Skip to main content

Tıp fakültesi dekanına mektup: Genç bir doktorun çaresiz yakarışları

Bu mektup geçen ayın “sütler ve yoğurtlar” konusundaki tartışmalı gündeminin ardından bize ulaştırıldı. Kimin yazdığı önemli değil, ancak bütün hekim adaylarının aynı görüşü paylaştığı açıkça ifade edildi. Yerimiz ölçüsünde kısaltarak yayınlıyoruz, “Sayın Dekanım” diye başlayan bu mektubu:

“Ben 2008-2009 öğretim yılında Tıp Fakültesi’nden mezun olan bir öğrencinizim. Size yazmış olduğum bu satırlar, fakültemizin dekanı olmaktan çok bir hocamız ve yaklaşık 1 hafta önce bana vermiş olduğunuz diplomam dolayısıyla meslektaşınız olarak beni çok rahatsız eden bir hususta sizi bilgilendirmek amacını taşımaktadır. Ben bu yazıyı yazmayı eğitim gördüğüm kuruma, bana emek veren hocalarıma, aileme, kişisel etik değerlerime, vatanıma ve kutsallığına inandığım tıp mesleğine bir borç olarak görüyorum. Bir şeylerin değişebilecek olmasını gerçekten isterdim ancak sorunlar fakültemizin o derece yerleşik sorunları haline gelmiş ki işinizin çok zor olduğunu üzülerek görüyorum.

Dün gece yaşadığım olayı, bitmeyen saatleri ve yetersiz hissetmenin bende yarattığı düş kırıklığını tahmin bile edemezsiniz. Ben şunu gördüm ki sizler beni doktor ilan ettiniz ama ben doktor değilim. Tıbbi bilgileri yarım yamalak kafasında oturtmuş, TUS’ a çalışırken elinin altında çoktan seçmeli bir soru değil bir insan olduğunu unutmuş, hastanenin iş yükü hafiflesin diye her türlü ayak işine koşarken sadece birkaç ay sonra kendi başına kalacağını ve doktor olacağını görmemiş ve ne kadar yetersiz olduğunu bildiği halde buna isyan etmemiş ve sözlü sınavlarda aldığı şişirilmiş notların büyüsü ile kendini gerçekten doktor sanan biriymişim. Ne yazık ki artık yanılgıların geri dönüşü yok, tıp fakültesini iyi bir derece ile bitiren, klinik ve pratik anlamda etrafımdaki birçok arkadaşımdan hep daha iyi olduğu söylenen bir öğrenciydim ve o kapıdan elinde diploma ile gönderdiğiniz, sevdiklerimizi emanet ettiğiniz ”hekim” arkadaşlarımdan ve en çok da kendimden korkuyorum.

Durum tahmin ettiğinizden de vahim çünkü. Hayatta en çok korktuğum şey bilgi eksikliğimden kaynaklanan bir sebeple bir insana zarar vermektir. Dün gece kapımız çalındı ve çocuğunun ateşlendiğini ve kendinde olmadığını söyleyen bir baba gözleri kıpkırmızı karşımdaydı, durum çok acildi, bulunduğumuz yer şehir merkezine oldukça uzakta yeni yapılan yazlık bir site. En yakın sağlık ocağı boş, şans gibi taşınmış 4-5 kişinin de arabası yok. Koşarak çıktım evden, yürürken çocuğun yaşı, sorunun neler olabileceği dönüp duruyor kafamda, ne antibiyotik hangi dozda verecektim diye düşünüyorum. Nasıl sevk edilir bir yerlere, kime sorayım kimden yardım isteyim diye korkmaya başladım bir süre sonra.

Sağlık ocağı tam donanımlı, kapısını açtırmışlar bekçiye. Tek eksiği doktordu, eh artık o da var. Elimin altında 1,5 yaşında 40 derece ateşle titreyen bir  kız çocuğu, steteskopum (hani o hastanenin koridorlarında gururla boynumda taşıdığım, ama kulağıma takmak için ille de bir pnömoni beklediğim steteskopum) var. Ama bırakın solunum sesi duymayı küçük inlemeler dışında hiçbir ses duyamıyorum ”ilk” hastamdan (çocuğa değerken ellerim titriyor fark ettirmeden arkama alıyorum ellerimi) biraz sonra sabah olacak ve gerçek bir doktor gelip her şeyi düzeltecek diye düşünürken çocuk kasılmaya başladı, elimdeki soğuk kompresleri ve nasıl yapıldığını bile orda gördüğüm fitilleri bir kenara bıraktım, o an ne düşündüm hocam biliyor musunuz, pediatri föyünün bilmem kaçıncı sayfasındaki sağ alt satırda okuduğum febril konvülziyon tedavisini değil, pediatri stajında, koluna turnikelik yaptığım, sabahtan akşama kadar dosyalarını rafa koyup geri indirdiğim, kilolarına bakıp Avicenna’dan sonuçlarını işlediğim, dosyalarını düzenlediğim çocukları düşündüm.

