Skip to main content
Resim: “Sev Dedi Gözlerim” filminin afişi; Senaryo Safa Önal, Yönetmen Orhan Aksoy, 1972 yapımı: “Serap, mutlu mütevazı bir hayat hayali kuran bir genç kızdır. Fakat babasının ani ölümü hayallerini yıkar. Çalışıp ailesine bakması gerekmektedir. Başka iş bulamayınca gazinoda şarkı söylemek zorunda kalır. Para sıkıntısı bitmiştir. Fakat yeni dertleri vardır artık. Tek tesellisi kardeşi Meral’e iyi bir hayat sağlamasıdır. Orhan, o günlerde cezaevinden çıkmıştır. Tesadüfler Serap ve Orhan’ı sık sık karşı karşıya getirmeye başlar. Serap, genç adama kendi gazinosunda sahneye çıkarmasını teklif eder. Orhan, sadece sanatçısı değil, aynı zamanda sığınağı olacaktır. Fakat beklenmedik bir karşılaşma Serap’ın tek umudunu da elinden alacaktır…” (Kaynak: http://www.sinematurk.com/film/5717-sev-dedi-gozlerim/)

“Sev dedi gözlerim…”

Bu satırlarda daha çok bilimsel konularda yazıyoruz, doğrudan tavsiyelerde bulunmuyoruz, politikaya ise neredeyse hiç girmiyoruz. Bilimsel konularda yazmak güzel şeydir, ancak toplumdaki beklentiyi genellikle karşılamaz. Bu durum günümüze özgü değildir. Bilim aslında meraktan kaynaklanır, ama iki amaçla yapılır; ya önünüzde çözmeniz gereken ya da iyileştirilmesi gereken bir durum vardır, siz bunun üzerinde çalışırsınız. Bir hastalığın tedavisi çözülmesi gereken problemdir, ama cep telefonlarının dokunmatik ekrana geçişi iyileştirme işlemidir. Ne var ki bilimsel merak ve okuma –anlama çabası, çok sınırlı durumda pratik önerilerle sonuçlanır. Oysa okuyucu net bir mesaj bekler, mesela konu onun açısından “şunu yiyin, bunu yemeyin” önermesine indirgenmelidir. Bilim çok fazla değişken üzerinden bir karara varmaya çalışır, oysa okuyucuya çoğu fazlasıyla teknik ve hatta tartışmalı olan bu değişkenlerin anlatılabilmesi olanağı yoktur. Dahası işin bir de bilgi birikimi ve zaman sorunu vardır. Bilimde bir görüş, üzerine eklenen diğer bilgiler nedeniyle değişikliğe uğrayabilir. Bu değişiklik genellikle “ak-kara” kutuplarında bir uçtan diğerine değişmez, lakin gri tonlara dönüşebilir.

Resim: “Sev Dedi Gözlerim” filminin afişi; Senaryo Safa Önal, Yönetmen Orhan Aksoy, 1972 yapımı: “Serap, mutlu mütevazı bir hayat hayali kuran bir genç kızdır. Fakat babasının ani ölümü hayallerini yıkar. Çalışıp ailesine bakması gerekmektedir. Başka iş bulamayınca gazinoda şarkı söylemek zorunda kalır. Para sıkıntısı bitmiştir. Fakat yeni dertleri vardır artık. Tek tesellisi kardeşi Meral’e iyi bir hayat sağlamasıdır. Orhan, o günlerde cezaevinden çıkmıştır. Tesadüfler Serap ve Orhan’ı sık sık karşı karşıya getirmeye başlar. Serap, genç adama kendi gazinosunda sahneye çıkarmasını teklif eder. Orhan, sadece sanatçısı değil, aynı zamanda sığınağı olacaktır. Fakat beklenmedik bir karşılaşma Serap’ın tek umudunu da elinden alacaktır…” (Kaynak: http://www.sinematurk.com/film/5717-sev-dedi-gozlerim/)
Resim: “Sev Dedi Gözlerim” filminin afişi; Senaryo Safa Önal, Yönetmen Orhan Aksoy, 1972 yapımı: “Serap, mutlu mütevazı bir hayat hayali kuran bir genç kızdır. Fakat babasının ani ölümü hayallerini yıkar. Çalışıp ailesine bakması gerekmektedir. Başka iş bulamayınca gazinoda şarkı söylemek zorunda kalır. Para sıkıntısı bitmiştir. Fakat yeni dertleri vardır artık. Tek tesellisi kardeşi Meral’e iyi bir hayat sağlamasıdır. Orhan, o günlerde cezaevinden çıkmıştır. Tesadüfler Serap ve Orhan’ı sık sık karşı karşıya getirmeye başlar. Serap, genç adama kendi gazinosunda sahneye çıkarmasını teklif eder. Orhan, sadece sanatçısı değil, aynı zamanda sığınağı olacaktır. Fakat beklenmedik bir karşılaşma Serap’ın tek umudunu da elinden alacaktır…” (Kaynak: http://www.sinematurk.com/film/5717-sev-dedi-gozlerim/)

