Skip to main content

“Varsayıma dayalı tıp” hasta olmayanı da hasta eder

Benim naçizane edindiğim deneyim onkoloji alanında iki ayrı hasta türüne işaret eder. Bunların ilkinde bir şekilde saptanan (ele gelme, tarama vb.) tümör vardır, ama hastada herhangi bir şikayet (ağrı, iştahsızlık, kilo kaybı, halsizlik vb.) yoktur. İkinci grup ise bu saydığım belirtileri gösteren gerçek hastalardır, yani gözlenebilir bir sorun yaşarlar ve kapsamlı bir tedavi yaklaşımını gerekebilir. Bu hasta grubuna bilinen neyse o uygulanır. Ne var ki ilk grupta saptanan her şeyin (bu tümör de olabilir ya da PET gibi tetkik yöntemleriyle belirlenen anormallikler de aynı kapsama girer) kansere dönüşeceği düşüncesi tıbbın bilimsel karşılığı olmayan bir beklentisidir. Yeni geliştirilen tetkiklerin “daha detay şeyleri saptama” özelliği işi iyice karıştırır; çünkü hastanın tanımladığı bir hastalık hali olmadığı halde, tetkikin gösterdiği ve hastalık olduğuna inanılan değişiklikler vardır.

Resim http://www.goseawolves.com/pics33/0/DI/DIOVAENSKYMVKKC.20170628001221.jpg adresinden alınmıştır.

Mevcut tıp algısı bu gibi durumları da kanser, hatta yayılmış kanser olarak kabul etme eğilimindedir (varsayıma dayalı tıp). Bu yaklaşımın bir nedeni tetkikin gösterdiği her şeyin doğrulanmasına (patolojik örnekleme) olanak olmamasıdır. Dolayısıyla “hastanın hiçbir şikayeti olmasa bile” bu kez beklenti, mevcut bulgunun (tümörün çapı, görüntülemedeki değişiklik vb.) ortadan kaldırılmasına yönelir. Bunu yapmanın yöntemi neyse, o uygulanmaya başlanır, yani bütün kemoterapi seçenekleri sırasıyla denenir, yapılabilecek her bölgeye radyoterapi uygulanır. Her birkaç tedavi seansı sonrasında durum değerlendirmesi yapılır, “bulgu” ortadan kalkmadığı sürece de uygulamaya devam edilir.

Aşırı uzamış tedaviler yeni sorunlar yaratabilir

Oysa uygulanan tedavi yaklaşımlarının getirdiği sorunlar da vardır. Bu sorunlar (yan etkiler) başlangıçta hissedilir olmaz, hasta tedaviyi aldığının sonrasındaki birkaç gün yan etki yaşar. Ne var ki yan etkilerin çoğu aslında birikicidir, daha doğrusu vücudun uygulanan yöntemin zararlı etkilerinden arındırılması da kaynak ve zaman gerektirir. İlk tedavilerin genellikle sorunsuz karşılanmasının nedeni budur. Tedavi 6, 8, 12 kür gibi aşırı uzamaya başladığında artık vücudun kaynakları da tükenme noktasına erişir. Artık ilk uygulamalar sonrası birkaç günde normale dönebilen bünye, en az on, on beş günü yatarak geçirmek zorundadır. Doktor ise ara bir görüntülemeye bakmakta, tümörde küçülme görmemişse tedaviyi devam ettirme eğilimini sürdürmektedir. Nihayetinde bu yaklaşım sürdürülebilir olmaktan tamamen çıkar, hastaların “tedavi beni mahvetti” demelerinin nedeni budur. Durumun hastalıktan mı tedaviden mi kötüleştiğini anlamanın tek yolu ise, tedaviyi kesip hastayı bir süre izlemektir.

Yan etkilerin bir kısmı geneldir, ama bir kısmı tedavi bitse de uzun süre varlıklarını sürdüren geç yan etkilerdir. Örneğin sinir dokusu da tedaviden etkilenir, bu ister istemez algı kusuru olarak ortaya çıkan “nöropatik ağrıya” yol açar. Tıp bu noktada “B vitamini sinirleri güçlendirir” demekten fazlasını yapamaz, üstelik sinir dokusunun normale dönme hızı çok yavaştır. Işın tedavisinin (radyoterapi) daha disiplin olarak gelişmesinden itibaren kendiliğinden belirlediği bir avantajı vardır, “bir alana uygulanacak doz kısıtlıdır, fazlası verilemez”. Ancak bu tedbirli davranış bile, dokunun kişiye özgü farklılıkları nedeniyle, bir yıl sonra dahi ortaya çıkabilecek yan etkileri her zaman engellemez. Başlangıçta hastalık ifade etmeyen birey, artık yan etkilerin neden olduğu sorunları hastalık olarak ifade eder hale gelmiş, yani kaş yapalım derken göz çıkarılmıştır.

Bütün bu sorunlardan kaçınmanın yolları var mıdır?

Elbette vardır:

(1) Tanı konduğunda kişinin hastalık ifade edip etmemesi belirleyicidir, tarama ile saptanan durumlara çok temkinli yaklaşılmalıdır.

(2) Tedavi hastanın iyileştirilmesine yöneliktir, MR ya da PET bulgusunun ortadan kaldırılmaya çalışılması aslında “tetkikin tedavi edilmesi” anlamına gelir. Pek çok tümör vücutla denge içinde varlığını sürdürür ve hastaya klinik sorun yaratmayabilir.

(3) Bu tabloları birbirinden ayırt etmenin en geçerli yolu ise hastayı yakından takip etmektir. Mesela yüksek PSA değeri yüksek olmakla birlikte artma eğilimi göstermiyorsa, hasta da bir şikayet ifade etmiyorsa, en doğru yaklaşım yine sadece takiptir

2 thoughts to ““Varsayıma dayalı tıp” hasta olmayanı da hasta eder”

  1. Kesin bulgu olmadıkça evhama ve varsayıma dayalı mevzularda kafaya takmamak gerekli. Bir de günümüzde vahşi kapitalizmin boyunduruğu altındaki kesimin kesin teşhis yerine falanca hastalık başlangıcı gibi evhamı körükleyen yaklaşımının bulunması da ya olmayan hastalıklara davetiye çıkarmakta yahut sağlıklı kişinin durduk yerde huzurunun kaçmasına sebep olmaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir