İnsana kanaat kavramı genellikle ailesi tarafından kazandırılır ve gerek dini ve gerekse ahlaki öğretilerle beslenir. Burada kanaat kazanmamak, fakir yaşamak düsturu değildir, kanaat toplumsal eşitliğin sürdürülmesi açısından önemlidir. Diyelim ki iki esnaf (klasik verilen örnek budur) yan yana iki dükkanları var, biri satış yaparken diğerinin siftah yapmaması, kazananın gelen müşterinin isteği kendinde olsa bile komşusuna yönlendirmesiyle sonuçlanır. Oysa kanaatsiz olmak durumunda komşunun bir şeyler kazanması düşünülmez, kasada biriken paraya bakılır. Klasik örnek halen çoğu esnaf işletmesinde geçerlidir.
Kavramın liberalizm ya da kapitalizm kökenli felsefi irdelemesine hiç girmeyeceğim, bunlar dünyanın değişmekte olan genel algısının eleştirisi olur. Bu kavramlar elbette yakından ilişkilidir, ama özleri gereği bambaşka bir tartışma açar; yani kendi içerlerinde tutarlı olsalar da toplumsal eşitsizlik temasına dayanırlar. Oysa bu kavramlarla hiç tanışmayan, hatta hala haberi olmayan normal bir vatandaş da kanaat kavramından rahatlıkla uzaklaşabilir. Paranın fazlası göz çıkarmaz, ama daha beteri harcanması mümkün olmadığından paranın araç değil amaç olmasıyla sonuçlanır.
İmrenmek ve el yükseltmek
Bizim son elli yılda uzaklaştığımız kanaat yaklaşımı da bir yerde satın alınabilir malların çoğalması, buna karşılık gelirin değil, toplumsal ahlak anlayışının ve kültürün göreceli olarak azalmasıyla ilişkili görünür. Toplumsal ahlak esnaf mantığını güder, komşun açken senin tok uyuman yanlış bulunur. Bir refah varsa, eşitsizlik olsa bile fakir olanı rencide etmeden paylaşılmalıdır. Farklı koşullarda yaşayan topluluğun bir arada bulunduğu zaman bile, imkanı olan gösteriş yapmaktan uzak durmalıdır. Bu seçilen yemekten topluluğa girerken taşınan kıyafetten ve anlatılan kişisel hikayelere kadar her şeyi bağlar. Kazancı belli olan birine ticaret başarıları anlatmak rencide edicidir. Elli yılda ilk kaybedilen olasılıkla bu olur.
Ancak insanların zaafları vardır, zaafların ilki imrenmek, ikincisi imrenmese bile el yükseltme hevesleridir. İshak Alaton ve Üzeyir Garih’den dolaylı yoldan dinlediğim tavsiye, “ortakların ailelerini buluşturmamaları ve hatta görüştürmemeleri” şeklidedir. Kazanç sahibi bir ortak, ailesine karşı daha bonkör davranabilir, çantadan arabaya geniş bir seçenek, daha tutumlu davranan ortağın ailesinde de imrenme ve iştah oluşturabilir. Zaten ilk aşama da hep bu imrenme ve iştahlanmadır. Her ilki ortağın da aynı kazanmasına karşılık birinin bonkörlüğü diğerinin sorunu halini alırken, bir sonraki buluşma el yükseltmeyle sonuçlanır.
Medyanın katkısı
Bu kısır döngü medyanın işin içine girmesiyle daha sağlam zemin bulur ve hızla yaygınlaşır. İlk mecra televizyondur ve hala bel kemiğini oluşturur. Tek kanal olan TRT hatırlarsanız Küçük Ev gibi aile dizileriyle yayın hayatına başlar, ama diziler giderek Dallas’a dönüşürken (ki Dallas’ta bile imrendirme yoktur), diğer kanalların eklenmesiyle iş kızışır. Bir ülkenin televizyon kanallarının olması onu kültürsüzleştirmez, ama doğru bir düzenleme yapamazsanız seyirci Süper Baba’yı değil sürtüşme, rekabet, kavga ve intikam temalarını seyretmeye meyillidir. Bu tutum hafriyat yapan kepçenin ya da seslerin yükseldiği münakaşaların izlenmesinden farklı değildir. Yemek yarışmalarında bile artık yemek değil, sofrada oturanların kavgaları seyredilir.
Yine de eğitim yeterli ise ve ekonomide istikrara varsa insanlar etkilenmeyebilir. Yetişirken görmüş ya da “zengin değil, ama varlıklı” aileler çocuklarına bu eğitimi verdikleri için etkilenmez. Oysa eğitimsizlik fakirlikle birleşirse etki farklıdır, hızla imrenme ve çabucak kazanma hırsı ortaya çıkar, bu henüz başlangıç aşamasıdır.