Bilim akademik yükselme kriterlerine nasıl yenildi?

Her hafta yazı konusu bulmak aslında zor değil, ama bazen daha iyisini hazırlamak için mevcudu ertelemek en doğru seçenek oluyor. O nedenle bu haftayı geçen haftalarla ilişkili, ancak beri yandan akademik dünyanın içyüzünü oluşturan başka bir konuya aktarıyoruz; “akademik yükseltme kriterleri”.

Çok değil otuz yıl önce üniversitedeki uzmanlık sonrası dönemim başladığında hocanın gözüne girmişseniz kısa sürede doçent ve ardından profesör olurdunuz. Radyasyon onkolojisi uzmanlığımı 1996’da aldım, o dönemin doçentlik şartları daha çok hocanın “olur” demesine bağlıydı. “Olur” alınmışsa eser olarak adlandırılan bilimsel makaleleri kapsayan bir dosya oluşturulurdu. Bu dosyada ne olması gerektiği kesin kurallara bağlı değildi; tercihen birkaç yabancı yayın, birinde ilk isim olmak, çok sayıda yerli yayın ve varsa bildiri ve posterler dikkate alınırdı. Yabancı yayının Amerikan veri tabında olması ikinci planda önemliydi, Almanca bir dergide de yayınlanmış olabilirdi. Dosyanızın dolu olması elbette iyi bir şeydi, ama benim büyüklerimin dosyalarına bakıca çoğunda bir tane yabancı yayından fazlasının olmaması şaşırtıcı olmazdı.

Hocanın emsalsiz desteği

Bu sistemde kilit nokta hocanızın bu aşama için hazır olduğunuzu düşünmesiydi. Hocadan “olur” alınınca başvuru yapılır, Yüksek Öğretim Kurulu’nun ilgili dairesi jüri atardı. Sonra dosya yedek jüri üyeleriyle birlikte yedi nüsha çoğaltılıp postayla gönderilir, mümkünse her bir jüri üyesi yerinde ziyaret edilir, önceden tanışılır, varsa tavsiyeleri alınırdı. Jürinin ilk görevi dosyanın yeterliliğinin saptanmasıydı, ama dosya zaten hocanın oluruyla gönderildiğinden ve üstüne bir de telefon trafiği işlediğinden yetersiz sayılmak pek sık karşılaşılmayan bir durumdu.

Beş jüri üyesinin olumlu çoğunluk oluşturması halinde bu kez sözlü sınav tarihi belli olur, esas heyecan da o zaman başlardı. Çok fazla öğretim görevlisi olmadığından jüride sizin bölümünüzden birinin bulunması olasılığı yüksekti. Dolayısıyla eğer sınavda dilinizin tutulması gibi ağır bir engel yoksa genellikle doçentlik aşamasına geçilmiş olurdu. Yeniden vurgulayalım, jüri üyelerinin kendi doçentlik dosyaları bile son derece makul olduğundan “yayın / eser yeterliliği” neredeyse hiç sorun oluşturmadı.

Akademinin kırılma noktası

Derken bir şeyler değişmeye başladı ve yayınlar için asgari kriterler ortaya çıktı. İlk kriter en az üç yabancı yayın ve birinde ilk isim olmaktı. Sonra bir ileri aşamaya geçildi, yabancı yayının Amerikan veri tabanında kabul edilen dergilerde olması zorunlu tutuldu. Ardından süreç bir matematik hesabına dönüştü. Örneğin toplam yabancı yayın en az 20 puan olmalıydı. Her bir yabancı makalenin ederi diyelim ki 10 puan olsun, siz asgari rakam kriterini makalede kaçıncı isim olduğunuz hesaba katılarak biriktiriyordunuz. Diyelim ki beş isim adına yayınlanmış bir makalede olsun, ilk isim toplam puanın yarısını alırken, diğerleri kalanı eşit bölüşüyordu. Üç yazarlı ise 2.5 puan, ama on yazarlı ise yaklaşık 0.5 alma hakkınız vardı.

İşte akademinin kırılma ve bozulma noktasını bu hesap yaklaşımı oluşturdu. Bir doktor olarak düzenli poliklinik yaparsanız çok hasta görüp işinizde uzmanlaşırsınız, oysa görülen hasta sayısının puana katkısı yoktur. Böylelikle akıllı olanlar odalarına çekilip yayın yazmaya başladılar. Günün sonunda onlarda toplanmış onlarca puan vardı, sizde ise damlaya damlaya birikiyordu. Başka bir ifadeyle “şeyini kırıp” oturup makale yazan çok deneyimli olmasa da rütbe aldı, çok deneyimli olansa nal topladı. Daha organize gruplar bunu olası adaylarını doğrudan Amerika’ya göndererek hızlandırdı ve kadroları doldurdu.

Kendilerini bilimin yılmaz bekçisi sananlar, koydukları kriterlerle esas çelmeyi kendi cenahlarına takmış oldu…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.