Toplumun teröre tepki vermemesi bir felakete işaret eder

Bu satırlarda olabildiğince siyasi görüşten uzak durmaya çalışıyorum. Bunun temel nedeni sitenin amacının bilgilendirme olması, okuduklarımdan çıkarımlarımı aktarmamdır. Buna karşılık gündemi delip geçen olaylar olduğunda, tamamen izleyici durumda olmadığımı da vurgulamak zorunda kalıyorum. Nitekim önceki kısa yazı amacına ulaşmış görünüyor, katkılarınızdan dolayı müteşekkirim. Yazıya getirilmiş olan eleştirilere kendi (şahsi) bakış açımı da aynı şekilde aktaracağım. Dolayısıyla bu yazının amacı da bir ortak nokta bulunmasını hızlandırmaktır.

Yavuz Hocam,
Uzmanlık alanınızda geliştirdiğiniz farklı bakış açılarını takdir etmemek mümkün değil. Son yazınız kafamda bazı sorular uyandırdı. Şöyle ki: 1.”Hepi topu barış toplantısıydı” ise, neden bu “(sözde) barış toplantılarını düzenleyen/ iştirak eden gruplar; polisin diğer gösterilerde yerine getirdikleri görevleri “müdahale” olarak algılıyor, polise “düşman ülke askeri” muamelesi yapıyor? (Kendi güvenliğimizi kendimiz sağlarız diyerek) “meydan okuyor”! 2. Bu arkadaşların “barış için yola düştük” demesi yeterli olup, davranışlarının barışçı eylemlerle benzeşmesi (halay çekmek hariç!) neden gerekmiyor? Söz fiilden daha muteberse, devlet temsilcilerinin sözlerine (aleyhte hiçbir kanıt olmadığı halde) neden inanılmıyor? 3. Bilgisizliği bağışlayın, rahmetli olanların bazılarının tabutlarına “çekiç orak”lı bayraklar sarılmış, o bayrak hangi ülkenin bayrağıdır? O bayrağın dalgalandığı ülkede çok barış var da, göstericiler bu barıştan bizim ülkemizin de nasiplenmesini mi istemişlerdir? 4. Vücut diliyle neredeyse “buradaki gibi oyları da patlatalım” dercesine sahnelere fırlayan “sözde barışçı” kişiler, nasıl terör örgütlerine “sırtlarını yaslayabiliyor” ve buna rağmen terör ile hiç bir “ilişkileri” olmuyor?
Bir bilen varsa lütfen açıklasın.

“Hepi topu bir barış toplantısıydı” cümlesinin amacı da tam sizin kastettiğiniz kavramdır. Ortada yıllardır tarafların birbirini öldürmeleriyle bugüne gelen bir “durum” vardır. Bu durumun güvenlik güçleriyle çatışanlar tarafındaki bakış açısı, çıkış noktasında “hakların tanınması” (altını anadilde eğitim, eşit muamele vb. aklınıza gelen her türlü söylemle doldurabilirsiniz) başlayan, ama uzatıldığında “nereye varacağı açık dillendirilemeyen bir süreçtir”. Uzlaşmanın sağlanabilmesi için siyasi bir parti kurulmuş, üstelik yüzde 10 gibi yüksek bir seçim barajını da başarıyla geçebilmesine rağmen, çatışmasızlık ancak bir süre devam ettirilebilmiştir. Her ne için mücadele ediliyorsa, bunun adı bir türlü konamamakta, siyasileşememekte, “biz barış istiyoruz” toplaşmalarıyla “aslında bu durumun devamlılığının esas amaç olduğu” izlenimi ister istemez doğmaktadır. Benim gördüğüm toplum zemininde ciddi bir “etnik ötekileştirme” sorunu veya algısı yoktur, ama oluşturulması pek çok kesimin işine gelmektedir.

Devlet otoritesi bu tür toplanmalara nedense 1 Mayıs gibi resmi set çekememekte, lakin öyle ya da böyle bir varlık ifadesiyle (su, gaz vb.) müdahil olmaktadır. Müdahalelerin her zaman haklı, yerinde ve orantılı güçte olmadığı açıktır. Hatta bu durum bizatihi emniyet görevlileri tarafından da dile getirilmektedir; ancak amir-memur ilişkisiyle “alanın tamamen boş olmadığı” vurgusu da “inadına” hatırlatılmaktadır. Bu tablonun bir üçüncü bileşeni ise, bana göre “çoğu” ne istediğini bilmeyen, kendilerini bu belirsizlik üzerinden var eden, STK olarak kısaltılan sivil toplum kuruluşlarıdır. Aslında halkın en ufak bir sorunuyla bile ciddi anlamda ilgilenmeyen, en azından olaylar karşısında tutarlılıklarını koruyamayan STK’lar (terörle mücadeleyi açıkça kınarken, mesela devlete ve görevlilerine yönelik gerçekleştirilen, önemli bir kısmı can kaybına neden olan eylemlerde sessiz kalmak gibi), mesele özgürlük gibi sınırları tarihte bile asla tanımlanamamış bir kavram söz konusu olduğunda koşarak tabloya dahil olmaktadır. Tutarlılık konusunda bir örnek vereyim, üyesi olduğum meslek örgütü yönetimine “ilaç şirketlerinin tıbbi derneklerle kongreler üzerinden bu kadar yakın maddi ilişkilere girmelerini kınamak gerekir” dediğimde, aldığım cevap “sen devrim istiyorsun” olmuştur. Nitekim bu son terör eylemindeki tavırları bile, hala “mutlak terörü lanetlemek” biçiminde değil, bilakis yanlı olmuş, bu nedenle arkalarında gerek Çapa ve Cerrahpaşa’da gerekse Kadıköy’deki protesto gösterilerinde birkaç yüz kişiden fazla katılımcı bulamamışlardır. Oysa birkaç yıl önce bir meslektaşımız kendini bilmez bir hasta yakını tarafından öldürüldüğünde on binlerce sağlık çalışanı yürümüştür.

Elbette söz fiilden muteber olmaktan öte çok daha etkindir. Bu son terör eylemi, gösteriyi düzenleyenler tarafından da ciddi bir olasılık olarak gayet iyi bilinmektedir. Bugün de “doğrudan terörü kınamak yerine” herkes tarafından seçim malzemesi olarak fazlasıyla kullanılmaktadır. Ne var ki karşısındakiler ne kadar acımasız olursa olsun, devlet şefkat sahibi olmak zorundadır, otorite despot olunmadan da kurulabilir. İşte bu noktada giderek artan bir despotlaşmanın olduğunu reddedemiyorum. Aşırı despotlaşmanın bir nedeni, yöneticilerin yetersizliği, deneyimi ve liyakati dikkate almaksızın aynen geneldeki ayrışmayı yansıtacak şekilde “paralel vb.” ayrımlara tabi tutularak atanmalarıdır. Görevler bilgi ve deneyim sahibi olanlar yerine, başka kriterler dikkate alınarak dağıtılırsa hata olasılığı da artar. Devlet siyasileştirilmemelidir. İlgili devlet görevlisinin açıklamalarının tatminkar bulunmaması bu nedenle şaşırtıcı değildir. Beri yandan, Çernobil faciası sonrası “güvenle içebilirsiniz” diye ekrandan çay içirten bir yaklaşım bile devlet temsilcilerinin samimiyetleri konusundaki güveni kalıcı biçimde sarsmaya yeterlidir. Bana anlatılan, Çernobil kazası sonrası üç yıl Edirne’de bile lahana bitmemiştir. Bu coğrafyanın genel özelliği zaten zeka ve güvensizliktir, o nedenle bir devlet yetkilisinin “gereken önlemler alınmıştı” açıklamasına inanılmaması son derece makuldür.

Orak ve çekiç çoğumuzca bilindiği üzere komünizmin simgesidir, aslında çiftçileri ve işçileri temsil eder. Oysa yine bu satırlarda çok sık değindiğim gibi, ne çiftçi ne de işçi kalmıştır, alan sermaye lehine fazlasıyla kimyasalların ve makinelerin kontrolüne geçmiştir. Orak ve çekici bayrağında simge olarak kullanan Sovyetler Birliği de sermaye işgalinden fazlasıyla nasibini almış, dağılmış ve bayrağını değiştirmek zorunda kalmıştır (yeni bayrağın renkleri de kırmızı, beyaz ve mavidir, bana göre sermaye hanedanının genişlemesini temsil eder). Dolayısıyla konu aranan hakkın ne olduğunun bilinmediği, kullanılan simgelerin ne olduğuna bile vakıf olunamayan bir “bulamaca” dönüşmüştür. Taraflar birbirlerini karşılıklı olarak zorba, yaralananlarını gazi ve ölenlerini de şehit olarak adlandırılacaktır.

