Eve İnternet bağlatalı altı ay kadar oldu, internet sahibi olmanın getirdiği değişiklikleri yaşamaya başladım. Öncesinde de internetten tamamen yoksun değildim, ama telefonun sistemini kullanarak bağlanıyordum. Bu zaman zaman aksamaları olan sınırlı bir sistem, zaten cihazlar eski, o nedenle mail cevaplamak gibi özel durumlar ve nadiren araştırma dışında (bunu zaten telefondan yapıyorum) kullanılmadı. Sinema hayatım doğrudan DVD’ye bağlı oldu, ama sinyal alma özelliği olmayan bir televizyonla karşılanmaya devam etti. Evde sinema izlemek konforlu olsa da sinema ile karşılaştırılamayacak zayıf kalıcılığı olan, ama zaman zaman yine de tatminkar bir yaklaşım. Filmlere derinden dalamamamın sebebi olasılıkla ortamın aydınlık olması, odak dağınıklığı, istenildiği zaman durdurma lüksü ve elbette ekranında sinema ile karşılaştırılamayacak kadar küçük olması.
İnternetin bağlanması ile televizyon ve DVD bana uzaktan küskün küskün bakan iki nesneye dönüştü. Hayatında hiç internet görmemiş biri için bilgisayar ekranından film seyretmek derinliği bilinmeyen sulara alabildiğine dalabilme özgürlüğü gibi görünse de öyle olmadığını iki hafta içinde anladım. Sistem, yani sinyal her zaman açık, bütün yapılması gereken ekrandaki Youtube butonuna basmak, algoritma size bir şeyler sunuyor. Bu bir şeyler bazen işinize çok yarayan bilimsel animasyonlar olduğu gibi, bazen de ilgi alanınıza göre film seçeneklerine dönüşüyor. Algoritma sizin son izlediğinizi dikkate alarak geçmişinizle harmanlayan öneriler paketi getiriyor, sorun tam da bu noktada çıkıyor.
Tencerenin üstünden yemek
İnternetin hızlı ve seçeneğin bol bulunuyor görünmesi sunulan seçenekler için “tencerenin üstünden yemek” gibi bir duruma dönüşüyor. Bir film açıyorsunuz, ama vaktiniz de zaten yaklaşık bir buçuk saat, uykuya geçmeniz öncesi yarım saat normalleşme halini de sayarsanız iki saatiniz var. Filmin bir şeye benzeyip benzemediğini (kapak görüntüleri genellikle yanıltıcı oluyor) anlayana kadar yirmi dakikasını kaybediyorsunuz. Vaz geçme olasılığınız sınırsız olunca başka seçeneğe, daha başka seçeneğe, derken zaman tükeniyor. Sonuç hiçbir filmi izlemeden uyku pozisyonunu alıyorsunuz. Altı ay sonra vardığım sonuç internetin, daha doğrusu Youtube’un istediğimi vermediği oldu. En iyi seçenekler 1950’lerden kalma Boris Karloff sunumlu yaklaşık elli dakikalık bölümler ve yirmi dakikalık Alacakaranlık Kuşağı bölümleri, ama onlar da tükeniyor.
Seyredilenlerin kalıcılığı
Bende kusur hiç mi yok, elbette var, reklamsız seçeneği asla kabul etmiyorum, ama daha önemlisi platform aboneliklerim yok. Platformlara bulaşmamamın nedeni belli, yapım teknikleri bir kerede en az beş bölüm, hatta sezon seyrettirecek kadar geliştirilmiş. DVD’den seyrettiği Braking Bad ile yaşadığım bu deneyim, bir iki bölüm izler kalkarım” seçeneğinin olmadığını ispatladı. Bölüm kurgusu ve uzunluğu sonrakini seyretme tutkusu oluşturmakta çok başarılı.
Şimdi gelelim bir de sorunun “seyredilenlerin kalıcılığı” boyutuna. Esas sıkıntı burada. Sinemada seyrettiklerimi genellikle hayli detaylı hatırlarım, televizyon ekranında bu zayıflar, ama bilgisayar ekranında kalıcılığın neredeyse olmadığını söylemek zorundayım. Algoritmanın marifetiyle zaten seyrettiğim filmi ezkaza yeniden açsam da seyrettiğimi algılamam on dakikayı geçiyor. Sonrası ise yine aynı “seçememek” açmazı ve diğer seyir seçeneklerinde olmayan hızlandırma seçeneği. İster istemez fark yaratmayacak kadar hızlandırıyorum, hızlandırdıkça filmin büyüsü (varsa) kayboluyor.
İlk altı ayın sonucu amaç sinema ise DVD’ye devam oluyor.