Skip to main content

Uzun raf ömrünün ekonomisi, kapitalist sistemin gıda cephesi

Size bu satırlarda sık sık sözünü ettiğim ve her fırsatta uzak durulması gerektiğini vurguladığım uzun ömürlü gıdanın bir de ekonomik analizinin yapılması gerekiyor. Konuyu UHT kutu süt üzerinden irdeleyelim, böylelikle meseleyi daha kolay anlatabilirim. Süt mantığı gereği en az işlemden geçirilmesi gereken sıra dışı özellikleri olan bir beslenme unsurudur. Bu kural inek ya da keçi sütü söz konusu olduğunda da değişmez, o da bizim Pastör’den beri bildiğimiz pastörizasyon işlemidir. Süt böylelikle hastalık yapan (patojen) mikroplardan arındırılır. Ancak homojenizayon (sütün 85 derecede 1400 metre su basıncıyla çok ince bir delikten püskürtülerek ‘yağının kırılması) ve sonrasında UHT (ultra high temperature, yani çok yüksek sıcaklık olan 140 derece, süt kaynayacağından düdüklü tencere prensibi gereği buna ulaşabilmek için 50 metre su basıncı) işleminden sonra sütün steril edildiği kabul edilir, bu durumda süt en az 6 ay kutuda kalabilir, ama daha önemlisi açıldığında, yani bulaşma olduğunda da buzdolabı şartlarında rahatlıkla bir ay kesilmeden (ama asla ekşimeden) kalır. Süt endüstrisi UHT kutu sütlere açılmadığı sürece 4 ay raf ömrü vermektedir, bunlar zaten marketlerin buzdolaplarında değil, genel ortamlarında üst üste yığılarak satılır.

Uzun raf ömrünün çelişkisi, pazarlık ve seyrek dağıtımın getirisi 
Çok değerli ekonomist bir dostuma bu durumu aktardığımda, “bozulmayan bir ürün pazarlamanın aslında kapitalist sistem açısından hatalı” olduğunu söyledi. Uzun raf ömrü (bozulmama) gerçekten bir çelişkidir, ancak işin arka planına baktığımızda durum değişir. Süt endüstrisinin çok küçük bir kısmı sütünü kendi olanaklarıyla üretir, tamama yakını küçük üreticiden toplayarak alır. Bu üreticiler Anadolu’nun (artık Doğu hariç) ve Trakya’nın hayvancılıkla uğraşan kesimidir. Çiğ süt üreticilerinden aldığımız bilgiye göre sütün üreticiden alınan litre fiyatı, üreticinin ineklerini besleyebileceği ve yaşamını sürdürebileceği ederinin aslında çok altındadır. Ancak küçük çiftçi sütünü sütçüler aracılığıyla tüketiciye eriştiremediği için (organize olmanın, daha doğrusu kooperatifleşmenin eksikliğidir), sütü endüstrinin önerdiği fiyata satmak zorundadır, zira “gerçek yoğurt” gibi (7-10 günlük) orta ömürlü ya da peynir gibi uzun ömürlü bir türev ürüne dönüştüremezse, çiğ süt saklanamaz, bozulur. Anadolu’da türev süt ürünü (özellikle peynir) üretebilecek küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ) çok kısıtlıdır. Mevcut olanların bir kısmı yerel üretim yapar, bunları bulabildiğiniz tek yer otobüslerin konaklama tesisleridir, yani büyük şehirlere asla erişemez. O halde sözün özü; küçük boyutlu üretici sütünü büyük endüstriye satmak zorundadır. Bu durum bir felakettir, elinde 4 aylık raf ömrünün ötesinde, aslında çok daha uzun süre dayanabilecek UHT “süt benzeri ürün” sahibi endüstri fiyatı belirler. Kapitalist ekonominin mantığına aslında uymayan bir durum bir anda “tröst” oluşturabilmenin kuralı haline gelir.
Hijyen ve ambalaj histerisi, küçük üreticiyi ezme becerisi
Bütün bu endüstriyel manipülasyonun üstüne üstlük “kanunlarla korunan” iki mesnedi vardır:
1) Hijyen, yani mikroptan arındırma (aslında açılınca da bozulmama anlamına gelmez, ama “mililitrede bakteri miktarı” gibi “süslemelerle” mantığa büründürülmeye çalışılır,
2) “ambalaj” çarpıtılarak sağlıklı gıdayla özdeşleştirilmeye uğraşılır.
Çünkü mikrop saplantısı temizlik malzemesi (aslında doğrudan deterjan) endüstrisinin güdüm merkezidir, bunlar Batı’nın soğuk savaş günlerinin “hediyesi” McCarthy hezeyanlarının endüstriyel mertebesidir. Oysa endüstri güğüme laf ederken, sütü de büyük güğüm kamyonlarıyla toplar. “Ambalaj” ise endüstriyi küçük üreticiden ayırmanın başlıca unsurudur, çaresiz köylüye kutuyla vurulan boyunduruktur. Velhasıl, kapitalist sistemin “bozulan iyidir” mantığı gıdada geçerliliğini yitirir, süt bunun en çarpıcı örneğidir. Bu ekonomik paradoksta endüstrinin kazançlı çıkmasının iki nedeni, yukarıda anlattığımız fiyatı belirleyebilme gücü ve uzun raf ömrü nedeniyle günlük dağıtım yapmasının gerekmemesidir. Bu ülkede gazeteler her gün dağıtılırken, ekmek her gün bakkallara ulaştırılırken, gıda endüstrisinin ne ayrıcalığı var ki? Endüstrinin en korkulu rakibi o nedenle “sokak” ya da “merdiven altı” diyerek “ahlaksızlık” ya da “kaydır kuydurla” itham etmeye çalıştığı küçük üreticilerdir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir