İki haftalık izni yedim desem yalan olmaz. İzin nasıl yenir demeyin, günlük koşturmaları devam ettirdiğiniz sürece iznin bir geçerliliği yoktur. Genel üs olarak belirlediğim yeni odaya her sabah yine altıyı geçerken girilir, sonra o gün gelebilecek olanlar kolaçan edilir ve ardından çok önceden planlanmış diğer işlere koşturulur. Dolayısıyla birkaç gün geç kalkmak, şehirde öylesine dolanmak, önünden binlerce kez geçtiğin ama hiç girmediğin sokaklardan birine girmek gibi hayaller hiç gerçekleşmez. İzin yemek bir yaşam tarzı değildir, genellikle planlama beceriksizliği ya da iznin alınma amacının neredeyse hiç gerçekleşememesinin sonucudur.
Memuriyette ilerlemiş birinin yılda bir ay izni bulunur ve bu da en fazla ikiye bölünebilir. Radyasyonla uğraşanların bir ay daha ek sağlık izinleri vardır ve bunun kullanılması zorunludur. Kullanılmayan normal yıllık izinler de bir yıl sonrasına aktarılabilir. Dolayısıyla bayramlar nedeniyle hiç izin kullanılamaması durumunda elde üç ay izin birikir, belki de iznin yemenin esas nedeni bu izin bolluğudur. Günlük rutinin dışına çıkmayı başaramayan benim gibiler izinleri de maksatlı olarak kullanmak ister. İzin genellikle savaş alanına dönmüş, daha çok mezbeleliği andıran evin toplanması, gereksizlerin atılması ya da evden çıkarılması, ama daha çok da yapılması planlanan çalışmaların gerçekleştirilmesi hayaliyle başlar.
Ruh hali yoksulluğu
Aslında en önemli gerekçe yapılması gereken çalışmalardır, yani hastaneye yine gelinir, dosya taramak gibi zahmetli bir işe girişilir. Günümüzde dosyaların nerdeyse bütünü taranıp elektronik olarak sistem yüklendiğinden aslında odadaki bilgisayarla da taranabilir. Heyhat işler beklendiği gibi olmaz, sistem izinli olan birinin bilgisayara girmesini bloke eder, dolayısıyla esas olan ikinci amaç ortadan kalkar. İş saatleri dışında sisteme girmeyi henüz denemedim, elde kalan tek seçenek budur.
O zaman birinci seçeneğe yoğunlaşılır, ama evdeki düzenleme girişimi de bir ruh halidir, yeni raf yapmak malzeme ve emek ister, ikisi aynı anda olmaz. Geride kalan son boş duvar parçalarına üç gözlü bir raf sistemi kurmak aslında zor değildir, en kolayı hazır almak olur, ama ahşapla oynamanın bir de meditasyon yönü olduğunu düşünürseniz, alıp kesip yerleştirmek daha büyük mutluluktur. Bütün mesele alanı bulmaktır, uygun alan sırıtmayacak biçimde ve en az kusurla doldurulmalıdır. Bu zamana bağlıdır, akşam ve sabah erken vakitlerde gürültülü işler yapılamaz, erken kalkılıp düzenek hazırlansa bile beklemek gerekir. Bir de “işe bugün girişeyim” ruh halinin, buna ilham da diyebilirsiniz, olgunlaşması, dikkatin yüksek seviyede olması için iyi dinlenilmiş bir akşamın ertesi temel koşullardır.
Utanma hissi
On beş günlük izni yerken ortaya çıkarabildiğim gerçek tek artı değer de teyzemden kalan kanepenin üstüne üç gözlü bir raf sistemi yerleştirebilmek oldu. Prensip basittir, hesap kağıt üstüne yapılır, ama uygulamaya gelince mükemmel dik dörtgene dönüşmesi beklenen raflar çoğu kez tutmaz. Hele hele boş alana değil de var olan kuytuya sokulması söz konusuysa, küçük hesap hataları bitti sandığınız işi en başına çevirebilir.
Ama başarırsanız usta bir ressamın bitirdiği eserine son bir kez bakışının hazzını yaşarsınız. Sonrası en keyifli olan yerleştirme bölümüdür, ben o aşamaya geçemedim. Ama daha keyifli aşamalar da vardır, dolap nedeniyle kullanılamayan aplikler yeni bağlantılarla abajurlara dönüşebilir, odanın aydınlatması toptan değiştirilebilir ya da elli santimlik kaymalar bile erişilemediği için on beş yıldır süpürge yüzü görmeyen alanları artık temizlenebilir hale getirebilir.
Topu topu üç raf için bu kadar uğraşmamın nedeni ise daha çok duygusaldı. Hastanedeki küçük odaya çok fazla detay ekleyince utandım desem yalan olmaz. Evin kedilerle yaşanan bir mezbelelik, ardiye ya da ine dönüşmesinden duyduğum rahatsızlık beni buna sürükledi.