Dolaylı yoldan tıp hegemonyası nasıl kurulur?

Geçen hafta sözünü ettiğimiz bilimsel hegemonya tahmin ettiğinizden karmaşık bir örüntüdür, ama dantel gibi işlenerek başarıyla kurulmuştur. Sürecin başlangıcı İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi ve bilim de dahil kültür emperyalizmine dayanır. Amerika kaynak olarak sadece kendi belirlediği dergileri ve veri tabanını esas almaktadır, dolayısıyla etkisi altında olan ülkelerden de bunu ister. Bu dayatmanın bir kısmı bilimsel, ama çoğu Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gibi paravan kuruluşlarla gerçekleştirilir. Nitekim DSÖ meslek odalarını da kurulmasına aracılık eder, bunca oda içerisinde özellikle tıp alanındaki odalar bu etkiden kurtulamaz. Odalar garip bir biçimde aslında muhalif görünür, ancak iş uygulamaya gelince muhalefetten çok sessizlik hakimdir.

Sonraki aşama ise anlaşıldığı kadarıyla iktidar değişikliğiyle sağlanır. Eğer bir ülkede işler istenildiği gibi gitmiyorsa orada iktidarın bir şekilde değiştirilmesi gerekir (mesela Our Brand Is Crisis – 2014 filmi bu süreci anlatan çok başarılı bir çalışmadır). Ülke değişmeye direniyorsa yeni bir algı yaratılır ya da doğrudan askeri müdahalenin yolu açılır. Türkiye’yi Amerika’nın eteklerine sürükleyen Yükseköğretim Kurulu da bu şekilde kurulur. Sonrası nispeten basittir, yeni akademik yükseltme kriterleri getirilir, bunlar da Amerikan veri tabanını esas alır. İşin ilginç yanı, geçen hafta değindiğimiz üzere, kendini muhalefet sananlar da “kriterlerin üstünlüğüne” inanmakla kalmaz, layıkıyla destekler. Hoş bu aşama öncesinde de “oğlumuz tahsilini Avrupa’da (sonraları Amerika) yaptı” repliği Yeşilçam’ın ayrılmaz parçasıdır.

Derneklerin paravan rolleri

Ancak bu kez durum farklıdır, doğrudan göbekten bağlanma söz konusudur. Mesela sivil toplum örgütlenmesi çok önemlidir, o halde her alanın kendi derneği kurdurulur ve akademi dolaylı yoldan da kontrol altına alınır. Bu dernekler yükseltme jürilerinin seçiminden hangi kongrede kimin konuşacağının belirlenmesine dek suyun başını tutar. Yapmadıkları tek şey vardır, meslektaşlarının haklarını asla korumazlar, hatta bazen kendileri de hedef haline getirebilirler. Dernekler aynı zamanda dış ilişkileri düzenler, uluslararası kurullarda yer alır, hatta ödüllendirilebilir. Aslında fazlasıyla manidar olan bu süreçle ilgili tek bilinmeyen, her şeyin açık açık konuşulup konuşulmadığıdır. Dernekler bu nedenle siyasi paralel yapılanmaların yuvası haline de gelebilirler, çünkü işin içine para girer.

Bilimsel bağımsızlığın sonu

Normal koşullarda Türkiye’de derneklerin değil para toplamaları, üç kuruşluk normal aidatlarını almaları bile mümkün değildir. Oysa bu derneklerde durum farklıdır; kongreler yapılmaktadır, bu ilaç endüstrisinin desteğiyle ürütülen ve fazladan pahalılaştırılmış bir süreçtir. Dernek firmalara masa kurmaları için yer satar ve sonrasında bu para derneğin kasasına aktarılır. Fizyoloji, biyokimya gibi kısmen öksüz dernekleri saymazsanız, klinik bilimlere ait diğerleri çok kısa süre içinde inanılmaz derecede zenginleşir. Ancak hegemonyanın genel kuralı burada da geçerlidir, yani “parayı veren düdüğü çalar”, eğer bir masa satın alınarak sponsor olunmuşsa sizin kongre programınız o masayı satın alanın ilgilendiği konu dışına çıkamaz. Bilimin bağımsızlığı kavramı böylelikle rafa kaldırılır.

Hegemonyanın dolaylı yöntemi olan etiğin nasıl kötüye kullanılabileceği ise bambaşka bir konudur. Tekrar olsa bile anlatmakta fayda var.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.