Çukur günleri

İnsanın kaç yıl olduğunu kendi bile hatırlamadığı odasından başka bir yere taşınmak zorunda kalması bir yapbozun dağıtılıp yeniden kurulmasına benzer. Yapboz insanın geçmişidir, örüntü ve görüntü zamanla kendiliğinden oluşur. Odaya Apartheid’ın nereye vuracağı bilinmeyen dalgalarıyla sürüklenilir. Bir zamanlar diğer meslektaşlarla paylaşılan oda, poliklinikten hem uzak hem de eğlencesizse pek kullanılamaz. Odanın zamanı gelip de tasfiye edilmesi benim dışımdadır, bunalımlar dönemimin ortasına denk düşer. Bir duvar dibine “kendi olabilmek” amacıyla iliştirilmiş çerçeveler, tahta parçalarından birleştirerek oluşturulup İMÇ’den özenle seçilmiş yarım metre döşemelik kumaşla kaplanmış dört gözlü kalemlik, olsa olsa bir battal boy poşet eder. Bir bankadan çıkma masayı bir hafta sonu verniklediğimi hatırlıyorum, lamine kaplı suntalardan yine de daha iyiydi.

Resim: Çukur’un bozmadan önceki son görüntüsü

Dağınıklıktan düzene

Poşet polikliniğin artık kullanılmayan derin film dolaplarının dibine kolaylıkla sıkıştırılır. Sığınılan mekan sekreterlerle paylaşılan poliklinik olunca, yeni sorun onların sıra dışı düzenliliğine karşılık masamın bulunduğu köşenin dağınıklığının cesaretle savunulmasıdır. En büyük tehlike dağınıklığın sekreterlerin toplama arzusunun hedefi haline gelmesidir. Ayşe’yi hatırlıyorum, “benim tarafıma bulaşma” haykırışlarıma binaen yere gözüyle çizdiği hayali hattın geçilmemesi tehditleri hala kulağımda yankılanır.

Bir sonrası, pandeminin herkesi süpürüp de beni Çukurumda yalnız bıraktığı dönemdi, oda benim olmasa da bana kalmış sayılabilirdi. Arkamdaki rafları yalnızlığın telafisi olabilecek her türlü objeyi özenle dizmek için yaptım. Bana bu kez bir bayrama mal olsa da, içine girene hayali imparatorluğumun alameti farikalarını sergilediğim bir mekana dönüşmeye başladı. İşi büyütmeye karar verdiğimde yeni plan artık bir derslikti. Önce artık kapanmış Beyaz Adam’dan aldığım tahtayı duvara monte ettim, hastaların beklerken oturmaları için yapılmış sıralara öğrenciler için el konuldu; nihayetinde duvara monte ettiğim bilgisayara bağlı bir ekranla kompozisyon tamamlandı.

İçine girenin oyuncakçıya girmiş çocuk gibi keyif alabileceği bu mekan da polikliniklerin ek binaya taşınmasıyla birlikte benim gayrı resmi odam oldu. Komşularım artık poliklinikler değildi, biri cerrahilerin sterilizasyon ünitesine, diğerleri atölyeler ve arşive evrilirken, Çukur kol kuvvetiyle çalışan sınıfın yeni yuvası haline geldi. Aslında halimden fazlasıyla memnundum, artık ihtiyaç kalmayan derin dolabı da atölyelere verdim, alt katın “iflastan satılık eşyalar” gibi duran dağınıklığında ne zaman istesem bedava alınabilecek çok şey vardı. Yatağa dönüşebilen bir koltuk, kocaman görünümüne karşılık içine bir milyon lira bile sığmayacak eski kasa, ne varsa topladım.

Biriktirmenin sığamama sorunu

Bu ara düzeni Çukur’a inen dar merdivenin başına takılan kilitli kapıya rağmen engellenemeyen hastalar bozdu. Sorun ben değildim, bulunduğum katın mezbeleliği, Çukur’un kapısı kilitli olsa bile asansörle inilebileceğini anlayan hastaların şikayetlerine mazhar olunca artık direnecek durum kalmamıştı. Apartheid’ın yeni mekanı fi tarihinde terk edilen odanın iki yan komşusu nispeten küçük, ama bağımsız yeni bir odaydı.

Benim gibilerin genel sorunu atamamaktan değil çok fazla şeyi toplamış olmaktan kaynaklanır. Hayatı biriktirmekten ibaret olanlar için taşınmak büyük bir cezadır, ya vazgeçersiniz ya da hala sığdırabileceğinizi hesaplıyorsanız kendi ellerinizle kurduğunuz yapbozu dağıtıp yeniden birleştirişiniz. Bu aynı alanı doldursa bile biçim değişince fazladan parça artan Instagram paylaşımlarının illüzyonuna benzer. Bakar, ölçer, hesaplarsınız, alanı daha küçük olsa bile tavanı daha yüksek mekan, neyi ne kadar kesip, neye ne kadar ekleyeceksiniz, mesele budur. Ve derken anılar uçuşmaya başlar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.