Çok partili sisteme nasıl geçtik?

Geçen hafta araya sıkıştırdığım demokrasiye inanmama sebebim ütopya olmasından kaynaklanmıyor, sorun pek çok şeyde olduğu gibi demokrasiye erişim biçiminde. Bize ilkokuldan beri demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğu vurgulandı. Geçmişi neredeyse bütünüyle hanedan yönetimine dayalı bir sistemden cumhuriyet ve demokrasiye geçildiğinde resmi müfredatın bunu savunması makuldü. Halk kendini yönetecek temsilcileri kendisi seçiyordu.

Buna karşılık tek partiden çok partiye geçiş başka aşamadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde de çok partili sistem kuruluş aşamasında başlamaz. Kurucu parti olarak CHP bilinir, çok partili seçimlere geçiş, 1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dışında ikinci bir partinin, Nuri Demirağ liderliğindeki Millî Kalkınma Partisinin kurulmasıyla 1946 seçimlerinde başlar. Nuri Demirağ Türkiye’nin kalkınmasına çok çok önemli katkılarda bulunmuş olsa da partisi Celal Bayar tarafından kurulan üçüncüsünün, Demokrat Parti’nin yakaladığı başarıya erişemez.

Talebe bağlı çok partililik

Bu dönem anlaşıldığı kadarıyla ihtiyaca binaen doğan çok partili sistem değildir. İkinci Dünya Savaşı’nın sorunsuz kazanan tek ülkesi ABD’nin çok partili siteme geçişi şart koştuğunu varsaymak yanlış olmaz. Tarih bizim savaş sürecinde ne kadar “tarafsız kaldığımızı, ama savaşın sonlanmasına bir gün kala kazanan tarafa geçtiğimizi” yazsa da, kazanan diğer taraf Rusya’ya karşı bir müttefik (uydu desek daha doğru olur) devlet oluşturulması ABD siyasi ve askeri politikasının gerekliliğidir. Bu doktrin hala işler.

Çok partili sistem doğru uygulanırsa halkın farklı görüşlerinin temsil edilmesi için en iyi seçenektir, ama Ortadoğu coğrafyasında parti bolluğuyla sonuçlanır. Bu durumun ABD tarafından ne kadar dikkate alındığı, yani sonuçlarının bilinip bilinmediği tarihin raflarındadır. Bugün bile Türkiye’de 167 parti mevcuttur, 38’i seçime girebilir yeterliliktedir (seçime girme yeterliliği ayrı bir konudur, biraz Kaf dağının ardındaki elmaya benzer). Oysa demokrasiyle yönetildiği kabul edilen çoğu ülkede üç temel parti bulunur. Türkiye’de zaman içinde giderek bu aşamaya evrilir. Hala bulunan küçük partilerin varlık sebebi ya umut ya da pazarlık masasını oluşturmalarıdır. Son on yılda hangi parti başkanının hangi partiye katılarak kendi kurduğu partiyi feshettiğini hatırlarsanız bu yazdıklarımızın çok da mantıksız olmayacağını görürsünüz.

Senatonun eksikliği

Diğer ülkelerde olmasına rağmen bizim ülkemizde 1980 sonrasında kaldırılan en önemli demokratik bileşen ise senatodur. Teknik yeterlilik açısından milletvekili seçilmek için sadece yaş sınırı vardır, sicil temiz olmalıdır, ama diploma aranmaz. Buradaki mantık doğrudur, milletvekili halkı temsil eder, halk da kimi isterse onu seçer. Buna karşılık yasaları meclis yapacağı için yapılan yasanın doğruluğunu değerlendirecek bir bileşen de gereklidir, bu senatonun görevidir. Amerikan filmlerinden hatırlayın, Temsilciler Meclisi üyesi olmak bir şeydir, ama senatör olmak bambaşka bir şeydir.

Senato yoksa bu görevi kısmen Anayasa Mahkemesi üstlenir ve yapılan yasaların Anayasa’ya uygunluğunu değerlendirir. Buna karşılık Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğu Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Geldiğimiz durumdaki gariplik budur. Bizde Anayasa değişikliğiyle partili bir cumhurbaşkanı olası hale gelmiştir. Partili cumhurbaşkanı en üst kurulu da kendi isteğine göre belirlediğinde ütopik demokrasi tartışılır hale gelir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.