Geçen haftalarda anlattığımız silsile aslında tepe yönetimle ilgilidir. Ne var ki yönetimlerin toplumlarda ve hatta iş ortamlarında bunaltıcı etkileri olur. İnsanlar çalışıp didinirler, gayretlerinin genele etkisinin olmadığını anladıklarında zamanında kulaklarına fısıldanmış olan prensipler erimeye başlar. Artık o rolü oynamanın ya da o işi yapmanın zaman geçirmek dışında bir getirisi kalmaz. Bu aşamayı hayatın anlamsızlaşması ya da ruh kaybı olarak adlandıralım.
Yaşamın tatminkar koşullarda sürmesi sadece ekonomik refaha değil motivasyona da muhtaçtır. Hedefi olmak, yan hedefini gerçekleştirmek için işine gitmeyi sürdürmek ve varoluş hedefini yükseltmeye çalışmak doğal beklentidir. Çok seyrek gerçekleşse de, yaptıklarından ötürü takdir edilmek de insanın çalışma ve daha iyisini başarma azmini güçlendirir. Ortam yeterince iyi olmasa bile çözüm vardır, motivasyon bireysel tercihlerle güçlendirilebilir. Yani aslında memur olup standart bir iş yapan birey yaşamını bu işten aldığı ücretle sürdürür, ancak sıradanlığı hayatın iş dışında kalan zamanını tatminkar bir uğraşıyla geçirerek giderir.
Bir zamanlar bir sevgili arkadaşım karşı kıyının iskelelerinde çımacı olarak çalışan birinin böcek toplama tutkusu ve koleksiyonunu anlatmıştı. Örnek tam yerindedir, uğraşı derinlikli bir deniz kabuğu koleksiyonu ya da taş koleksiyonculuğu bile olabilir. Bu uğraşıların sürdürülmesi için para kaynağı gerekmez, sadece ilgi ve istikrara bağlıdır. Ahşaptan küçük objeler oymaktan, haydi biraz büyütüp takı tasarımı yapmaya kadar pek çok uğraşı yeterli kültürel derinlik yakalandığında kişiyi hayatta tutar.
İş yeri motivasyonu eksikliği
Ne var ki bu uğraşıların bütünü bireyseldir, yani birine gösterip övgü dolu sözler almak dışına çıkmaz. Oysa iş yerindeki coşku sinerji yaratacağından çalışma verimliliğini artırır. Bu ruh hali benim çalıştığım yerde otuz yılda sanırım bir kez yaşandı. Bir dönem geldi, yönetim değişti, yeni yönetim insanların çalıştıkları ortamdan keyif alabilmeleri için kısmen düzenlemeler yapsa bile, grup ruhu oluşturmak için gereken toplu etkinlikleri de başarıyla üstlendi. Ben çalışan yüz kişiye makarna yaptığımızı hatırlıyorum, peynirli sosu üstlenmiştim, bir diğer arkadaşımız ise kıymalı sosu hazırladı. Yüz kişilik makarna ise ana yemekhanede yapılıp büyük kaplarla buraya getirildi. Etkinliği maliyeti bugün bile yok sayılabilir, harcanmaların cepten yapıldığını söylememin gereği yok, fazla bir şey tutmadığı gibi amaca göre önemsiz kalıyordu.
Yönetim değişince bu yaklaşım da ister istemez ortadan kalktı. Yönetenler işyerinde çalışanların da motivasyona ihtiyacı olduğunu kolay anlamazlar, çalışan onlara göre işlerin gördürüldüğü olması gereken biridir. Ama çalışmaktan keyif almayan personelin asık yüzü, her an gerilim çıkarma eğilimi ya da işleri aksatması halinde şikayete hazır bir güruh bulunur. Yönetim değişince bu anlayış ortadan kalktı, yeni yöneticiler işyeri ortamının ruhunu “kalite birimi” adı altında kurumsallaştırdılar, ama eyleme geçemeyen kavramlar çalışma neşesini oradan kaldırdı. Zaman iyice geçip katalizör olanlar da ayrıldığında geriye bir şeye dönüşmesi olasılığı zayıf bir posa kalmıştı.
Yetersiz yönetici sorunu
Geçen haftalarda dile getirdiğimiz tiranlaşmanın küçük boyutlu örnekleri de bu yöneticilerdir. Kendi bir şey yapamayan diğerlerinin bir şey yapmasını da istemez. Yönetime yapay bir ciddiyet katmak, gülmeyi hafifmeşreplik saymak, yetersizliği ağırbaşlılık kılıfıyla maskelemek, çalışan mutluluğunu azaltmakla kalmaz iç gerilimi de artırır. İşyeri ortamının ruh kaybı genellikle insanların da odalarına çekilmesiyle sonuçlanır. Artık ortak sohbet edilebilecek alan yoktur, herkes odasında en fazla bir arkadaşına kahve ikram ederek dedikodu ile zaman öldürmeye başlar.
Anlattıklarımız konunun birey ve küçük topluluk boyutudur, ama toplumlar dinamiklerin yaratıcı biçimde sürmesi de aynı motivasyona muhtaçtır.