Bilinmeyenin sınırlarında: Mısır piramitleri

Geçen hafta yazmaya başladığım bilinmeyenin sınırlarının nereden başladığı konusuna göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkür ederim. Bu konu benim için gerçekten de “rüyalarımı süsleyen çocukluk hevesi” olmanın ötesine geçti, mantıklı ve makul açıklamaların nasıl olması gerektiğini düşünür hale geldim. Size yazacağım dünyanın geçmişi konusundaki öneriler de aslında Ortodoks bilim tarafından desteklenmese de, aklın ve mantığın içerisinde kalan değerlendirmeler, bunları zorlayan tek soru çoğunun nasıl açıklanacağının bilinememesi. Okumaya devam et “Bilinmeyenin sınırlarında: Mısır piramitleri”

Bizim İrlanda’dan neyimiz eksik?

Geçen hafta size İrlanda’nın zoru nasıl başardığından söz ettim ve bizim de benzer bir gelişimi gösterip gösteremeyeceğimizi analiz etmek gerektiğini belirttim. Bu analizi ben becerim doğrultusunda karşılaştırarak yapmaya çalışacağım. Böylelikle temel eksikliklerimin de daha iyi anlaşılabileceğini düşünüyorum. İsterseniz karşılaştırmaya önce jeopolitik özelliklerden başlayalım. İrlanda coğrafi konumu açısından Kıta Avrupası’nın hemen dibinde, İngiltere’nin yakın komşusu, politik olarak ise Avrupa Birliği’nin üyesi konumunda. Bu konum kuşkusuz özellikle Amerika’nın Avrupa pazarına girmesi açısından (ama beri yanda Japonya gibi Pazar arayan bütün ülkeler için de) büyük önem taşıyor. İrlanda’nın İngilizce konuşuyor olması burada yatırım yapmak isteyenler için elbette büyük bir kolaylık, dolayısıyla başta Amerika olmak üzere önemli bir avantaj oluşturuyor. Lakin Türkiye açısından bakıldığında bizim konumumuz da son derece stratejik. Bulunduğumuz coğrafya Ortadoğu’ya erişim açsından çok büyük olanaklar sunuyor. Bizim komşu coğrafyamız içerisinde halen politik sıkıntıları süren ülkelerin yanı sıra, Türki Cumhuriyetler ve Rusya gibi büyük nüfusa sahip ve doğal enerji rezervleri açısından zengin ülkeler var. Öte yandan Türkiye’nin Müslüman ağırlıklı ve beri yanda tek demokratik bir ülke olması bölgedeki politik ve ekonomik lider olma olasılığını pekiştiriyor. Buna bir de AB üyeliği süreci eklendiğinde ufkumuzun açık olduğu ortada. Dolayısıyla Türkiye yabancı yatırım almak için ideal jeopolitik koşullara sahip. Okumaya devam et “Bizim İrlanda’dan neyimiz eksik?”

İrlanda mucizeyi nasıl gerçekleştirdi?

Bu hafta ekonomik olarak büyük atılımlar yapmış bir ülke olan İrlanda’dayız. Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD), özellikle ilaç sanayi açısından büyük yatırım almış olan İrlanda örneğini yerinde incelememiz amacıyla Dublin’de yoğun bir toplantı dizisi gerçekleştirdi. Size bu toplantılardan izlenimlerimizi aktaracağım. İrlanda’nın öyküsünü önce rakamlarla ifade etmeye çalışayım. 1980’ler birkaç yüz milyon dolar olan ihracat 2004’e varıldığında 37.5 milyar dolara ulaşmış. Aynı şey ilaç için de geçerli, İrlanda bugün 18.8 milyar dolarlık ilaç ihracatı yapıyor, bu rakam bizim ülkemiz için (ki gelişmiş bir ilaç endüstrimiz var) 230 milyon dolar seviyesinde. Dolayısıyla İrlanda hem yabancı sermaye çekme açısından hem de Ar-Ge için yarattığı ortam açısından dikkat çekiyor. Kısa süre önce yazdığım bir dizi yazıyı hatırlayacak olursanız, aslında gerek kaynaklar, gerekse insan gücü açısından bizim de Ar-Ge’ye yönelik bir sanayiyi yapılandırmamız aslında hayal değil. Okumaya devam et “İrlanda mucizeyi nasıl gerçekleştirdi?”