Sayın Hocam, yazınızda “Ben, sen değil biz varız” diye basılmış afişler, henüz mürekkepleri kurumadan asılıvermişti” demişsiniz fakat bu bilgi yanlış. Bu sözler, AKP’nin seçim reklamı olarak, patlamadan en az 1 hafta önce TV’lerde yayınlanmaya başlanmıştı. “Çünkü haber daha saat on bir bile olmadan geldi, siren sesleri daha yeni başlamıştı ki, bayraklar yarıya indi” diyorsunuz. Yas kararı öğleden sonra, akşam vakti alındı, TV’den öyle takip ettik. Yetkililer bu kararı ertesi günü alsa; “vatandaşına verdiği değer işte bu” mu diyecektiniz? Eğer göz sahibi kusur arıyorsa, mutlaka birden fazla kusur bulunur. İnsanın fıtratı kusur kaynağıdır! Bunu en iyi siz anlarsınız. Millet ve devlet adına görev yapmaya çalışanların kusurları var da; terör örgütleriyle el ele, sırt sırta olanların hiç mi kusuru yok?
Saygılarımla.

“Ben, sen değil biz varız” afişlerinin AK Parti versiyonu “Sen ben değil Türkiye var”, bir yanda gururu okşayan bir birlikteliği ifade etse de, CHP’nin “Önce Türkiye” sloganı gibi, gerçekçi değildir. Birincisi, “ben ve sen” olmalıdır, aksi takdirde bir devletin içinde yaşamanın olasılığı yoktur, yani bireyler birbirlerini “ben ve sen” özellikleriyle de kabullenmek durumundadır. “Ben ve sen” yoksak, bu durumda “yalnız Türkiye var” sonucu çıkar ki, bunun ucu yazıya gelen ilk eleştiride olduğu gibi açıktır, yani devletin kayıtsız şartsız üstünlüğüne götürür, hatta bir ifade biçimi de komünizmdir. “Bizim müsaade ettiğimiz kadar hak sahibisiniz ve vatandaşsınız” kabullenmesiyle sonuçlanır, siyasete malzeme edilirse eninde sonunda da bir ayrışmanın fitilini ateşler. Dahası böyle bir ayrışma yapısı gereği soldan değil, sağdan enerji alır. Yani solda görünenler ne kadar “barış ve özgürlük” havası verseler de, ayrışmanın dinamiğini de aynı ölçüde hep sağ yönlendirir. Olaydan kısa süre önce Rize’de düzenlenen bir mitingde telaffuz edilen “oluk oluk” tanımlaması dilerim sadece rastlantıdır.

Yas kararının alınması konusunda ise “geciktiler” eleştirisinin gelebileceğine katılmıyorum. Benzer can kaybına neden olmuş maden kazalarından uçak kazalarına kadar pek çok durumda ulusal yas kararında bir gecikme kimse tarafından dile getirilmedi. Lakin “hayatını kaybedenlerin yakınlarına maaş bağlanacak” açıklaması tam bir kepazeliktir. Nedir bu maaş, kan parası mıdır, bu nasıl bir algıdır? Bu olayda bir kusur vardır, ama bu kusur herkese aittir, anlaşılmasına çalıştığım husus budur. “Hepi topu bir barış toplantısı” beraberinde bundan faydalanmaya çalışan “olağan şüphelileri” de oluşturur. Toplantıyı düzenleyenler “ben kendi güvenliğimi sağlarım” diyemez, devlet ister istemez vatandaşın güvenliğinden “her noktada” sorumludur, düzenleyenler isterlerse kendi olanaklarıyla katkıda bulunurlar.

Ama açıklamalardan anlaşıldığı üzere, bir istihbarat sorunu değil de, daha çok müdahale sorunu yaşanmış görünmektedir. Aynı sorun ya da olayları akışına bırakma, öncesinde de gerçekleşmiş, uyarılara rağmen karışılmaması emredilmiştir. Benim bildiğim devlet kuruluşu gereği kuvvetler ayrılığına tabidir, yani hükümet asker ya da emniyetin yetkilerinin “kötüye kullanılmamasından” sorumludur, ama tanımlanmış görevlerini yerine getirmelerine karışamaz, “görmezden gelin” diyemez. Ülkemizdeki tek parti hükümetlerinin mutlak otorite ve daimi iktidar arayışı yeni olmadığı gibi, bu nedenle eninde sonunda vatandaşın canını göz ardı etmekle kalmaz, devletin yapısını tehdit eder bir hal alır. Hükümet etmek ve devlet olmak farklı kavramlardır. Terör örgütleriyle, düşmanlarla işbirliği yapmak, onların sularında seyretmek, onların dediklerinden dışarı çıkmamak tavrı ise çok eskidir, herkesin kendi bakış açısına göre roller değişir (hakim otoriteye karşı koyanlar o bakış açısından özgürlük savaşçısıdır, bu durum Cumhuriyet’in kuruluş öyküsünde de yaşanmıştır), nitekim gelecekte de “dahili ve harici bedhahlar” biçiminde her zaman olacaktır. Ama halkın isteğine rağmen siyasi uzlaşmadan uzak durma tutumu sürdürülürse, verilmiş destek de eninde sonunda kaybedilir.

