Geçen hafta sözünü ettiğimiz veliaht meselesi ilginç bir biçimde siyasette de karşılık bulur. Ülkemizde siyasi yaşam döngüsü hayatın diğer alanlarında gözlemleyebileceğimizden çok daha az üretkendir. Şirketlerde ya da aile işletmelerinde kurucu ya da varis olanın çok da uzun olmayan bir dönemde emeklilik aşamasına geçmesine karşılık, siyasetle iştigal edenler mevkilerini genellikle “dört kolluyla” terk ederler. Yakın geçmişi şöyle bir hatırlayın, benim hatırlayabildiğim elli yıl süresince aktif yönetimde kalan ya da yan rollerde olanların sayıları toplasanız onu, haydi diyelim yirmiyi geçmez. Bu durum gelenekleri gereği “başkan ölene kadar başkandır” yaklaşımını benimsemiş sağ partilere özgü değildir, sol partilerde de siyaset sahnesini kendi isteğiyle terk edenlerin sayısı çok azdır. Aynen doğada olduğu üzere, lider en yakın rakibe yenik düşmediği sürece konumunu korur.
Sağ partilerde lider yaşamının sonuna kadar liderdir; sadece akli melekelerini kısıtlayan bir durum varsa ayrılır. Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan hatırlayabildiğimiz örneklerdir. Solda ise seyrek de olsa genel kurul ya da kurultayla görev devri olur. Yine de bizim siyaset geçmişimizde genel kurulda yenilerek çekilmek zorunda kalan başkan sayısı çok azdır. Bizim doğrudan tanık olamadığımız İsmet İnönü Bülent Ecevit geçişini saymazsanız, son değişiklik de Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel arasında yaşanmıştır. İlki doğal karşılansa da ikincisi için tartışmalar hala sürer.
Siyasi vesayet nedir?
Yine bize özgü bir siyasi devir biçimi daha vardır, bu da genellikle darbe ile gerçekleşir. Siyasiler faaliyetlerinin çok uzun bir dönemini “siyasi vesayet” olarak adlandırılan, daha çok asker kaynaklı (ancak askerin kaynağı da hep tartışılmıştır) bir baskı altında geçirdiklerini iddia ederler. Vesayet; vasi olma, vasilik demektir. Hukuki anlamıyla vesayet; velisi olmayan küçüklerin hak ve menfaatlerini korumak anlamına gelir. Ancak siyasi vesayette durum değişir. Genel olarak “görünmeyen” (bizde derin devlet ya da orduya atfedilen) bir üst akıl vardır, “devletin bekası” denen ve ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir zemin çerçevesinde siyaseti düzenlemeye çalışır.
Siyasi vesayet kavramının popüler hale gelmesi, 28 Şubat süreciyle başlar ve birçok insan, sadece Türkiye’ye özgü bir durumu tespit etmek için ortaya atılmış bir kavram olduğunu düşünür. Oysa bu kavram bize özgü değildir. Bugün baktığınızda Amerika da dahil pek çok ülkede görünenin ötesinde, bir cins elitler kulübü ya da şahinlerin var olduğunu, seçilecek adayın kim olacağına onların karar verdiğini varsaymak hayal ürünü değildir. Sonuçta “demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi” olarak algılansa da bireysel oyun kime verileceği sorundur; aday gerektirir, siz de adayı belirlerseniz o adayı seçilmesi pek de rastlantısal ya da demokrasi faziletinin sonucu olmaz.
Veliaht nasıl belirlenir?
Ancak bir sonraki adayın kim olacağı vesayet kavramı dışlansa bile varlığını sürdürür. Özellikle devletin en üst makamında olmak belli bir süreyle sınırlıysa (görev süresinin dolması ve bir daha seçilme olasılığının kanunen olmaması) tam da bu noktada siyasi veliaht kavramı ortaya çıkar. Yukarıda belirttiğimiz gibi, sağ partilerin geleneğinde veliaht mevcut liderin işaret etmesine bağlıdır. Çoğu sağ lider dört kollu gelmeden genel başkanlık konumunu terk etmez, en azından gerçekten “devrilmesini” bekler (Süleyman Demirel’in tanımıdır). Ama devlet başkanlığı konumu söz konusu olduğunda yasal sınırlama söz konusu olacağından bu beklenenden ya da arzu edilenden daha erken gerçekleşebilir. Tek adam olmanın sorunu da budur.