Keçiboynuzu ne menem bir şeydir?

Aslında çok ilginç bir şeydir, çünkü yapısal olarak ağaca benzer bir özellik gösterir, ama meyve biçimine baktığınızda aslında baklagiller familyasına dahil görünür. Keçiboynuzunu değerli yapan belki de budur, ama baklanın aksine çekirdekleri yenemeyecek kadar serttir, başka amaçlarla kullanılır. Meyvenin bakla için kabuk sayılacak yuvası yenir ya da kullanılır. Bu bölge aslında çekirdeklerin korunması için mevcuttur, başlangıçta yeşil olmakla birlikte olgunlaştıkça kararıp bildiğimiz koyu kahverengi görüntüsünü alır.  Tarihteki kullanımı ise çok eskidir, hatta tıbbi bitkilerden biri olarak kabul edilmiştir. Nasıl kestane de bu şekilde kabullenilip yaygınlaştırılmışsa, keçiboynuzu da özellikle solunum yolları hastalıklarının tedavisinde kullanılmıştır. Yenilen kabuk kısmı etki olmakla birlikte serttir, tadı ise kendine özgündür. Baskın bir tadı alamayabilirsiniz, lakin diğer meyvelerin aksine çok fazla şeker barındırmaz, liften zengindir. Dolayısıyla “bir damla bal için bir çuval keçiboynuzu” yakıştırmasını hak eder, değeri de aslında buradan gelir. Kan şekerini etkileyebilecek kadar serbest şeker barındırmaz, ama mineral açısından çok fazla zengindir. Okumaya devam et “Keçiboynuzu ne menem bir şeydir?”

Gıdada durum değerlendirmesi (I): Taşlar yerinden oynarken

Gıda ve beslenme kuşkusuz hepimizin temel ihtiyacımız. Bu ihtiyacın gerektiği gibi karşılanması sadece yaşamsal gıdanın alınması açısından değil, sağlığın sürdürülebilmesi için de gerekli. Ülkemizde gıda alanında biz farkına varmadan yaşanan ciddi değişikliğin dört yıldır farkındayız. Bir gün önümüze konan “yoğurdun artık bozulmadığına ilişkin” bir yazı, durumun farkına varmamızı sağlamakla kalmadı, bu doğa dışı sürecin nedenini araştırdıkça benzer şeyin aslında marketlerde satılan pek çok ürün için de geçerli olduğunu gösterdi. Gıda endüstrisi yediklerimizin normal bozulma biçimini bir şekilde değiştirmeyi başarmıştı, buna da uzun raf ömrü denmekteydi. Ama işin daha dikkat çekici yanı, gıdadaki değişiklik endüstriyel üretim ve yemle besleme yöntemlerinin bir sonucu olarak balık, tavuk ve yumurta üretimini de kapsamıştı. Bugün önümüze gelen piliç, yumurta et ve sütün çok büyük bir bölümü genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) yem olarak kullanıldığı bir entegre sistem çerçevesinde üretilmektedir. Özellikle büyük şehirlerde ve alışverişin marketlere kayması sonucu giderek artan bir biçimde artık köylerde de endüstriyel raf ömrü uzatma işleminden ya da GDO’lu yem aşamasından geçmemiş bir ürünle karşılaşma olasılığımız çok azalmıştır. Okumaya devam et “Gıdada durum değerlendirmesi (I): Taşlar yerinden oynarken”

Düşük asgari ücretin anahtarı gıdanın ucuzlamasıdır

Bilimsel anlamda ne kadar ilerlediğimizi düşünürsek düşünelim, ortaya çıkanların bütünü aslında doğanın taklidi üzerine kuruludur. Buna karşılık beslenme denen kavramın tek ölçütü gelenektir. Yani neyin, nasıl yenebileceğini bize gelenek öğretmiştir. Tıp fakültelerinde bile beslenme konusunda anlatılanlar kısıtlıdır, çünkü gelenek üzerine kurulu bir alanda yazılı bilimsel bilgi birikimi olamaz. Ne var ki 1900’lerin başlarında durum değişmeye başlar. Bir canlının büyümesi için asgari neler yemesi gerektiğine dair araştırmalar 1930’larda aşağı yukarı tamamlanmıştır. Derken araya giren İkinci Dünya Savaşı, hükümranlığın Amerika’ya geçmesiyle sonuçlanır. Bu sadece siyasi açıdan değil, gıda üretimi açısından da bir dönüm noktasıdır. Nasıl olduğu bilinmez (Amerikalıların Almanların bilim adamlarını devşirmiş olması da olasılıktır) ortaya birden yeme ve gübreye dayalı bir tarım ekonomisi çıkar. Okumaya devam et “Düşük asgari ücretin anahtarı gıdanın ucuzlamasıdır”