Yeri gelmişken, gelecek konusundaki endişelerim ise çok daha farklı bir noktada, “geri dönüşümsüz çevre hasarında” yoğunlaşmaktadır. Bunun içerisine köylünün kendine ait tohumları kullanamamasından tutun, köprü yapmak güzel olsa bile gereksiz yere kesilen ağaçlar, maden bulacağız diye deşilen topraklar, bilgi donanımı ve liyakat dikkate alınmaksızın değiştirilen kadrolar da girer. Aslında Türkiye bugünkü konumunda o köprüyü “atlastan yelken, ibrişimden halat” yapabilecek güce fazlasıyla sahiptir, o otoyollar viyadüklerden de geçirilebilir. İktidarlar değişir, ama verilen çevre hasarının geri döndürülmesi genellikle mümkün olmaz. Üstelik çevre miras değil, gelecekten alınmış emanettir. Okumaları için onca emek sarf edilen çocuklarımızın gelecekte iş bulabilecekleri de zaten tartışmalıdır.

Bu eleştirilere zemin hazırlayan önceki yazının başlığını (göz yumma, emretme) belirleyen taksici ya da pastaneci gerçek kişilerdir ve barış toplanmasıyla alakaları olamayacak kesimlerdendir. Düşüncelerinin yanlış olduğunu ne yazık ki söyleyemiyorum. Öyle ya da böyle, üçü sağdan (Adnan Menderes ve arkadaşları), üçü soldan (Deniz Gezmiş ve arkadaşları) asıldılar, peki neden, asla affedilemeyecek cinayetler mi işlemişlerdi? İkincisini oylayan Meclis içerisinde kısa süre önce kaybettiğimiz Cumhurbaşkanı da vardı, “üçe üç” diye bağırdığı anlatılır. Dolayısıyla “ya bilerek göz yumdular, ya bilhassa emrettiler”. Bugün de hep birlikte konunun üstüne yükleneceği bir sorumlu (olağan şüpheli) bulunmaya çalışılmaktadır, bu da elbette sistemin bütününü temsil eden devlet olacaktır.

Bütün bunları yazmamın nedeni ortak nokta bulunmasının hızlandırılmasıdır. Siyasi beklentiyle tırmandırılan mevcut gerilim tablosu, eninde sonunda vatandaşın yaşamını tehdit eder hal almıştır ve seçim sonucu ne olursa olsun bu yaklaşım tarzıyla giderilemeyecektir. Ama bundan çok daha tehlikeli olan, toplumun 100’den fazla can kaybına neden olan bir terör olayını bırakın kınamak, aslında iplememiş olmasıdır. Bu “iplememe” durumu çevremdeki, mitingi düzenleyenlerle aynı düşünce yapısında olanlar için de geçerlidir. Asker ya da polis ölümlerine “şehit sayısı” mantığıyla bakanlar, sokak çatışmalarında ölenleri “bizden değildir” diyerek görmezden gelebilenler, tamamen sivil kitleyi hedef alan terör eylemine kayıtsız kalmayı artık “içselleştirmiştir”, “doğrudan terör” olarak algılayamamaktadır. İşte bu bir felakete işaret eder. Oysa birkaç sene önce İspanya’daki terör saldırısında milyonlarca kişi yürümüştür. Yine Fransa’da yakın zamanda yaşanan sosyal çalkalanmaya karşı Paris’teki yürüyüşü bir tesadüf bizatihi izleme şansım oldu. Milyonlarca kişi, ne slogan, ne pankart, “halkın gövde gösterisi” biçiminde bir şenlik havasında yürüdüler. Oysa 10 Ekim akşamı Tünel’deki toplaşmada bile durumun ayırtına gidilemediği, açılmaya hazır STK pankartlarından belliydi.

Toplum iyice duyarsızlaşmasına rağmen “bile bile” kutuplaştırılmaya devam edilmektedir. O nedenle yeniden söyleyeyim, “bu bir felakete işaret eder”.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir