Uca sürüklenmenin vardığı noktayı geçen hafta tamamlamak istesek de son bir yazı daha eklemek zorunda kaldık, buna “sürgün” adını veriyoruz. Genel düşüncenin aksine olan biri önce gülümsenerek karşılanır, dikkat çekmeye çalıştığı düşünülür; bir sonraki aşamada deli olduğu kanaati oluşur. Ancak ısrarın devam etmesine karşılık görüş toplum tarafından kabul görürse bu kez ortaya çıkan cephe kolay kolay baş edilebilir olmayacaktır. Kişi aykırı iddialarıyla kabul görürse saygı kazanmaya başlar. Hele hele kazandığı saygı ve ister istemez sevgiyi kötüye kullanmazsa yarattığı ivme güçlenir.
Ancak bu konuma erişenlerin çoğu bu noktada elde ettikleri başarıyı başka biçimlerde getiriye dönüştürmeye çalışır. Çok iyi bilinen ve takip edilen biri reklam teklifiyle karşılaşabilir. Teklif caziptir, ivme bir süre devam etse de sonunda ters teper, kişi ilgi görmekten uzaklaşır. Bir diğer olasılık kişinin onu yeni mertebeye taşıyan konumu terk ederek yine getirisi daha yüksek bir başka seçeneğe kaymasıdır. Tıp alanında bu daha çok özel hastaneye geçmek ya da muayenehane açmak gibi “artık çabalarımızın karşılığını görelim” biçiminde ortaya çıkar. Bu bir yerde çıtayı yükseltmektir. Artık o konuma taşıyanlarla ilgisi kalmaz, bedeller yükselmiştir, dolayısıyla her hasta kabul edilmez, talebe zaman yetmediğinden denge bedel yükseltilerek korunur.
Apartheid nedir?
Bütün bunlara kapılmaksızın konumu taşımaya çalışanlar geçen haftalarda ve yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi kendi camiasından dışlanmaya başlar. Dışlanmada sorun yoktur, doğal sonuçtur, ama günümüzün karakter aşınması bunu doğrudan ifade etmez. Tavır daha çok dolaylıdır, mesela artık topluluğa konuşma hakkı verilmez, genel toplantıların bir bileşeni olmaktan çıkarılır. Bu mertebenin zorunlu bileşeni “iyilik” olduğundan (mutlak iyilik olmadan bu aşamaya erişilemez) aslında reddedilen kişi bunun farkına bile varmaz. Genellikle aynı iyi tavrı sürdürür, ama bu karşı tarafta “yaranmak” olarak yorumlanır.
Doğru bildiğin yoldan dönmemenin yine de daha ağır bir başka bedeli vardır, işte buna nereden aklıma geldiyse Apartheid adını verdim. Kaynaklara göre (elbette yapay zeka) Apartheid, 1948-1994 yılları arasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde resmî devlet politikası olarak uygulanan, beyaz azınlığın siyahi çoğunluk üzerinde ırksal ayrımcılık, baskı ve hakimiyet kurduğu kurumsallaşmış bir sistemdir. Afrikaans dilinde “ayrılık” anlamına gelen bu rejim, vatandaşları ırklarına göre ayırarak temel haklardan mahrum bırakır. Bunda kurumsallaşmış ırkçılık ve coğrafi ayrım vardır. İnsanlığa karşı suç olduğu kabul edilir ve 1994’te Nelson Mandela’nın seçilmesiyle sona erer. Günümüzde bu terim, mecazi olarak başka coğrafyalardaki ırkçı ve ayrımcı politikaları tanımlamak için de kullanılır.
Vatansızlık metaforu
Kelimenin kökeni aslında “ayrıksılık” olarak Türkçeleştirilebilir, ancak bende çağrıştırdığı daha çok “vatansızlık” düşüncesidir. Bu bir cins dokuz köyden kovulmak ya da sürülmek, eski vatanından olmak ya da bulunduğu, kendi kendine yarattığı, süslediği ve her türlü olumsuz koşula rağmen yeşerttiği yerden de dışlanmaktır. Herkesin iyiliği için yaratılan bir kaçış noktası, aç kalanlar yer diye çekmecelere stoklanan kraker, gofret gibi yiyecekler, ortamın bütün olumsuzluğuna rağmen içinde olmanın yarattığı bir sevinç halini destekleyebilecek bir çiçek, tablo ya da ışık oyununa bile artık tahammül edilemez. Apartheid aslında budur.
Uzatmadan tamamlayalım, her şeye rağmen devam etmek kolay değildir, lakin bir ideayı savunuyorsanız bunları yaşamanız kaçınılmazdır, vatansız kalırsınız. Değer mi, elbette değer, başka başka örnekleri de vardır, en iyi bilinen örneği ise Nelson Mandela’dır.