Variller

Tuzla’da bulunan zehirli atık varilleri gündemimizi aslında olmasından daha az doldurup kanıksamazlığa terk edildi. Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’nin “ülkenin önde gelen bir ilaç şirketi sahibi ve sanayicisi” açıklamaları kamuoyu için doyurucu değildi, hele olay aslında gün toprak altındaki boyutlarıyla her geçen gün daha da fazla büyürken, tatminkar bilgi verilmesinden neden kaçınıldığı da anlaşılamadı. Bu nedenle olayın gidişatının yakından takipçisiyiz. Çevre katliamını yapanlar topluma açıklanana kadar bu sorunu bıkmadan uzanmadan dile getireceğiz. Zira kim ne derse desin zehirli varil sorunu dünün, hatta bugünün de değil geleceğin sorunu. Toprağa ve dolayısıyla yer altı sularına karışan fenolün canlılara bulaşması ve zehirlemesi hiç de zor değil. Ancak bu değişikliklerin sonuçları bundan yıllar sonra kanser olarak karşımıza çıkacak. Beri yandan, bugün herkesin kafasını kurcalayan, lakin kayıt sisteminin yeterli olmaması nedeniyle bir türlü yanıtlanamayan “kanser hastalığı artıyor mu?” sorusunun yanıtı da belki bu varillerle karşılanmış olacaktır. Okumaya devam et “Variller”

Çocuklara bir ev yapmak

Ekonomik sıkıntıların ve çarpık kentleşmenin yarattığı çok önemli bir sorunumuz var, bu sorun çocuklarımıza yeterince vakit ayıramamamızla ilişkili. Çalışmak zorunda olan anne ve babalar, yetersiz nüfus planlaması nedeniyle artan aile başı çocuk sayısı ve bütün bunlara karşılık azalan aile ilgisi çocukları ister istemez sokağa itiyor. Ailem Olsun Derneği sokakta yaşayan ve çalışan çocuklara yerel ve bölgesel destek vermek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum örgütü. Dernek sadece kendi faaliyet yürütmüyor, benzer amaçla yola çıkmış kuruluşlara da destek veriyor. Derneğin hayata geçirmek üzere başlattığı son proje Philips ve Trabzon Belediyesi’nin işbirliğiyle Trabzon’daki sokakta yaşayan çocuklara hizmet verecek Çocuk ve Gençlik Merkezi. Okumaya devam et “Çocuklara bir ev yapmak”

TASSA toplantısında yanıtı aranan soru: Türkiye Ar-Ge yapabilir mi?

Turkish American Scientists and Scholars Association’ın (TASSA) toplantısı bu yıl Philadelphia’da yapıldı. Detaylarını daha sonra aktaracağım bu toplantıda benim özellikle bulunmak istememin nedeni “biz neden Ar-Ge yapmakta zorlanıyoruz, neden en yetişkin kadrolarımız başta Amerika olmak üzere yurtdışına yönleniyorlar ve biz onları bir şekilde yeniden Türkiye’ye çekebilir miyiz?” sorularına cevap aramak idi. Bu konuyu tartışmamın en önemli gerekçesi ise Türkiye’de bir Ar-Ge parkı oluşturulması için asgari gerekliliklerin belirlenmesi. Okumaya devam et “TASSA toplantısında yanıtı aranan soru: Türkiye Ar-Ge yapabilir mi?”

Tıpta bilimsel gelişmenin itici gücü nedir?

Bu hafta sizlerle bilimsel gelişmenin itici gücünün ne olduğunu tartışmak istiyoruz. Öncelikle belirtelim ki, bilimsel gelişmenin itici gücü kuşkusuz meraktır. Merak duygusu (güdüsü desek belki daha doğru) doğa bilimlerindeki öncü düşüncelerin temelini oluşturur. Günümüze ulaşıldığında merak hala önemli bir itici güçtür, ancak araştırmanın bir ucuna, bunun kazanca dönüştürülebilmesi de eklenmiştir. Şimdi benzer soruyu daha özel olarak sağlık alandaki bilimsel gelişmenin itici gücü için de sorabiliriz. Bu sorunun yanıtını bulmak ne yazık ki diğer bilim dalları için olduğu kadar kolay değil. Yeni bir mekanizmanın tanımlanması, yeni bir yöntemin geliştirilmesi araştırma enstitülerinin ve üniversitelerin ana uğraşı alanını oluşturur. Buna karşılık mesele ilaçla tedaviye geldiğinde itici motorun ilaç firmaları olduğunu görüyoruz. İlaç firmaları genellikle çok büyük ölçekli firmalar ve Ar-Ge departmanlarında dünyanın en iyi üniversitelerinden transfer ettikleri en parlak beyinlerini istihdam ediyorlar. Böylelikle tedavisi mümkün olmayan hastalıklar için yeni tedavi olasılıkları sunarken, aslında insanın yaşamdan en büyük beklentisi olan “sonsuz yaşamı” bulmaya çalışırlar. Okumaya devam et “Tıpta bilimsel gelişmenin itici gücü nedir?”

Şemdinli iddianamesi ne anlatıyor?

Hakkında iddialarda bulunurken iki kere değil, defalarca düşünülmesi gereken kurumlar vardır. Bizim ülkemizde bu kurumlar içerisinde çok değil bundan 20 yıl önce bir çırpıda beş altı tanesini sayabiliyorduk (herkesin bakış açısı ve görüp geçirdiklerinin farklı olduğunu dikkate alarak burada sadece kendi adıma saptamada bulunayım, ordu, polis, adalet, üniversite gibi bir sıralamaya gideyim). Buna karşılık aradan geçen zaman içerisinde önümüze serilen tablo, sadece gençlik saflığımızı yitirmemizden değil elbette, ordu hariç bu kurumların çok ciddi bir biçimde yıprandığını ortaya koydu. Kurumun yıpranmasında belirleyici olan kuşkusuz insan faktörü olduğundan, baki kalan güven sarsılmasının da kuruma değil, orada çalışanlara dayalı olduğu açıktı. Gündelik yaşamımızda hemen hemen hiç kötü insanla karşılaşmıyor olmama rağmen, zaman zaman kötü niyet sınırlarımı bile yaya bırakacak bunca yıpranmışlığın nedenini anlamakta aslında pek zorluk da çekmedim. Yıpranma kişisel hamur bozukluğundan ziyade sistematik bir soruna işaret etmekteydi. Bu sistematik sorunun ana bileşenlerinden biri de kuşkusuz yetersiz ekonomik olanaklardı. Polise sahip olduğu yetki verilen maaşla dengelenemez olduğunda, maddi çıkar uğruna yetkinin kötüye kullanılması olasılığının artacağını kestirmek zor değildi. Lakin eğitim gibi bir alan söz konusu olduğunda, doğrudan rüşvet söz konusu olmasa da, işe yeterince özen gösterilmemesi yaklaşımının sonuçları daha da ağır oluyordu. Aldığı maaştan memnun olmayan doktor ise, hastaları muayenehanesine çekebilmek için hastanedeki işini yavaşlatıyor, hatta hastaya yaklaşım tarzını bile değiştiriyordu. Okumaya devam et “Şemdinli iddianamesi ne anlatıyor?”

Memleket sevgisi nereye gitti?

Doktorlara mecburi hizmet konmasına yönelik yasa konusundaki itiraz üç gün önce Anayasa Mahkemesi’nden döndü ve mecburi hizmet resmen geri gelmiş oldu. Lakin sakın bu girişe bakıp tıpla ilgili bir yazı yazacağımı düşünmeyin, benim bu noktadaki eleştirim, memleketin gereksinim duyduğu bir görevin neden mecburi hale getirilmek zorunda olduğunu sorgulamak olacaktır. Hiç unutmam, 1982’de İstanbul Üniversitesi’ne girerken bize bir anket uygulanmıştı. Anketin sorularından biri “kendiniz, aileniz ya da ülkeniz arasında bir önem sıralaması yapmak zorunda kalsanız hangisini seçersiniz” olmuştu da, pek düşünmek ihtiyacı duymadan memleket, aile ve ben diye sıralayıvermiştim. Bu sıralama aradan geçen yirmi yılı aşkın süre içerisinde değişmedi. Buna karşılık o dönemde aynı anketi doldurmuş olanların bugün ne yanıt verecekleri hep merakımı uyandırmıştır. Okumaya devam et “Memleket sevgisi nereye gitti?”

Bilinmeyenin sınırları: Adem ve Havva nerede yaşadı?

İnsanın ortaya çıkışının başlıca iki söylencesi vardır. Kutsal metinlerde yer alan Adem ve Havva söylencesi, insanın yaratılmış olduğunu anlatır. Tanrı tarafından yaratılmış olan Adem başlangıçta cennete yaşamaktadır, ancak yalnızlıktan sıkıldığı için Tanrı’ya yalvararak kendisine bir eş yaratmasını ister. Tanrı Adem’in bu isteğini kırmaz, onun uyuduğu bir sırada kaburga kemiğini aldı ve ondan Havva’yı yaratır. Cennetin bütün nimetlerinden yararlanabileceklerini, bir tek Yaşam (Bilgi) Ağacı’nın meyvesinden yememeleri gerektiğini buyurur. Lakin Adem ve Havva’ya boyun eğmemek konusunda Tanrı ile tartışmış ve lanetlenmiş olan İblis bir gün yılan kılığına girerek Adem ve Havva’yı kandırır ve yasak elmayı yemelerine neden oldu. Adem ve Havva yasak meyveyi yediklerinden birden kendilerinin farkına varırlar, çıplak olduklarını görürler ve utanırlar. Tanrı onları çağırdığında saklanıp utandıklarını söylerler; Tanrı böylelikle yasanın çiğnenmiş olduğunu ve yaşam ağacının meyvesinin yenmiş olduğunu anlar, onları cennetinden kovar. Dünyaya sürülen (düşen) Adem ve Havva burada çoğalıp insan soyunu oluştururlar. Okumaya devam et “Bilinmeyenin sınırları: Adem ve Havva nerede yaşadı?”

Hiçlik

Bize eğitimimiz ve öğretimimiz adına kurumsal olarak öğretilenler sahip olduğumuz pozisyonu yükseltmeye yöneliktir. İlk ve orta öğretimi bitirir, adından yüksek öğretime geçeriz. Bu yetmez uzmanlaşma, mastır, doktora peşine düşeriz, hatta bu da yetmez akademisyen olmakta ısrar edip, doçentlik ve profesörlük peşinde koşarız. Bunlar öğretimle ilgili yükselmemizin hedefleridir. İşle ilgili yükselmemiz de aslında farklı aşamalar dizisi izlemez. Maddi kazancın önemli olduğunu fark etmişizdir, genellikle önemlinin de ötesinde bir yer biçilir, işe gireriz, şirket kurarız, yükselmek ve büyümek için daha çoğunun peşine düşeriz. Sonunu ne zaman koyacağımızı bilemediğimiz sonlana noktasında istediklerimizde bir kısmını elde edebilmişizdir genellikle ve daha elde edilmesi gereken çok şeyler vardır, birden emekli oluveririz. Emekliliğin ikinci bir yaşam olduğu söylenmiştir, ama olan bitenin yeterince farkındaysak emeksiz bir emekliliğin de yetmediğini görürüz. O zaman, hele yaş da ilerlemişse bu kez manevi gerekliliklerin yeterince yerine getirilmemiş olduğu düşüverir birden kafamıza. Hakkın rahmeti yakındır ya, bir kısmımız kendimizi ibadete veririz ve açığı kapatmak için de büyük çaba sarf ederiz. Okumaya devam et “Hiçlik”

Hiçlik

Bize eğitimimiz ve öğretimimiz adına kurumsal olarak öğretilenler sahip olduğumuz pozisyonu yükseltmeye yöneliktir. İlk ve orta öğretimi bitirir, adından yüksek öğretime geçeriz. Bu yetmez uzmanlaşma, mastır, doktora peşine düşeriz, hatta bu da yetmez akademisyen olmakta ısrar edip, doçentlik ve profesörlük peşinde koşarız. Bunlar öğretimle ilgili yükselmemizin hedefleridir. İşle ilgili yükselmemiz de aslında farklı aşamalar dizisi izlemez. Maddi kazancın önemli olduğunu fark etmişizdir, genellikle önemlinin de ötesinde bir yer biçilir, işe gireriz, şirket kurarız, yükselmek ve büyümek için daha çoğunun peşine düşeriz. Sonunu ne zaman koyacağımızı bilemediğimiz sonlana noktasında istediklerimizde bir kısmını elde edebilmişizdir genellikle ve daha elde edilmesi gereken çok şeyler vardır, birden emekli oluveririz. Emekliliğin ikinci bir yaşam olduğu söylenmiştir, ama olan bitenin yeterince farkındaysak emeksiz bir emekliliğin de yetmediğini görürüz. O zaman, hele yaş da ilerlemişse bu kez manevi gerekliliklerin yeterince yerine getirilmemiş olduğu düşüverir birden kafamıza. Hakkın rahmeti yakındır ya, bir kısmımız kendimizi ibadete veririz ve açığı kapatmak için de büyük çaba sarf ederiz. Okumaya devam et “Hiçlik”

Kemal Abi’nin yumurtaları

Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan ve mahdumları bir zamanlar Arjantin’den getirilen genetiği değiştirilmiş mısır ithalatıyla gündeme düşen ticari girişimlerine yenilerini eklediler ve ticari portföylerini genişlettiler. Böylelikle “mısırı civcivlere yedirecekleri” konusunda sözlerinin eri olduklarını ispatladılar, nankör basının kurcalayıp villaların yıktırılma kararıyla sonuçlanan inşaat sektöründeki girişimlerini bile gıda sektörüne kaydırdılar. Gıda sektöründe şu an için en çok dikkati çeken ürünleri ise pastörize likit yumurta oldu, Unakıtan yumurtalarının namı şimdiden bütün ülkeyi sardı (reklama girmemesi için ben bu yazıda “Kemal Abi’nin yumurtaları” olarak geçireceğim), ne var ki meselenin Türk yumurta sanayi, mutfak kültürü ve hatta siyasi yaşamında yaratabileceği değişiklikler yeterince irdelenmedi. Dahası konuyu Kemal Abi’nin yumurtları çerçevesinde görme dar kafalılığında ısrar eden basın organlarımız ve Kemal Abi’nin ticari zekasını anlamamakta direnen herkes için bu satırları yazmam da bir zorunluluk haline geldi. Okumaya devam et “Kemal Abi’nin yumurtaları”