Biz “yaşasın demokrasi, halk kendi kendini yönetiyor” söylemiyle yetiştirildik, bize yönetmenin en üst biçimi demokrasi olarak aktarıldı. Bugün geçmişe baktığımda, maalesef kabul etmek zorundayım ki, demokrasi de yönetim biçimlerinden sadece biridir, yani iyi bir yönetim için olmazsa olmaz koşul demokrasi değildir. Önemli olan iyi yöneticiyi seçebilme ve denetleyebilme becerisidir. Gerçekten iyi bir yönetici seçebilirsiniz, ama güçlü konum insanı yozlaştırır. Seçtiğiniz kişinin ilk yönetmesi gereken aslında altındaki koltuktur. İyi bir yönetici önce kendine, yani sahip olduğu makama hükmetmeli, onu yoldan çıkarmasına müsaade etmemelidir.
Bu örneğin en iyi modellemesiyle rektörlük seçimleri sırasında karşılaştım. Kanunlar gereği üniversitelerde en üst konum rektörlük makamıdır. Buna karşılık rektöre neden “rektör” dendiği bile bilinmez. Aslında kelime kendini anlatır, “rectus” düz demektir, yani eğilip bükülmeyen, tek görevi üniversitenin yüksek konumunu korumak olan bir mertebe. Bu düşünce biçimine göre rektörün çok bilimsel olması, çok fazla yayını olması ya da karizmatik olması da gerekmez. Yabancı dil bilmesi avantajdır, ama zorunluluk değildir. Ama bütün yetkileri elinde tutan bir rektör modelinde bile senato bulunmak zorundadır. Yönetim kurulu çoğunlukla fakültelerin dekanlarından oluşur, buna karşılık alınan kararlar senatonun onayından geçer.
Bir demokrasi modeli olarak üniversite
Rektör bu aşamalarda sadece düzenleyici görev üstlenir, “ben yaptım oldu” biçiminde davranmaz. Ne var ki konumu o kadar güçlüdür ki, gerek bu güç, gerekse her dönemin hep aynı kalan şakşakçıları rektörü kolaylıkla etkileri altına alabilir. Bu durumda seçilmiş rektörde bile megalomani ortaya çıkar. Bir imza ile her şeyi yapmasının mümkün olduğunu hissetmek kompleksin olası nedenidir, üstelik karar hatalı ola bile kısa sürede vazgeçilemez, bir süre uygulamada kalır.
Bugüne dek çok sayıda rektörü gözlemleme şansım oldu. İlk farkına vardığım, yetkilerini büyük ölçüde danışmanına devretmiş olandı. Danışman, sınav kazanarak gelmiş kişileri bile tek tek kendi görüyor ve kendince yeniden sınavdan geçiriyordu. İzmir’in kurtuluşunun hangi tarihte gerçekleştirildiğine dair soruyu, sorulmuş olan kişiden öğrendim, o danışmanın yetkisi vardı, ama sorumluluğu yoktu.
Sonraki rektör de zaten o danışman oldu, ama gücün şaşırtıcı ve yozlaştırıcı etkisinden kurtulamadı. Bırakınız ikna odaları ya da hipodromda toplu mezuniyet törenlerini, slayt makinesinin takılması gibi günlük şanssızlıklar bile büyük sorunlar haline dönüşüyordu. Yıllar geçip de kendisine üniversite için bir şeyler yapacağımı söylediğimde de unvanımı beğenmedi, “hiç olmazsa bir doçent olsaydın” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Kütlesi büyük bir üniversitenin başında olması bugüne döşenen yollara ciddi katkıda bulundu, görevden alınarak uzaklaştırıldı.
Kim gelirse gelsin değişmeyen taraf
Sonraki rektör ise dersini almıştı, ilk iki ayı odasında kutlamaları kabul ederek geçirdi. Üniversite siyasi düşüncenin kontrolüne kısmen de olsa girmişti, her tarafa kameralar yerleştirildiğine dair orta sayfa röportajı da ondan kalan bir anıdır.
Bu rektörlerin hepsi de seçimle listelere girdiler, Cumhurbaşkanı onayına sunuldular. Buranın bir üniversite olması klikleri, gruplaşmaları, hemşeri dayanışmasını engellemedi. Aradan geçen onca zamanda değişmeyen bir grup vardı, onlar da her dönem aynı kişiler olan yalakalardı.