Tahmin edeceğiniz üzere yazılarımızda siyasi gündemden uzak durmaya çalışıyoruz. Oysa yaklaşık bir haftadır bir fon krizi konuşuluyor, farklı farklı yorumlar yapılsa da aslında aynı kavramın etrafında dolanan benzer söylemler, ama ortalama bir insan hırsının nasıl bu düzeyde bir dolandırıcılık öyküsüne dönüştüğünü açıklamaya çalışan yok.
“İnsan yapısı gereği daha çoğunun olmasını arzu eden bir dürtüye sahiptir” saptamasına gitsek sanırım çok da yanlış olmaz. Herkesin zengin olma hayali, herkesin her şeyin özelini, yani kendine ait olanını istemek saplantısı vardır. Dini öğretiler ve ahlak kuralları “kanaat etmenin” en büyük erdemlerden biri olduğunu sürekli tekrarlasa da, dilimizde bunun aksini ifade eden pek çok söz vardır. Mesela “bal tutan parmağını yalar”, “komşunun tavuğu komşuya kaz görünür”, hatta “yemeyenin malını yerler” kanaatle ilişkili bütün öğütleri dışlayan ama çok sık kullanılan deyimlerdir. Özellikle bal ve parmak arasındaki ilişkinin başka dillerde olup olmadığını bilmiyorum.
Maaşlı doktor yaşamı
Kısa sürede zengin olmak, zenginliğini etrafın gözüne soka soka göstermek çabasına girmek, o seviyeye erişmek için de gerekirse gemileri yakmak tutkusunun tarihi ülkemizde o kadar eskilere gitmez. Hızlı zenginleşme tutkusu benim anladığım özellikle son elli yılın sorunudur. Yaşın tutmaz demeyin, gördüklerim yeter. Benim babam SSK Tepebaşı dispanseri polikliniğinde çalışan bir doktordu, maaşlı bir memur olduğunu söylemek hatalı olmaz. Anlattığına göre bir muayenehane düşüncesi varmış, hatta adına “insan tamirhanesi” yakıştırmış, ama denediğine dair bir şey bilmiyorum.
Maaşlı bir doktorun nasıl zenginleşebileceğini sormayın, yetkiyi maddi menfaat karşılığında kötüye kullanmak çok da seyrek görülmez. Sigorta dispanserinde rapor vermek yetkisi olan bir doktor, hele hele karşısına rapor isteyen işçiler de geliyorsa bunu rahatlıkla akçeli işlere çevirebilirdi. O yapmadı, elde ettiği birikim, bu birikim de annem ve benim çok kısıtlı şartlarda yaşamamızla mümkün oldu, artırabildikleri en fazla devlet bankalarının vadeli hesaplarına yatırılırdı. İşten eve geldiğinde ilk işi kömürlüğe inip kömür kırmak, kırdıklarını teneke kutularla beş kat yukarı taşımak olurdu. Anneme ev alışverişi için günde on lira verirdi.
Taşla top oynamak
İstisnai olarak bana bir şey alınacak olursa en makulünden seçilir, adres genellikle Sümerbank’ın Beyoğlu şubesi olurdu. Zaten bu alışveriş de bayramda falan değil, sadece okul açıldığında yapılırdı. En sık aldığım uyarı o ayakkabılarla top oynamamaktı, çünkü top yoktu, biz okul bahçesinde bulduğumuz yassı bir taşla maç yapardık. Top pahalıydı, hemen de patlardı. Babam yetkisini kötüye kullanarak daha çok kazanabilirdi, ama yapmadı. Bu davranışı için de din, iman ya da ahlak, herhangi bir gerekçeye sığındığını hatırlamıyorum.
Konumu gereği hiç mi karşılık görmedi, gördü, ama bu da bedava değildi. Daha çok Sümerbank çalışanları geldiğinden “doktor bey son bir buçuk metre kumaş, seri sonu halı, indirimde” dediğinde bunları satın alırdı. Annem “yine mi kumaş” diye söylense de alışkanlığını uzun süre sürdürdü. Yıllar sonra evi kapatıp da sandıkları taşıdığımda çoğu bir şeye yaramayan, bir eteklik ya da bir pantolonluk, naftalin kokan onlarca kumaş parçası tadilat için çalışanlar tarafından götürüldü. Üzüldüm mü? Hayır, helali hoş olsun dedim, zaten çağın algısı da değişmişti.
Peki, biz bu “kanaat” kavramından ne oldu da döndük, bunu irdeleyeceğiz.