“Onların içinde hiç mi febril konvülziyon geçiren yoktu?” dedim, “onlar tedavi edilirken ben nerdeydim?” dedim. Sonra “niye” dedim, “niye tek bir kişi bile bunu senin görmen lazım, sen buranın personeli değil birkaç ay sonra can teslim edeceğimiz doktorusun, öğren ki elini değerken hasta bir çocuğa korkudan titreme, bırak elindeki idrar torbasını, bırak dosyaları başkaları düzenlesin, bırak CT sonucunu sen alma demedi! Niye kimse bana aldığım 90 üstü notların beni doktor yapmayacağını anlatmadı?” Hocam benim amacım kimseyi üzmek kırmak değil, bir senedir internim ve her dakikamı çalışarak geçirdim, uykusuzluktan günlerce başımın ağrıdığını, geceleri titreyen ayaklarım yüzünden uyuyamadığımı, artık sabah olsun diye dua ettiğimi biliyorum sadece. Kulak zarına bakmadan pediatriyi, spekulum takmadan kadın doğumu, hemoroid reçetesi yazmadan genel cerrahiyi bitirdik biz. “Siz doktorsunuz” deyip elimize diplomalarımızı verdiniz ama nasıl bir eğitimden geçtiğimizi görmezden geldiniz, tek suçlu bizler değiliz, kaldı ki bunları gördüğümüz halde sesimizi çıkartmadığımız için cezasını her gün çekeceğiz zaten.

Ancak şundan eminim ki, sizler de suçlusunuz, eğer ben bir kişiye bilgisizliğimden ve eksikliğimden dolayı zarar verirsem en az benim kadar sizler de suçlu olacaksınız. Bana hasta tedavi ettirmek yerine, sadece hastanede işler yürüsün diye beni asıl doktor yapacak olan bu seneyi bana sekreter, personel, hemşire işi yaptırarak geçirttiğiniz için siz suçlusunuz! Hani hep söylediğiniz ‘isteyen görür, öğrenir, yapar’ var ya hocam, yalnızca kendimizi kandırıyoruz. Bugün “sizi doktor yaptık” diye mezun ettiğiniz arkadaşlarımdan bir tekine bile çocuğumu emanet etmem! Tek tercih yaparak, çok isteyerek girdiğim, bir üyesi olmaktan gurur duyduğum bu mesleği asla çocuğumun seçmesini de istemem. Ankara’nın göbeğinde, her türlü donanıma sahip, akademik kadrosuyla imkanlarıyla bu kadar iyi durumdaki bir üniversitenin mezunlarıyız biz. Diğer üniversiteleri düşünmek bile istemiyorum ve sorumlu olduğum insanlar, sevdiklerim ve kendim için korkuyorum. Bu ülkenin elinde steteskop üstünde önlükle dolaşan binlerce yetersiz hekime değil, belki bunun onda biri kadar ama gerçek hekimlere ihtiyacı var. Üzgünüm.”

Sevgili Sağlık Bakanım ve YÖK Başkanım bakalım bu mektuba ne diyecekler. Üç yıllık “aile hekimliği” ihtisasını “birkaç haftalık kursa” indirgemek de cabası. Hekimlik bilgiyle yapılır, yetersiz kişiye “profesör” deseniz ne olur, hatası toprakla kapanır.

Tıp fakültesi dekanına mektup: Genç bir doktorun çaresiz yakarışları” hakkında 2 yorum

  1. okudukça heyecan duydum,içim ezildi ,üzüldüm.Sadece bu satırları yazan genç doktorun seneler içinde sadece Türkiye değil belki tüm Dünyaca tanınan bilgili bir doktor olacağını hayal etim.Neden mi;eksiklerini biliyor,vicdanı var ve de çalışkan…Ama yazıda belirttiği gibi diplomasını sadece gelir için kullanacaklar daha çok olacak,umarım bu satırları ilgili bakanlık değerlendirmiştir?

    1. Biliyorum ki bu şekilde üniversiteden mezun olmuş binlerce pratisyen doktor var. İşte bizim aradığımız ve kendimizi emanet edeceğimiz doktorlar her zaman işin uzmanı , profesör olsun istiyoruz. Kendinize haksızlık yapmayın. Üniversite hastanelerine gittiğimizde asistanlar ilgileniyor ilk önce . Eğer siz isterseniz hocası geliyor daha sonra. Asistanlar da hocaları eşliğinde tanı koyma ve tedavi yöntemlerini yavaş yavaş öğreniyorlar. Hiç kimse mezun olur olmaz profesör bilgilerine ve tecrübesine sahip olamaz. Zamanla her şey öğrenilir. Önemli olan vicdani sorumluluk taşıyıp taşımadığınızdır.Bu sizde fazlasıyla var. Yanlış teşhis koymuş olsanız bile hastayla aranızda kurmuş olduğunuz iyi dialogla herşeyi çözüme kavuşturabilirsiniz. Sağlıkla Kalın Şifa Meleğimiz….

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir