Düzenli yazmak zorunda olduğunu hisseden biri için her hafta yeni konu bulmak bazen içinden çıkılması zor bir hal alır. Aynı dert düzenli içerik üretmek zorunda olan Instagram erbabı için de sorundur. İnsanlar bir şeyi alışkanlık geliştirince ister istemez belli aralıklarla karşılarında görmeyi bekler. Aslında yazsın ya da sergilesin, ortalama bir içerik üreticisin laf ebeliği neredeyse hiç eksik olmaz. Ne var ki insanların içerik üreticilerinden bekledikleri konular bellidir. Mesela birini hava durumu konusunda izliyorlarsa ondan finansal konularda (ne kadar iyi bilirse bilsin) bir şeyler duymayı istemezler. Oysa aynı kişi hava tahmini kadar yüksek tutarlılıkta para tahmini de yapabilir. Benzer şekilde, sağlık konusunda konuşan biri mesela siyasi konularda yorum yaparsa bu da pek keyifle karşılanmaz.
İzleyicinin takip ettikleri açısından en çok merak ettikleri ve dinlemekten keyif aldıkları kısım ise onların özel yaşamıdır. Özel yaşam adı üstünde kişiye mahsustur, ama çok detayına girilmese bile “falanca pastaneyi çok severmiş, filanca filmlere bayılırmış…” gibi detaylar ilgi çekici olmayı sürdürür. Özel yaşam ilgisi özellikle “guru” olarak bellenenlerde derinleşme eğilimindedir, gurunun dediğinden çok yaptığının önemli olması, “imamın yaptığını değil dediğini yapacaksın” prensibinden çok farklı değildir.
Debelenmenin sıçratıcı etkisi
İçerik üretmekte sorun yaşayanlar bu nedenle tıkandıkları noktada benim de bazen yaptığım gibi günlük yaşamın temaşasına dalar. Bu bir sayfa yazı çıkarmak için fazlasıyla yeterli olsa da, ilginçtir, deli dolu yazabilme özgürlüğü kişinin ufkunun açılmasına yardımcı yeni detaylar bulmasını da kolaylaştırır. “Bu hafta ne yazacağım” meselesinin genellikle verimli yazılardan biri haline gelmesi belki de bu deli doluluktandır. Yazma çabası çukurun dibinden çıkabilmek için debelenme ve ek düşünce üretme seansının hızlanması anlamına gelir.
Öyle bir yazılmalıdır ki, çok fazla detay içermemeli, varabileceği en verimli nokta olarak sonraki yazılara da temel oluşturmalıdır. Öyle bir şeyler kaleme alınmalıdır ki, maharetini yazarak dile döken birinin giderek tükenen yazma şevkini yerine getirmeli, yarım kalmış projelerini hızlandırmalı, hatta dallanıp budaklandırmakla kalmayıp yenilerini eklemelidir. Ve öyle bir yazılmalıdır ki, çok kolay kulvar değiştirebilecekken aynı kulvarda zıplayarak, sıçrayarak ilerlemek mümkün olmalıdır.
Hayatın yolculuk hali
İnsanların genelini bilmem, ama benim yaşamım garip bir yolculuk hali özeti taşır. Mesela işten eve döneceksem, açsam, yapmam gereken işler varsa, otobüsün dışını seyrederken hayalim bir an önce eve gitmek, hemen bir salata yapmak, sonra onu demlenmeye (sulanmaya) bırakırken diğer işlerime yumulmaktır. İşler bitip salata da yendiğinde geri kalan tatlı niyetine bir film seyretmek, Alacakaranlık Kuşağı’nın eski bölümlerinden bir yirmi dakika izlemek olabilir.
Keşke hayatımı gerçekten bu yolculuk hali tadında yaşayabilsem… Eve vardığımda ilk yaptığım elimi, yüzümü yıkayıp yanlanmak olur. Tam da o sırada soyulmayı bekleyen soğan, yıkanmayı bekleyen roka yaprakları “aman şimdi kim uğraşır…” rehavetiyle rafta bırakılırlarken, eve koşar koşmaz başlayacağım işler de yapılacaklar listesinden düşüverir. Elde kalan, aslında tatlı niyetine yenilecek seçenek olan film seyretmek, yirmi dakikadan bir buçuk saatlik normal filme zıplarken, akşamın yedisinin gelmiş olması bir günün daha tükenmekte olduğunu müjdeler.
İşte bir sonraki yazının konusu da böylelikle yakalanmış olur; “İnternet ve ben”…