Bazı konular sakız gibi sünmeye meyillidir, ama bu konuyu daha fazla uzatma isteğimiz yok. Geçen hafta bıraktığımız noktaya geri dönerek sonlandırmaya çalışalım. Bir konuda önce fikir öne sürerek farklılaşma, daha sonra bu fikri üslubuyla savunarak ilerletme, giderek bilinir hale gelme tarih boyunca nadir değildir. Nadir olan fikrin bütünüyle kabul görüp yeni gerçeklik haline dönüşmesidir. Dünyanın yuvarlak olduğunun anlaşılması, mikrop denilen gözle görülmeyen canlıların var olduğu gibi örnekler toplasanız iki elin parmaklarını geçmez. Bu aşamaya varana kadar iddia sahibi genellikle bütün iddialaşmaları kabul eder, düşüncelerinin sert bir biçimde eleştirilmesini kabullenir, hatta bunu bir ölçüt olarak alır.
İşin ilginç yanı fikirler ne kadar kabul görürse eleştiriler de o kadar uça sürüklenir. Artık konunun kendisinin bir önemi kalmaz, fikirlerin tartışılmasına ihtiyaç bile duyulmaz, söylenen ne varsa reddedilmeye başlanır. Bunun bir örneğini iki gün önce yaşadığım için anlatmadan edemeyeceğim. Dost meclisi sayılan bir toplantıydı, konu da genel tartışma konularının tamamen dışında, aslında bir kitaba bölüm olmuş “mitolojinin tıbbi terimlerin ortaya çıkışındaki yeri” olarak özetleyebileceğim kısmen hayale dayalı yarı eğlenceli bir başlıktı.
Eleştirilerin uca sürüklenme dinamiği
Dinleyenler genellikle memnuniyet bildirdiler, sohbet ilgisiz olsa bile bütünüyle yaşanmış örnekler çerçevesinde sürerken birisi daha söz aldı. “Ben anlatılanların yüzde doksan, hatta doksan beşine katılmıyorum” şeklinde başlayan konuşmasını aynı noktada sonlandırdı. Şaşırmadığımı söyleyemem, ama gecenin ilerleyen saatlerinde tartışmaya girecek halim kalmamıştı, teşekkür ederek yanıtladım.
Salonda aslında soğuk bir hava esti, ama araya girenler “işte tartışma budur, tamamen karşıt görüşlerin bildirilmesini büyük bir mutlulukla karşılıyoruz” diyerek konunun uzatılmaması gerektiğini teyit ettiler. Oysa tartışmak bilgilerin çarpıştırılmasıdır, bu iyi bir dinamiktir, çünkü dalgaların karşılıklı kırılmaları başka dinamikler yaratır. Ancak karşı söylem olmaksızın reddetmek dalgayı akışına bırakmaktır. Nitekim toplantı da bu nedensiz reddetmenin boşluğuyla sonlandı.
Hangi yüzde beş?
Ne yazık ki sormam gereken soru sonradan aklıma geldi, ben “yüzde doksan ya da doksan beşi” değil, esas yüze beşi sormalıydım. Kendimi doğruyu anlattığıma inandırmak mı, yoksa günün yorgunluğunda mecalim kalmaması mıydı beni alıkoyan? Her anlatım yeni bir sınavdır, anlatan aslıda karşısındakiyle değil kendiyle sınanır. Organ adlandırmalarının mitolojik kökeninden bir soru çıkmasını beklemiyordum, mesele sadece yeni bir şey anlatmaktı.
Yapay zekadan beslenme dinamiğine uzanan geniş bir sohbet çerçevesinde hangi yüzde beşin haklı bulunduğunu ne bir daha ben soracağım ne de yüzde doksan beşi kabul etmeyen anlatacak.
O halde hala kat edilmesi gereken mesafe var, üstelik anlatılamayanlar hala yüzde doksan beş.