Bilinmeyenin sınırları: Einstein-Podolsky-Rosen Paradoksu

Evrenin oluşumuyla ilgili kanunlar başlıca iki başlık altında toplanmaktadır. Bunlardan birincisi klasik fizik kanunlarıdır ve bundan yaklaşık iki yüzyıl önce Newton tarafından ortaya konmuştur. Descartes tarafından evrene uyarlanan bu kanunlar evreni klasik fizik kanunları içerisinde değerlendirir ve “faz uzayı” adını alır. Bu yaklaşım deterministiktir, yani neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Deterministik yaklaşımın ifadesi ise şu sonuca vardırır: olacak olanlar belli bir neden sonuç içerisinde gerçekleşiyorsa, yeterli bilgilerin var olması durumunda bundan binlerce yıl sonrasında olacaklar bile aslında öngörülebilir. Fark ettiğiniz üzere bu aslında kaderci bir yaklaşımdır ve insanın ve maddenin iradesini tartışma dışında bırakır. Faz uzayı yaklaşımı öyle ya da böyle geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar geçerliliğini korudu. Buna karşılık fizik konusundaki gelişmeler (kuantum fiziğinin ortaya çıkışı) aslında konunun bu kadar basit açıklanamayacağını ortaya koydu. Okumaya devam et “Bilinmeyenin sınırları: Einstein-Podolsky-Rosen Paradoksu”

Satılık hastalıkları kiralık doktorlar mı alır?

Ülkemizde kısa bir süre önce “Satılık Hastalıklar” adında bir kitap yayınlandı (Selling Sickness, Hayy Yayınları). Geçen hafta bu kitapta yer alan hastalıkları ilaç şirketlerinin uydurduğu ya da abarttığı şeklindeki komplo teorilerinin yanlış olduğunu anlatmıştık. Ancak teslim etmemiz gereken önemli bir noktayı da atlamayalım. Kitabın haklı olduğu bir tek nokta bulunmaktadır, o da çaresi bilinmeyen bir hastalığın tedavisi konusunda ilaç geliştirmeyi başarmış şirketin bu ilacın tanıtımı ve elbette ister istemez hastalığın tanıtımı konusunda da çaba göstermesidir. Ancak bu yaklaşımın anlaşılamayacak bir yanı yoktur, ciddi bir sorunu ortadan kaldıran bir ürün geliştirdiyseniz, meseleyi tanımlamak ve duyurmak zorundasınız. Dahası ilaç firmaları zannedildiği gibi her durum (hastalık ya da değil) “tarama şeklinde” ilaç bulan kuruluşlar değildir. Bir molekülün “ilaç” olarak adlandırılmasının (onaylanmasının) maliyeti 300-800 milyon dolardır ve böyle bir yatırım hedefsiz olarak yapılamaz. İlaç firmaları hangi alana yatırım yapacaklarını saptarken “toplumda sık görülen, sağlık ve sosyal durum açısından risk oluşturan, tedavisi bilinmeyen ya da daha üstün bir tedavi söz konusu olacak” hastalıkları hedef alırlar; klinik araştırmaların yürütülmesi için de o alanda uzman doktorlarla işbirliğine giderler. İlaç ve tedavi sonuçları konusunda sözcülük görevini de doğal olarak araştırmayı yürüten doktorlar üstlenir. Hatta uç bir örnek verelim: “Kellik hastalık bile değildir, ama kellik ilacı geliştirmeye uğraşmak çok cazip bir yatırımdır, zira sosyal özellikleri dikkate alındığında erkeklerin çoğu için ciddi sorundur. Böyle bir örnek çerçevesinde düşünüldüğünde kellik sorununda algının değiştirilmesinin yanlış bir yanı yoktur, bunu anlatan da o konuda uzman doktorlardır. Üstelik ilaç geri ödeme kapsamında bile değildir”. Okumaya devam et “Satılık hastalıkları kiralık doktorlar mı alır?”

Turkuaz Hareket yanlış değildi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın başlattığı Turkuaz Hareket, duyurulmasının ardından ciddi bir güçlükle karşılaştı. Gürtuna’nın, “kurmayları” olarak adlandırdığı Mustafa Sarıgül, Cem Kozlu, Ali Talip Özdemir gibi isimler harekete katılmamalarının ötesinde, bu konuda hiçbir görüşmede bulunmadıklarını açıkladılar. Böylelikle girişim daha başında kaygan bir zemine girdi. Gürtuna belediye başkanlığı sırasında aslında İstanbul adına son derece olumlu bir tablo yaratmıştı. Kendisinden görevi devralan ekip aynı çizgiyi yakalamakta zorlansa da başka bir oluşumun yolunu açtı. Gürtuna’nın başkanlık görevinden zamanındaki “feragatini” elbette anlayışla karşılamak gerekti, ancak bulunduğu, üstelik de başarılı olduğu bir makamdan feragat ederken takındığı sessizlik, hesapların geri planda halledileceği, belki başka bir siyasal mevki ile karşılık bulacağı şeklinde iken, bu tahminler de yerini bulmadı. Söz konusu durumu açıklayacak “biat” dışında başka bir seçenek kalmadı ya da varsa da dile getirilemedi. Okumaya devam et “Turkuaz Hareket yanlış değildi”

Ecevit gösterdi ya, demek ki olabiliyormuş…

Ecevit’i yitirdik, üzüntümüz büyük. İçimden her ne kadar kızar gibi olsam da hasta yatağında yattığı uzun günlere, üstelik bilemeden olup biteni, sanırım yine en doğrusu oldu. Kim bilir belki de bize zaman tanıdı, gündem çalmamak için, Yargıtay’a ** sıkılan kurşunlar daha soğumamıştı bile. Bu kadar yatmalı mıydı bu deli adam? Sonrası zaten bir garip gün saymaktı. İşte belki de bundandır, Ecevit’in ölümü garip, eksik bir hüzün oldu. Daha çok bugünle bir hesaplaşma, demek ki olabiliyormuş, Ecevit gibi yaşanıp Ecevit gibi ölünebiliyormuş. Anlatayım. Okumaya devam et “Ecevit gösterdi ya, demek ki olabiliyormuş…”

Bilinmeyenin sınırları: Uygarlık tarihinin genellenmesi

Bugüne kadar yazdığımız yazılarda bilinmeyenin kıyısında dolanmaktan öteye geçemedik, ama zaten adı üstünde “bilinmeyen”. Yine de bu alandaki sorgulanması gereken konular konuları üç ana başlık altında toplayabileceğimizi görüyorum, bunlar insan ve kurduğu uygarlıkların tarihi, yaşam ve çevresindeki biyolojik geçmiş ve son olarak da, kanıtlar çok daha kısıtlı olsa da ruhsal yani spritüel bilinmeyenlerden oluşmakta. Doğal olarak en çok somut veriler bulunan alanlar uygarlık tarihi ve yaşam konuları. Ancak yolculuk ne kadar geçmişe giderse, bilimsel yöntemlerin ortaya koyduğu kanıtlar da bir o kadar bulanmakta, başta tarihlendirme çalışmaları olmak üzere çok şey spekülatif ağırlık kazanmakta. Biz yine de uygarlık tarihinin başlıca noktalarını tartışmayı sürdürelim. Okumaya devam et “Bilinmeyenin sınırları: Uygarlık tarihinin genellenmesi”

Yaşamın kıdemleri

Doğup büyüdüğümüz ve yaşamakta olduğumuz dünya bize ister istemez kendimizi yerleştirdiğimiz, diğerleriyle olan durumumuzu konumlandırdığımız bir takım adlandırmalar sunar. Bu adlandırmalara genel olarak unvan adını veririz, yani unvan edinilmiş bir konumun simgesidir. Örneğin şef yardımcısı, şef, müdür, genel müdür, hatta CEO oluruz. Mesleğimiz akademik silsile içindeyse uzman, yardımcı doçent, doçent, hatta profesör oluruz. Bu unvanlar bize önceden tanımlanmış olan asgari koşulların gerçekleşmesi durumunda sunulurlar. Göreceli konumumuzu belirleyen başka bir unsur daha vardır ki, bunu da kıdem olarak adlandırırız. Kıdemin kelime anlamı o konumda geçirilmiş olan zamanla ilişkilidir. Örneğin iki müdür, müdürlük unvanını elde etme zamanlarına göre birbirlerinden az ya da çok kıdemli olabilirler. Kıdem memuriyette geçirilen zamanın da önemli bir ölçüsüdür, hepimiz çok iyi biliriz. Okumaya devam et “Yaşamın kıdemleri”

Evrenin elma modeli

Biz bilindik bütün canlılar olarak üç boyutlu bir dünyada yaşamaktayız. Sadece bizim dünyamız değil, evrendeki bildik serüven de üç boyut üzerinden sürmektedir. Bu üç boyuta fiziksel olarak eklenebilecek bir dördüncü koordinat ise zaman değişkenidir. Zaman değişkeni mekan içerisindeki yolculuğumuzu zaman kavramıyla ilişkilendirir, dolayısıyla biz hiç yerimizden kıpırdamasak bile dördüncü boyuttaki yolculuğumuzu sürdürürüz. Her şey çok açık görünüyor değil mi? Benim bu noktadaki kişisel çabam da bir beşinci boyutun daha tanımlanabilir olup olmadığında kilitlendi. Bir beşinci boyutun bizim anladığımız maddi evrende karşılığı belki bulunmamakta. Ama deneyelim. Okumaya devam et “Evrenin elma modeli”

Türkiye’nin sağlık harcamalarında gerçek rakamlar

Ülkemizin ilaç harcamaları bir süreden beri tartışma gündemimizde. Bütün taraflardan farklı bir rakam çıkmakta ve gerçek rakamların ne olduğu konusunda hiç kimsenin bilgisi yok. Hatta bunlardan öte, sağlık harcamalarındaki artışın sistemin daha fazla kullanılmasına yoksa sömürülmesine mi bağlı olduğunu da kimse söyleyememekte. Nitekim bu konuda en gerçekçi ve bilimsel açıklamalardan biri geçtiğimiz hafta Ankara’da düzenlenen Sağlık ve İlaç Ekonomisinde Eğilimler: Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler başlıklı toplantıda konuşan Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari İlimler Fakültesi Sağlık İdaresi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mehtap Tatar’dan geldi. Tatar “ben sağlık harcamalarının 2006 yılının ilk üç ayında %48 arttığını düşünüyorum, ancak medyaya farklı rakamlar yansıdı, hangi rakamın doğru olduğu bilinmemekte” derken kuşkusuz son derece haklıydı. Tatar, “sağlık alanında harcamaların karşılaştırılması çok tehlikeli bir iş, her ülkenin kendi verileri çerçevesinde ortaya konması gerekiyor. Esas amaç sağlık statüsün yükseltme ve toplumun memnuniyetini artırmaktır. Finansman yöntemleri açısından bakıldığında yoksul ve hasta olanlarının yükünün ne kadar az olduğuyla ilişkili. Buzdağı modeline göre %13 sorununu bildiği halde başvurmaz, %19’u kendi kendini tedavi eder, %30’u doğrudan ilaca başlar” şeklinde sürdürdüğü sözleriyle rakamlardaki artışın Bakanlığın olumlu girişimleri sonrasında kolaylaştırılan sağlık hizmetlerine olan sessiz gereksinimin harekete geçmesinden doğduğunu da vurgulamış oldu. Bürokrasi ve angaryanın çokluğu nedeniyle sağlık gereksinimlerini erteleyen bu kesim, SSK’nın devri ve eczanelerden ilaç alımının kolaylaştırılmasının ardından ihtiyacı olan sağlık hizmetini talep etti, bu da aslında var olan gereksinimin karşılanmasından başka bir şey değil. Okumaya devam et “Türkiye’nin sağlık harcamalarında gerçek rakamlar”

Ar-Ge yapabileceğimize ben inanıyorum, peki ya siz?

Hatırlarsınız, 26 Haziran’da Novartis ilaçları adına genel müdürleri Altan Demirdere’nin düzenlediği, “Türkiye’de ilaç temel araştırmaları yapılabilir mi” sorusuna yanıt arayan bir toplantıya katılmıştım. Toplantıyı Tınaz Titiz yönetmişti ve sonuç raporu geçtiğimiz günlerde bize ulaştı; Sayın Demirdere’ye, Sayın Titiz’e ve toplantıya görüş sunan herkese müteşekkirim. Aslında bu köşeyi olabildiğince sağlık sektöründen ayrı tutmak istiyorum, ancak bugünkü yazının içeriğini lütfen “Türkiye’de Ar-Ge yapılabilir mi” çerçevesinde algılayınız. Konu her ne kadar ilaç olsa da, Ar-Ge yapılabilecek her alana eminim kolaylıkla uyarlanabilir ve raporun çıkarımları benzer çerçeve içerisinde gerçekleşecektir. Okumaya devam et “Ar-Ge yapabileceğimize ben inanıyorum, peki ya siz?”

Evrenin prensipleri: Altın oran

İşin garip yanı, size geçen hafta dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştığım evrenin prensipleri günlük yaşantımızın da ayrılmaz parçalarını oluşturur. Bütün yönetimler tek bir kişi tarafından temsil edilir, bunun altında tıpkı tanrılar panteonuna benzer kurullar vardır. Dualite prensibinin çok fazla örneği bulunmaktadır, bazıları dişi erkek gibi iki kutbu temsil ederken, diğerleri iyi-kötü gibi aslında birbirlerine göre değerlendirilebilecek kavramları oluştururlar. Üçleme en basitinden kadın-erkek ve birliktelik çerçevesinde vardır. Dolayısıyla evrensel prensipler yeryüzündeki yaşam ve sosyal yapıya da yansır ki, bunu Batıniler “yukarıda ne varsa aşağıda da aynıdır” şeklinde betimlerler. Okumaya devam et “Evrenin prensipleri: Altın oran”