Bilimsel görüşün inanca dönüşmesi bünye melesidir

Okuyucu ise bir kere söyleneni kesin kabul etme eğilimindedir. Bir konuda yazarın ya da bilim insanının görüşünün değişmesi “dönmeyle” eşleştirilir. Biz bu nedenle genel kuralın “kendi aklınızın süzgecinden geçirmeden inanmayın” olduğunu sık sık dile getiririz. Zaman içinde görüş değişirse çoğu bilim insanı ilk söylemi terk etmeyi göze almaz, bilakis duruşunu daha sabitleştirir ve hatta uçlaştırır. Böylelikle önce “şunu yemeyiniz, bunu yiyiniz” söylemi “şunu da kesinlikle yemeyiniz” biçimine dönüşür. Okuyucu ise aklının süzgecinden geçirmediği sürece yazarı / bilim insanını bilakis “sözünden çıkılmamsı gereken fetva makamına” dönüştürür. Hatta iş öyle bir noktaya varır ki “Biz falancacıyız, ailecek onu takip ediyoruz, siz hangisine inanıyorsunuz?” şeklini alır. Bu noktadan sonra aslında bilim de bir inanç biçimidir. Yani istediğimiz kadar “bilim mantıklı açıklamalara dayanmalıdır” diyelim, aynen politikada olduğu gibi, bilimin de inanç biçimi ya da dünya görüşüne dönüşmesi insanın bünyesinin bir özelliğidir.

Bu anlattıklarımız sadece günlük yaşam alanında gerçekleşmez, “pür bilim ortamları”, üniversiteler ve kongreler de aslında inanç kutuplaşmasına uğrarlar, zaten bilimin pek gelişememesinin temel nedenlerinden biri budur. Siz bu inanç kutuplaşmasını finanse etmeyi de başarabilirseniz, bilimsel dogmalar ortaya çıkar. Genel bilinen örnek olarak vereyim, moleküler biyoloji de dahil, temel bilimler camiasında evrim teorisi bir tabudur, asla tartışılamaz. Yaratılışçılık bile değil, evrimi reddetmeyen, ama başka biçimde olmuş olabileceğini ileri süren görüşlere de kapalıdır. Bu örnek tıbbın beslenme konusunda anlattıklarından tutun, “alternatif tedavi yaklaşımları” olarak sınıflanan diğer alanlara kadar geçerlidir. Üstelik bilimsel mecra çok teknik ve tartışmalı konuştuğundan, net öneriler getiremediğinden toplumda ortaya çıkan bilgi gereksinimini karşılayamaz.

Söylem toplumda karşılık bulursa müritler ortaya çıkar

Tam da bu ortamda biri çıkıp tersini söyler, savunur, mesajı açısından ikileme düşmezse toplum tarafından çok kolay benimsenir (bunun politikada da karşılığı vardır). Bilim camiası konuyu önce görmezden gelir, sonra rahatsız olur, ama tartışma becerisine sahip değilse bu kez işi hukuki boyuta taşır. Oysa okuyucu için “ye ya da yeme” ikilemi çözülmüş olduğundan geri kalan kısımla zaten ilgilenmez, bilakis uygular, faydasını da görürse yeni inanç biçimi ve müritleri ortaya çıkar (“Sev dedi gözlerim” başlığının nedeni budur). Aslında bilim camiasının iddialara yanıt verememesi rastlantısal değildir, onlar da “bilimsel inanç” sahibi olduklarından aslında konunun özünü tartışmamışlardır; yani “onlara da zaten öyle söylenmiştir”.

“Peki sonra ne olur?”, haftaya devam edeceğiz.

“Sev dedi gözlerim…”” hakkında 3 yorum

  1. Çok iyi bir analiz ve çıkarım. Teşekkürler Yavuz Bey.
    Devamını için de şimdiden teşekkürler

  2. Bilimin felsefesini ele alarak yazdığınız ve çok az insanın dikkat çektiği konularda belleklere yeni bir kan getirdiğiniz için teşekkür ederiz. Zevkle ve ilgiyle takip ediyorum.

