Ey Sevgili Okurum; “Tohumuna sahip çık!”

Türkiye’de bir süre önce bütün tartışmalara rağmen hazırlanıp yürürlüğe konulmayı bekleyen yeni Tohum Yasası, akıl almayacak bir hatanın devlet eliyle nasıl işlendiğini göstermekte. Tohumculuk Kanunu Tasarısı nedendir bilinmez, tohum üretimi ve kullanımını “zaptı rapta” almayı hedefliyor. Ekoloji Kollektifi’nin yaptığı açıklamaya göre “Bu kanunla, bugüne kadar Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’ne (TAGEM) bağlı enstitüler aracılığıyla tarımsal araştırma-geliştirme sonucu üretilip üreticilere dağıtılan tarımsal sistem tamamen yok edilmekte. Kendi yerel tohumunu ve çeşitliliğini giderek kaybeden çiftçilerimiz bir kilo domates tohumunu 18-20 bin dolar fiyatla almak zorunda bırakılıyor. Tohum da dahil her türlü girdinin giderek uluslararası şirketlerin eline geçtiği bir sistemde üretici sözleşmeli üreticilikle ürettiği ürününü maliyetine ve maliyetinin altına satmak zorunda kalıyor. Tohumculuk Kanunu Tasarısı’nın içerdiği en tehlikeli hüküm ise, tohumda “çeşit” kavramının “.. geleneksel ve/veya biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş olan genetik yapı” olarak tanımlanması ve tescile tabi kılınması. Yasanın bu maddesiyle, çok uluslu şirketler, bu topraklarda yüzyıllardır, doğanın ve insan emeğinin oluşturduğu tohumları, neye yarayacağını bilmediğimiz biyoteknolojik yöntemle kazandırdıklarını iddia ettikleri sözde “yeni” özellik ile patentlemeye çalışıyorlar.” Okumaya devam et “Ey Sevgili Okurum; “Tohumuna sahip çık!””

Hasta derneklerine önem vermeliyiz

Ülkemizde sağlık alanında artık hemen hemen her hafta sıraladığımız sıkıntıların çözülmesi için çok önemli bir boşluğun daha doldurulması gerekiyor ki, bu da hasta ve yakınlarının kuracakları derneklerdir. Bakmayınız, tıp mesleğiyle uğraşanların kurdukları dernek sayısı hiç de azımsanacak boyutta değildir. Buna karşılık bu dernekler içerisinde iyi çalışanı çok fazla olmadığı gibi, hastalarla ilişkileri de yok denecek kadar azdır. Söz konusu tıbbi derneklerin hemen hepsi bilimsel alanda hizmet vermekte, kongreler düzenlemekte ve diğer eğitim faaliyetlerini yürütmektedir. Oysa hasta derneklerinden anladığımız temel özellik hastaların çektikleri sıkıntılara çözüm getirecek bir çalışma hedefidir. Bu çalışmaların uç noktası ise başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere, tıp camiası da dahil bir baskı unsuru oluşturulmasıdır. Dolayısıyla özellikle kronik hastalıklar alanında çok sayıda derneğe gereksinim bulunmaktadır. Okumaya devam et “Hasta derneklerine önem vermeliyiz”

Fraternis (Kardeşlik)

Bilmem Burak Eldem’in son kitabı Fraternis’i okudunuz mu? Size ilk kitabı “2012 Marduk’la Randevu”dan bahsetmiştim (Marduk ve çağın sonuna ilişkin söylenceleri, bununla ilişkili olabilecek diğer olası bütün kaynaklar da dahil olmak üzere ben hala inceliyorum). Fraternis yine çok eski bir söylenceden kaynak alıyor. Bu söylence Sibylline kitapları adı verilen, içinde ne yazdığı bilinmese de dünya hakkında çok önemli şeylerin yazılı olduğu kitaplara dayanıyor. Sibyl adı verilen rahipler tarafından korunan bu kitaplar, çağlar boyunca el üstünde, ancak saklı tutularak, ancak gerektiğinde başvurulan bilgileri içeriyor. Sibyl rahipleri aynı zamanda ana tanrıçaya dayalı, yani eril olmayan bir kültürü temsil ediyorlar. Gerçekten de Anadolu başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında dişiliğin yaratıcı gücüne dayalı olan varoluş, semavi dinlerin ortaya çıkmasıyla birlikte erkekleştiriliyor. Hıristiyanlığın “baba, oğul ve kutsal ruh” üçlemesiyle doruğa ulaşan ve bugün bütün ana dinler tarafından erkek eksenine oturtulan din öğretisinin öncesinde hakim olan ise dişi özellikler taşıyan tanrıça kültürü. Dünyanın ana tanrıçası Gaia, Demeter ya da farklı kültürlerde hangi isimler adlandırılırsa adlandırılsın kadının üretken ve doğurgan kimliğinden kaynak alıyor. Okumaya devam et “Fraternis (Kardeşlik)”

Bilinmeyenin sınırlarında: İnsan nasıl ortaya çıktı?

Size anlatılarım içinde insanın ortaya çıkışı elbette ayrı bir söylenceyi oluşturuyor. Dünya üzerinde olup biten her ne ise buna bir yerde “canlılık” dediğimiz süreç ekleniyor. Canlılık kendi kendine üreyip, büyüyebilmek olarak mı özetlenmelidir, bunu ben de anlamış değilim. Ancak canlılık denen şey ilk önce okyanuslarda meydana geliyor. Okyanuslar o dönemde bugünkünden daha sıcak, organik maddelerden oluşmuş bir plazma. Organik maddelerin öncülleri karbon kaynağı olan metan, azot kaynağı olan amonyak ve oksijen; bunlar suyun varlığında ve işin içine enerjinin de karışmasıyla birleşikler meydana getiriyorlar ve bundan da ilk hücre ve hücre toplulukları ortaya çıkıyor. Bütün bu anlattıklarım elbette milyarlarca yıl önce meydana geliyor. Stanley ve Miller tarafından öncülüğü yapılmış bir deneysel model, bu varsayımın kısmen doğru olabileceğini gösteriyor. Söz konusu bilim adamları metan, azot gibi temel bileşikleri içeren su ortamını elektrik akımıyla (o zamanının yıldırımlarına karşılık geliyor) bombardıman ettiklerinde temel moleküllerden bazılarının kendiliğinden oluştuğunu görmüşler. Bütün bu veriler dayanarak aynı koşulların neden gökyüzündeki herhangi bir başka gezegende daha oluşmadığını sorabilirsiniz, bunun yanıtı “elbette evet” olabilir, ancak çok çok küçük bir olasılıkla. Zira dünyanın koşullarına sahip bilinen bir gezegen yok. Ancak zaman sürecini de göz ardı etmeyin, milyarlarca yıldan söz ediyoruz, dünyanın küresel yaşı ise 5-6 milyar yıl civarında. Okumaya devam et “Bilinmeyenin sınırlarında: İnsan nasıl ortaya çıktı?”

Vapurlarımızı vermeyelim

Çin malı granitlerle döşenmeye çalışılan İstanbul sokakları, bünyesi gereği aslında Arnavut kaldırımına alışıktır, asfalta da gelmez, betona da. Ancak inat insanoğluna mahsustur, işin kötü yanı İstanbul Belediyesi de bu inattan fazlasıyla payını almıştır ya, İstiklal Caddesi’ne de Çin graniti döşeme sevdası hem bu inadın, belki beri yanda başka hesapların sonucudur. Bütün cadde bir şantiye haline gelip aylarca süründükten, yapılan işin bir şeye benzemediği anlaşılsa da, tamamlandıktan bir hafta sonra Dr. Mimar Kadir Topbaş da “olmadığını” açıkladı ve baştan döşeneceğini duyurdu. Bundan bir hafta geçmedi ki Galatasaray yeniden kazılmaya başlandı ve ilk oluklu granit örnekleri döşendikten sonra gurur tablosunu ayaklı tabelalardan dehşetle okuduk: “Bu caddede yüzde 100 Türk graniti kullanılmaktadır. “Granitin Türkü mu olur?” diye kendi kendimize içimizden sorsak da sesimizi çıkarmadık. Cadde-i Kebir hak ettiği ihtişamı yüzde 100 Türk granitiyle de bulamadı, ırzına geçilmeye şu sıralarda hala devam ediliyor. Okumaya devam et “Vapurlarımızı vermeyelim”

Bilinmeyenin sınırlarında: Uygarlığın kökeni Mu ülkesi

İnsanlığın geçmişiyle ilgili belki de en ilginç soru insanın nereden geldiğidir. Bu geçmiş aslında iki sorudan oluşmakta: İnsan nasıl ortaya çıktı ve insan bugününe nasıl geldi. Bugüne dek olan bilgi birikimimiz, kim ne derse desin, aslında bu iki soruyu tam olarak yanıtlamak için yeterli değil. Nasıl ortaya çıktığımız konusunda kutsal kitaplar “yaratılmış” olduğumuzu söylemekte, buna karşılık başını Darwin’in çektiği evrimci bakış açısı (daha doğrusu ortaya attığı teorinin takipçileri tarafından ileri sürülen görüş) ise maymundan geliştiğini ileri sürmekte. Dini otoritenin önde gelen isimlerinden Rahip Uscher yaratılış teorisi için hatta kesin bir rakam vermekte ve insanların milattan önce 4004 yılında yaratıldığını söylemektedir. Buna karşılık evrim teorisinin dayandı kanıtlar milyonlarca yıllık bir gelişim sürecine işaret etmekte, bunu da kendi bulguları çerçevesinde yorumlamaktadır. (Size samimiyetle söyleyeyim, ben kısa süre öncesine kadar bana öğretilmiş olanlar ve kişisel bilimsel bilgi birikimim gereği evrim teorisine inanmaktaydım. Ancak bu konudaki tartışmamı bu konuda yazacaklarımın sonuna saklayacağım) Okumaya devam et “Bilinmeyenin sınırlarında: Uygarlığın kökeni Mu ülkesi”

Sağlıkta IMF yaptırımları neden işlemez?

Dünya çapındaki son ekonomik dalgalanmalar, içerideki siyasi ve mali dalgalanmalara, bunlara bir de sağlık harcamalarının beklenildiğinden yüksek çıkması eklendiğinde IMF Türkiye için yeni bir ekonomik tasarruf paketini çantasından çıkarıverdi. Söz konusu paketin en önemli bileşenlerinden biri sağlık konusundaki harcamaların kontrol altına alınması oldu. Aslında SSK’nın Sağlık Bakanlığı’na aktarılmasını takiben SSK reçetelerinin eczanelerden alınabilmesi olanağı sağlandığında, ilaç harcamalarında da bir miktar artış olabileceği hesaplanmaktaydı. Ancak elde edilen veriler yılın ilk dört ayı itibarıyla genel sağlık harcamalarının %251.5’lik artışla 774.6 milyon dolardan 1.948 milyar dolara çıktığını gösterdi. Bu artış içerisinde Yeşil Kart harcamaları %400 artışla 306.5 milyon dolardan 1.2 milyar dolara ulaşarak en önemli paydayı temsil etmekte. Devlet Bakanı Ali Babacan “Tasarrufun yarısından çoğu nasıl olsa sağlandı” şeklinde açıklamalar yapsa da, IMF yeterince tatmin olmamış olacak ki, yeni önlem paketini önümüze koyuverdi. Okumaya devam et “Sağlıkta IMF yaptırımları neden işlemez?”

Sağlıkta IMF yaptırımları neden işlemez?

Dünya çapındaki son ekonomik dalgalanmalar, içerideki siyasi ve mali dalgalanmalara, bunlara bir de sağlık harcamalarının beklenildiğinden yüksek çıkması eklendiğinde IMF Türkiye için yeni bir ekonomik tasarruf paketini çantasından çıkarıverdi. Söz konusu paketin en önemli bileşenlerinden biri sağlık konusundaki harcamaların kontrol altına alınması oldu. Aslında SSK’nın Sağlık Bakanlığı’na aktarılmasını takiben SSK reçetelerinin eczanelerden alınabilmesi olanağı sağlandığında, ilaç harcamalarında da bir miktar artış olabileceği hesaplanmaktaydı. Ancak elde edilen veriler yılın ilk dört ayı itibarıyla genel sağlık harcamalarının %251.5’lik artışla 774.6 milyon dolardan 1.948 milyar dolara çıktığını gösterdi. Bu artış içerisinde Yeşil Kart harcamaları %400 artışla 306.5 milyon dolardan 1.2 milyar dolara ulaşarak en önemli paydayı temsil etmekte. Devlet Bakanı Ali Babacan “Tasarrufun yarısından çoğu nasıl olsa sağlandı” şeklinde açıklamalar yapsa da, IMF yeterince tatmin olmamış olacak ki, yeni önlem paketini önümüze koyuverdi. Okumaya devam et “Sağlıkta IMF yaptırımları neden işlemez?”

Yirmi liralık sahte banknot

Ne derin devlet söylemleri, ne borsa dalgalanması, geçen hafta kafamı en fazla meşgul eden şey naçizane bir sahte yirmi liralık oldu. Bir çarşamba sabahı vapur jetonu almak için uzatmıştım da, gişe görevlisi “bu yirmilik sahte” diye geri çevirmişti. Alıp uzun uzun bakmak gereksinimi bile duymadım, doğru para sahteydi. Bir önceki gün sokaktaki bir bankamatikten çektiğim paralarla gelmiş olduğunu da çok iyi biliyordum. İnsan cüzdanında hiç para kalmayana kadar direndiği zaman, hangi parayı nereden çektiğini çok iyi hatırlıyor, üstelik bir bankanın önündeki para makinesi de değildi, sokak ortasındaki bir paramatik. Önce çok fazla dert etmedim, aldığım bankaya götürüp iade etmek seçeneği nasıl olsa vardı, ancak “bizi ilgilendirmez, üstelik sokaktaki bir bankamatikten çekmişsiniz” deyiverdiler de, çok da beklemediğim bir cevap değildi, üstelemedim. Bana “haklı tüketici hattı” falan gibi birtakım numaralar verdiler, cebime sokuşturdum, ama alacağım cevabın farklı olmayacağına bir o kadar inandığımdan aramaya bile gereksinim görmedim. Okumaya devam et “Yirmi liralık sahte banknot”