmamıştı. Hani hayvanlar depremi öncesinden hisseder ve uyarırlarmış ya, tamamen hikaye, kapıp kucağıma çelik kapının eşiğine sığındığımda bile anlamsız anlamsız suratıma bakıp esniyordu. Yan bina ile aramıza her nasılsa doldurulmuş moloz bütün gürültüsüyle aşağı iniyordu ki, ev yıkılsa böyle bir gürültü muhtemelen olmazdı. Velhasıl yarı gerçek, yarı sanal bir deprem simülasyonuydu yaşadığımız. Bu çok sevgili mendebur kediye her baktığımda nedense bunları hatırlıyordum, güneş tutulmasıyla gelen sevgili mendebur kedi, depremi sallamamıştı bile. Ona güvenilip depreme girilmezdi artık biliyordum. (daha&helliip;)

Fransa’nın 6-7 Eylül’le tanışması

Bir süreden beri Fransa’da yaşanmakta olan ve hemen ardından diğer Avrupa ülkelerine yayılan olaylardan bizim adımıza da çıkarılacak çok fazla ders bulunmakta. Bu olaylar her ne kadar Avrupa’nın “ikinci sınıf” olarak adlandırmayıp, aslında tavır olarak ikinci sınıf olduğunu kabullendiği üçüncü ve dördüncü kuşak göçmen torunlarının tasarrufu olarak görünse de, konuyu bu kadar düz bir mantığa indirgemek sanırım biraz safdillilik olacaktır. Daha çok Müslüman ve siyah ırkın öncülük ettiği, ama beri yandan bakıldığında mutlaka beyaz yandaşları tarafından da destek gören bu hareket, kısmen din temelinde kısmen de dar ekonomik imkanlar temelinde filizlenmekte, ama aslında sosyokültürel dışlanmışlığın, daha doğrusu Avrupa kültürüne adapte olamamışlığın bir sonucu olarak görünmekte. Bu açıdan bakıldığında ne Fransız devrimiyle ne de Avrupa aydınlanma hareketiyle bir benzerliği var, benzerlik daha çok İstanbul 6-7 Eylül olaylarıyla kurulabilir. (daha&helliip;)

Rektör, iktidar ve darbe

Gündemimizin en önemli konularından biri kuşkusuz Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın ihaleye fesat karıştırmak gibi bir gerekçeyle tutuklanarak cezaevine konulması oldu. Bu yaklaşıma tepkilerini gösteren üniversite rektörleri önce Ankara ve ardından Van’da düzenledikleri toplantılarla, aslında daha açık ifade etmek gerekirse “çıkartmalarla” hem meslektaşlarının yalnız olmadığını vurgulamaya çalıştılar, diğer yandan aslında politik olma olasılığı son derece yüksek olan bu yaklaşımın ülkeyi getirebileceği noktayı vurgulamak istediler. Olayların nasıl geliştiğini basından yakından takip ettiniz, buna karşılık üniversite ve siyasi otoriteyi, ancak devlet üzerinden karşı karşıya getiren bu durum kuşkusuz tedirginlik yarattı ve infial doğurdu. (daha&helliip;)

Tükenmeyi nasıl engellersiniz?

Kısa bir süre önce size tükenmişlikten söz etmiştim. Tükenmişlik bilimsel anlamda baktığınızda üç bileşenden oluşur, bunlar duygusal tükenme, kişisel gelişim isteğinin yitirilmesi ve yabancılaşmadır. Duygusal tükenme bir duyarsızlaşma, gelişim isteğinin yitirilmesi yerinde sayma, yani bir başka bakış açısına göre yerinde sayma, yabancılaşma ise insanlarla ilişkiye girmede eski becerilerini gösterememe olarak da adlandırılabilir. Konuyu bilim ve tanım çerçevesinin dışına çıkarırsanız, aslında varlık, inanç ve amaç arasındaki dengenin yitirildiğini görürsünüz. Üstelik bu o kadar sessizice, daha doğrusu sinsice olur ki, bir gün gelir, kendimizi artık tanıyamayız. Yani biz gerçekten gayet güzel tükeniriz, hatta birey olarak değil, toplum olarak da tükenebiliriz. (daha&helliip;)

Tahmin toplumundan bilgi toplumuna

Bir süreden beri ulus olarak ileri medeniyetler seviyesine ulaşmanın başlangıç noktasının ne olması gerektiğini düşünüyorum. Sorunun temelini, binyıllardır var olmuş, var olmaya da devam edecek bir ulusun, geleceğini planlarken “cumhuriyet, demokrasi” gibi öngereklilikleri de yerine getirmiş olmasının ardından atması gereken en önemli adımın ekonomik gücünü mü artırmasıdır, bilimsel seviyesini mi yükseltmesidir yoksa başka hangi çıkış noktasına yönlenmesidir oluşturuyordu. Neyse ki sorunun cevabını çok fazla aramak zorunda kalmadan, “kendi kendinden haberdar olmasıdır” şeklinde bir sonuca ulaşıverdim. Bu cevap aslında “kişi kendin bilmek gibi olmaz” deyişinin de ulus düzeyinde yansımasıydı. Ancak burada sizlerle tartışmak istediğim, cevabın kendisi değil, buraya nasıl vardığım. (daha&helliip;)

Ben sana hala mecburum

Sen bilmezsin, ben sana hep mecburdum. Bir akşam vakti aklıma düşmüştün ilk, bir erken yazdı sanırım. Koca köyde henüz üç evdik, akşam ışığına bakardım yatağımdan. Ne kadar geç olsa da saat onu bulmazdı çoğu kez, ben sönen ışığında sarı saçlarını okşardım. Senden çok sonra uyurdum, o zamanlar sadece elini tutmayı düşler dururdum. Sahilde sarı saçlarınla öyle uçuşurdun ilk tanıştığımızda. Neden böyle uçuştuğunu bir türlü anlamazdım, seni bana biçmiştim ya gıyabında, sanırım sen onsekiz, ben de olsam olsam ondört vardım. (daha&helliip;)

Alkol yasağının olumlu yanları

Adalet ve Kalkınma Partisi’ne bağlı belediyelerin alkollü içeceklerin satışı ve içkili restoranların yerlerinin yeniden düzenlenmesine ilişkin görüşleri ve uygulamalarını büyük bir ilgi ve merakla izlemekteyiz. Ülkemizde alkol tüketiminin azaltılmasında büyük katkılar sağlayacak olan bu proje sayesinde genel ahlak düzeyimizin hak ettiği yeri bulacağı da kuşku götürmemektedir. Alkolün bütün kötülüklerin anası sayıldığı hatırlandığında her ne kadar “ana gibi yar olmaz” deyişi aklımızın bir köşesine sinsice takılsa da, nizama gelmemekte direnen bir toplum için daha hayırlı bir girişim de düşünülemez. (daha&helliip;)

Biz neden rakı içeriz?

Rakının nasıl içilmesi gerektiği üzerine çok yazıldı. Ne kıvamda nasıl soğutulup ya da belki soğutulmadan bardağa konulan iki parça buz üzerine yavaş yavaş sızdırılarak zehrinin alınmasından tutun, “illa ki sek” diyenlere varana kadar ben bunlardan en az iki düzine okumuş ya da dinlemişimdir. Rakının içilme adabı kendini rakı müdavimi addedip de ayda yılda bir kadehi zor görenlerin sohbet konusudur daha çok; oysa benim bu konuda bildiğim tek kaide açılan şişenin bitirilmesi gerektiğidir, zira yarım kalmış bir şişe yeni başlanacak bir sofranın dünden yarım kalmış mezelerini, üstü geçiştirilmiş sohbetlerini çağrıştırır da, rakı içmeye durmanın tazeliğini yorarmış gibi gelir, “nimetin” ziyan edilmemesinden ziyade. (daha&helliip;)