  3. Katiliyorum, ve aklima gelen birkac seyi yaziyorum (tekrar olsa da). TIP endustrisini toptan kotulemek te istemem, ama bu endustrinin kuresel yoneticilerinin oyunlarinin ortaya dokmek ve halki bilinclendirmek gerekir.
    Gecenlerde buyuk bir iranli genc bilim kadini Amerikada kanser olup oldu. Bunun kabul edilebilecek bir tarafi yok. Kendini yalniz kendi bilimine degil, biraz da baska seylere adasaydi pisi pisine hasta olup olmeyecekti.
    Belki de kanseri bir manyetik silahla uzaktan yarattilar, bunu farkeder farketmez abdyi terketmeli ve duzgun bir yerde kendini tedavi etmeliydi.
    ……..
    Ornek1: Menopozdan sonra kemik erimesi olur, ostrojen kemik yapimi destekler, bu yuzden menopozdan sonra ostrojen destegi verilir. Dogru mu? : Degil. Bir kere kemik erimesi yalnizca bayanlarda olmuyor. Ayrica verilen ostrojen sentetik, ve diger hormonlarla uyumlu veya orantili olmayan sentetik bir madde. Yani belki bazi acilardan, mesela laboratuvar sonuclarinda duzelme olur, ama toplamda buyuk bir negatif. Ille de sentetik ostrojen verecekseniz BPA verin bari. Kadin hastaliklari konusulmaz, ama kadin dogum doktoruyla rahatca konusulur. Sonuc: Ezbere ve yalana dayali bir tedavi zavalli kadinlara uygulanir, ve etrafta onlari uyaracak kimse de yoktur, cunku isin en uzman kisisine gitmislerdir.
    …..
    Ornek2: Asilara civa katilir, bebeklere her turlu asi yapilmasi butun yerli ve yabanci “bilim” otoriteleri tarafindan
    onerilir, hatta zorlanir, asi yaptirmayan hapse atilir. Sonra cocuk otisitik, kanser, kronik hasta, seker hastasi falan olur, ve kimse de bunu asilara civa katilmasina, veya asilarin mecburi kilinmasi yormaz. Nasil eski donemlerde insanlarin salginlardan kirildigindan, ve asi sayesinde bu salginlarin yokedildiginden bahsedilir. Tamam da enfeksiyonu asisiz, ignesiz yokedemez miyiz. Yalnizca birkac kurusluk elektrikle bir cok hastalik tedavi edilebilir, ama bu TIP endustrisi mafyasinin isine gelmez (ilac sirketlerini sucluyorum, gorevini yapmak zorunda olan doktorlar masumdur).
    …..
    Ornek 3: Butun TIP otoriteleri, hatta degerli ve nobelli bilimadamimiz Aziz Sancar, ve bazi Ataturkcu gazeteler bile gunesi kanser sebebi sayar. Gunes D vitamini sentezi icin gerekli, ve D vitamini bagisiklik acisindan cok onemli bir vitamin ve hormon, ve yuzlerce fonksiyonu var. Insanlik milyonlarca yildir gunese maruz kaliyor, ve gunes kanser sebebi olsaydi, insanin genetiginde cogu olumsuz olan birsuru mutasyon olmasi gerekirdi, hatta insan soyunun kanserden coktan kirilmis olmasi gerekirdi. Gunesten korunmak icin , deriden emilen ve vucutta biriken bir suru kanserojen kimyasal madde iceren gunes kremleri oneriliyor. Guneslenenlerin cogu bu zararli kremleri suruyor, sonra da kanser oluyorlar, ve otoriteler de diyor ki, bak gordun mu, gunesleneneler kanser oldu..
    O guneslenen kisi ben krem kullaniyordum derse 30 faktor yetmez, 50 faktor kullanacaktin der.
    Tamam, cok guneste kalan otlar kuruyor, ama sularsaniz kurumaz, daha iyi buyur. Insan da oyle, hem gunes alacak, hem de gunesten koruyan su ve mevsimlik gida. Sporu abartmak gibi saatlerce gunes altinda yatmayi da uygun bulmuyorum, cok ozel bir tedavi olarak yapilmiyorsa, kremsiz bile olsa. Bazi seyler dogada oldugu gibi yapilmalidir. Ozon tabakasi inceldi deniyorsa, evet, bazi bolgelerde yapay olarak inceltilmistir, ayrica gunes firtinalari sebebiyle bazen radyasyon artmistir. Bu istisnalari saymazsak gunes masumdur.
    ….
    Ornek 4: Dislerde flor var diye dis macunlarina flor katilir, Hatta suya da katilir. Bu flor zor filtre edilen, zor detoks edilen toksik, kanserojen, aptallastirici bir madde. Belki zararsiz besin formunda flor da vardir, ama biz bundan bahsetmiyoruz. Endustriyel artik maddelerin insanlara zorla veya macunla, veya ilacla verilmesine karsi cikiyoruz.
    Dislerde, ve kemiklerde niye flor var, belki de vucudun detoks etmede zorlanmasi sonucu onun az zarar vercegi dokulara yollamaya calisilmasi sonucu olabilir. Zaten biraz insafli otoriteler florun fazlasinin dis curumelerine ve kemik erimesine, ve kireclenmeye sebep oldugunu da itiraf ediyorlar, ama belki de florun azi da ayni seyleri, belki daha az miktarda, yapiyor zaten. Flor niye kalsiyumla ilgili sorunlara sebep oluyor. Benim teorim: Sodyum florur kan sulandirici olarak veriliyor (fareleri de kanatarak olduruyor), ve bu K1 vitamininin safdisi edilmesiyle ilgili olabilir. Eger oyleyse K2 vitamininde de ayni etkiyi yapiyor olabilir. K2 de kalsiyum metabolizmasinda cok onemli bir madde, ve bunun (K2 yani Weston Price’in deyimiyle Aktif X) etkisiz hale geitirlmesiyle vucut kalsiyumu nereye yollayacagini bilemiyor, ve kemikten alip dizlere bobreklere, gozlere, beyne, damarlara yolluyor. Sonucta kemik erimesi, ve kireclenme goruyoruz.
    ………….
    Bazi seyler beyazdan veya siyahtan griye gecmiyor. Kotu niyet olmasi sebebiyle beyazlar siyah, siyahlar beyaz olarak gosterilebiliyor. Isin en kotu yani da Ataturkculerin de buna bilim adina kolayca alet olabilmeleri.
    TIPta devrim olmadikca diger alanlardaki (mesela finansal sistemdeki) devrim yarim kalir.
    Ot kaynatmakla tedavi olur mu.. Bilmiyoruz, arastirmak lazim. Hemencecik bilim adina boyle seylere karsi cikmak bilimi savunmak degildir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir