Kanser konusunda çok zamandır bir şey yazmıyoruz. Aslında yazılabileceklerin önemli bir bölümünü yazdık, ama sorun hastalığın tanımlanmasından öte doğru anlaşılmasında ve tedavisinde. Burada anlaşılma derken kastettiğimiz tanı değil, tanı saptanan kitlenin ya da ülserin örneklenerek mikroskop altında incelenmesine dayanıyor. Bu aşamada da sorunlar var, “alınan küçücük bir örnek hastalığı ne kadar yansıtır” sorusunun yanıtı “yansıtmaz” olur. Saptananla olanın arasında genellikle bir uçurum bulunur, tedavi yaklaşımların çoğu da hastayı uçuruma sürükler. O nedenle anlamaktan kast ettiğimiz şey mekanizmalar da değil, bir ucu felsefeye dayanan, bir ucu da mitolojiye giden geniş bir veriler yumağının çözümlenmesidir.
Bu anlaşılmazlık hali en çok da doğa ile ilgili gözlemlerde ortaya çıkar, insan gözlerken aslında olanı betimler, ama arkasındaki esas dürtüyü algılaması mümkün olmaz. Hızlı olaylar zaten algılanamaz, yavaş olaylar ise yakıştırmalara mahkumdur. Damarın yavaş yavaş tıkanması gibi açıklama gerçekten değil zorunluluktan doğar. Aynı şey kanser için de geçerlidir, hastalığın ne olduğu ve nasıl seyredebildiği öngörülebilse de, ortaya çıkan paternlerin birbiriyle tutarlılığı yoktur. Akciğerde görülen her şey metastaza yorumlanır, oysa bunların bir kısmının görüntüsü küçük noktalarken, bazılarının görüntüsü küçük çaplı balonlar oluşturan desenlerdir. Tıp bunları anlamayı istemez, genel geçer seçeneklerden birini tercih eder, sonrası da kimsenin umurunda olmaz.
Yengeç nedir?
Bu yazıya o nedenle kanserin tarihte neden yengeç sembolü ile ilişkilendirildiğini anlamaya çalışarak başlayacağız. Yengecin ne olduğunu herkes aşağı yukarı bilir, dışı sert bir kabuk, içi ise kaslardan oluşur. Otuz üç yıldır, eğitim ya da uzmanlık, içinde olduğum bu alanda bugüne kadar ne görünüm ne de radyolojik görüntü olarak yengece benzeyen herhangi bir tümör görmedim desem yalan olmaz. Hipokrat zamanından beri yakıştırılmış yengeç sembolü bugün hala bütün gücüyle kullanılsa da, bunca zamandır yengece benzeyen bir tümörle karşılaşmamış olmak, sembolizmanın görüntüden başka bir şeye atıfta bulunduğuna işaret eder. Soru aslında kısmen tıbbi, ama daha çok felsefidir.
Benzer adlandırmalar tıbbın başka alanlarında da bulunur ve tamamen tutarlıdır. Yetersizliğe bağlı genişlemiş bir kalbin röntgen görüntüsü daha çok bir çadırı andırdığından çadır kalbi adı verilir. Ciltte çıkan bazı lezyonlar doğrudan imgeyi çağrıştırdığından gül hastalığı olarak adlandırılır. Çocuklardaki kemik kırıkları yaş ağacın dalları gibi tam bir parçalanmayla gerçekleşemediğinden (burada mekanizma da olasılıkla aynıdır) yaş ağaç kırığı olarak betimlenir. Hatta vereme bağlı doku değişiklikleri peynirin kıvamını andırdığından kazeifikasyon nekrozu yakıştırmasını hak eder. Oysa yengeç ve kanser arasında böyle bir ilişki kurmak güçtür.
Mevcut çocuksu açıklamalar
Mevcut açıklamalar ise genellikle çocuksudur. Yengecin avını ya da bulduğunu içten kemirmesi en çok kabul görendir. “Bu hastalık da içten yiyerek bitirir, dolayısıyla ölü bir balığı içinden kemiren yengeci çağrıştırır” tanımlaması aslında etrafta görmek olasılığı çok fazla olan elma kurdu, fare, hatta sırtlan için daha çok geçerlidir. O nedenle denizde yaşayan, karaya nadir çıkan bir canlının bu payeyi kazanmış olması akla pek uygun gelmez. İkinci yaklaşım ise kısmen daha tutarlıdır, “ortaya çıkan sert tümör dokusu dokudan aldığı kan damarları nedeniyle yengecin bacaklarına benzetilir. Bu tanımın açmazı ise ne doğrudan ne de internetteki zengin görsel ağında böyle bir görüntüyle bir kez bile karşılaşılmamış olmasıdır.
O halde kanser ve yengeç sembolünün seçilmesinin başka açıklamaları olmalıdır. Bugün unutulmuş olsa da anlaşılan bu açıklamalar mevcut olandan daha tutarlıdır. İş ister istemez tarihin tozlu arşivlerine, yanmış kütüphanelerine, velhasıl artık unutulmuş bambaşka bir döneme sürükler.