Variller

Tuzla’da bulunan zehirli atık varilleri gündemimizi aslında olmasından daha az doldurup kanıksamazlığa terk edildi. Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’nin “ülkenin önde gelen bir ilaç şirketi sahibi ve sanayicisi” açıklamaları kamuoyu için doyurucu değildi, hele olay aslında gün toprak altındaki boyutlarıyla her geçen gün daha da fazla büyürken, tatminkar bilgi verilmesinden neden kaçınıldığı da anlaşılamadı. Bu nedenle olayın gidişatının yakından takipçisiyiz. Çevre katliamını yapanlar topluma açıklanana kadar bu sorunu bıkmadan uzanmadan dile getireceğiz. Zira kim ne derse desin zehirli varil sorunu dünün, hatta bugünün de değil geleceğin sorunu. Toprağa ve dolayısıyla yer altı sularına karışan fenolün canlılara bulaşması ve zehirlemesi hiç de zor değil. Ancak bu değişikliklerin sonuçları bundan yıllar sonra kanser olarak karşımıza çıkacak. Beri yandan, bugün herkesin kafasını kurcalayan, lakin kayıt sisteminin yeterli olmaması nedeniyle bir türlü yanıtlanamayan “kanser hastalığı artıyor mu?” sorusunun yanıtı da belki bu varillerle karşılanmış olacaktır. Okumaya devam et “Variller”

Çocuklara bir ev yapmak

Ekonomik sıkıntıların ve çarpık kentleşmenin yarattığı çok önemli bir sorunumuz var, bu sorun çocuklarımıza yeterince vakit ayıramamamızla ilişkili. Çalışmak zorunda olan anne ve babalar, yetersiz nüfus planlaması nedeniyle artan aile başı çocuk sayısı ve bütün bunlara karşılık azalan aile ilgisi çocukları ister istemez sokağa itiyor. Ailem Olsun Derneği sokakta yaşayan ve çalışan çocuklara yerel ve bölgesel destek vermek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum örgütü. Dernek sadece kendi faaliyet yürütmüyor, benzer amaçla yola çıkmış kuruluşlara da destek veriyor. Derneğin hayata geçirmek üzere başlattığı son proje Philips ve Trabzon Belediyesi’nin işbirliğiyle Trabzon’daki sokakta yaşayan çocuklara hizmet verecek Çocuk ve Gençlik Merkezi. Okumaya devam et “Çocuklara bir ev yapmak”

TASSA toplantısında yanıtı aranan soru: Türkiye Ar-Ge yapabilir mi?

Turkish American Scientists and Scholars Association’ın (TASSA) toplantısı bu yıl Philadelphia’da yapıldı. Detaylarını daha sonra aktaracağım bu toplantıda benim özellikle bulunmak istememin nedeni “biz neden Ar-Ge yapmakta zorlanıyoruz, neden en yetişkin kadrolarımız başta Amerika olmak üzere yurtdışına yönleniyorlar ve biz onları bir şekilde yeniden Türkiye’ye çekebilir miyiz?” sorularına cevap aramak idi. Bu konuyu tartışmamın en önemli gerekçesi ise Türkiye’de bir Ar-Ge parkı oluşturulması için asgari gerekliliklerin belirlenmesi. Okumaya devam et “TASSA toplantısında yanıtı aranan soru: Türkiye Ar-Ge yapabilir mi?”

Tıpta bilimsel gelişmenin itici gücü nedir?

Bu hafta sizlerle bilimsel gelişmenin itici gücünün ne olduğunu tartışmak istiyoruz. Öncelikle belirtelim ki, bilimsel gelişmenin itici gücü kuşkusuz meraktır. Merak duygusu (güdüsü desek belki daha doğru) doğa bilimlerindeki öncü düşüncelerin temelini oluşturur. Günümüze ulaşıldığında merak hala önemli bir itici güçtür, ancak araştırmanın bir ucuna, bunun kazanca dönüştürülebilmesi de eklenmiştir. Şimdi benzer soruyu daha özel olarak sağlık alandaki bilimsel gelişmenin itici gücü için de sorabiliriz. Bu sorunun yanıtını bulmak ne yazık ki diğer bilim dalları için olduğu kadar kolay değil. Yeni bir mekanizmanın tanımlanması, yeni bir yöntemin geliştirilmesi araştırma enstitülerinin ve üniversitelerin ana uğraşı alanını oluşturur. Buna karşılık mesele ilaçla tedaviye geldiğinde itici motorun ilaç firmaları olduğunu görüyoruz. İlaç firmaları genellikle çok büyük ölçekli firmalar ve Ar-Ge departmanlarında dünyanın en iyi üniversitelerinden transfer ettikleri en parlak beyinlerini istihdam ediyorlar. Böylelikle tedavisi mümkün olmayan hastalıklar için yeni tedavi olasılıkları sunarken, aslında insanın yaşamdan en büyük beklentisi olan “sonsuz yaşamı” bulmaya çalışırlar. Okumaya devam et “Tıpta bilimsel gelişmenin itici gücü nedir?”

Şemdinli iddianamesi ne anlatıyor?

Hakkında iddialarda bulunurken iki kere değil, defalarca düşünülmesi gereken kurumlar vardır. Bizim ülkemizde bu kurumlar içerisinde çok değil bundan 20 yıl önce bir çırpıda beş altı tanesini sayabiliyorduk (herkesin bakış açısı ve görüp geçirdiklerinin farklı olduğunu dikkate alarak burada sadece kendi adıma saptamada bulunayım, ordu, polis, adalet, üniversite gibi bir sıralamaya gideyim). Buna karşılık aradan geçen zaman içerisinde önümüze serilen tablo, sadece gençlik saflığımızı yitirmemizden değil elbette, ordu hariç bu kurumların çok ciddi bir biçimde yıprandığını ortaya koydu. Kurumun yıpranmasında belirleyici olan kuşkusuz insan faktörü olduğundan, baki kalan güven sarsılmasının da kuruma değil, orada çalışanlara dayalı olduğu açıktı. Gündelik yaşamımızda hemen hemen hiç kötü insanla karşılaşmıyor olmama rağmen, zaman zaman kötü niyet sınırlarımı bile yaya bırakacak bunca yıpranmışlığın nedenini anlamakta aslında pek zorluk da çekmedim. Yıpranma kişisel hamur bozukluğundan ziyade sistematik bir soruna işaret etmekteydi. Bu sistematik sorunun ana bileşenlerinden biri de kuşkusuz yetersiz ekonomik olanaklardı. Polise sahip olduğu yetki verilen maaşla dengelenemez olduğunda, maddi çıkar uğruna yetkinin kötüye kullanılması olasılığının artacağını kestirmek zor değildi. Lakin eğitim gibi bir alan söz konusu olduğunda, doğrudan rüşvet söz konusu olmasa da, işe yeterince özen gösterilmemesi yaklaşımının sonuçları daha da ağır oluyordu. Aldığı maaştan memnun olmayan doktor ise, hastaları muayenehanesine çekebilmek için hastanedeki işini yavaşlatıyor, hatta hastaya yaklaşım tarzını bile değiştiriyordu. Okumaya devam et “Şemdinli iddianamesi ne anlatıyor?”

Memleket sevgisi nereye gitti?

Doktorlara mecburi hizmet konmasına yönelik yasa konusundaki itiraz üç gün önce Anayasa Mahkemesi’nden döndü ve mecburi hizmet resmen geri gelmiş oldu. Lakin sakın bu girişe bakıp tıpla ilgili bir yazı yazacağımı düşünmeyin, benim bu noktadaki eleştirim, memleketin gereksinim duyduğu bir görevin neden mecburi hale getirilmek zorunda olduğunu sorgulamak olacaktır. Hiç unutmam, 1982’de İstanbul Üniversitesi’ne girerken bize bir anket uygulanmıştı. Anketin sorularından biri “kendiniz, aileniz ya da ülkeniz arasında bir önem sıralaması yapmak zorunda kalsanız hangisini seçersiniz” olmuştu da, pek düşünmek ihtiyacı duymadan memleket, aile ve ben diye sıralayıvermiştim. Bu sıralama aradan geçen yirmi yılı aşkın süre içerisinde değişmedi. Buna karşılık o dönemde aynı anketi doldurmuş olanların bugün ne yanıt verecekleri hep merakımı uyandırmıştır. Okumaya devam et “Memleket sevgisi nereye gitti?”

Bilinmeyenin sınırları: Adem ve Havva nerede yaşadı?

İnsanın ortaya çıkışının başlıca iki söylencesi vardır. Kutsal metinlerde yer alan Adem ve Havva söylencesi, insanın yaratılmış olduğunu anlatır. Tanrı tarafından yaratılmış olan Adem başlangıçta cennete yaşamaktadır, ancak yalnızlıktan sıkıldığı için Tanrı’ya yalvararak kendisine bir eş yaratmasını ister. Tanrı Adem’in bu isteğini kırmaz, onun uyuduğu bir sırada kaburga kemiğini aldı ve ondan Havva’yı yaratır. Cennetin bütün nimetlerinden yararlanabileceklerini, bir tek Yaşam (Bilgi) Ağacı’nın meyvesinden yememeleri gerektiğini buyurur. Lakin Adem ve Havva’ya boyun eğmemek konusunda Tanrı ile tartışmış ve lanetlenmiş olan İblis bir gün yılan kılığına girerek Adem ve Havva’yı kandırır ve yasak elmayı yemelerine neden oldu. Adem ve Havva yasak meyveyi yediklerinden birden kendilerinin farkına varırlar, çıplak olduklarını görürler ve utanırlar. Tanrı onları çağırdığında saklanıp utandıklarını söylerler; Tanrı böylelikle yasanın çiğnenmiş olduğunu ve yaşam ağacının meyvesinin yenmiş olduğunu anlar, onları cennetinden kovar. Dünyaya sürülen (düşen) Adem ve Havva burada çoğalıp insan soyunu oluştururlar. Okumaya devam et “Bilinmeyenin sınırları: Adem ve Havva nerede yaşadı?”