Otuz yıldır biriktirilen nesnelerin çoğu hükmünü yitirir, ama bir anda yerlerinden kaldırılmaları emsalsiz bir hafıza bulutu yaratır. Çukur sadece en alt katta olan bir poliklinik değildir. Duvarları defalarca boyansa bile fısıltıları, konuşmaları, kahkahaları ve hıçkırıkları da emip saklar. Zemin katta olması en değersiz şeylerin sonunda bodrumda kendilerine yer bulmasına benzer. Tavanı alabildiğine basık bu oda en ucuz olan şeylerin, yaşamın ve emeğin harcandıkları alandır.
Katın daha derinlerinde tam olarak neyin bulunduğu bilinmez, ama illaki bir şeyler olduğunu düşündürecek bir zamanlar bulunmuş olduğu rivayet edilen bir mumya vardır. Hatta ana kapıyla arada kalan mesafedeki bir mezar, 1950’lerde yol genişletilirken yıkılmış caminin yeniden yapılması amacıyla kazılan son yeşil alandan çıkan olası Bizans kalıntıları da bu savı destekler.

Duvarların sesi
On yıl önce aslında mafya olduklarını kavradığım sekreterlerin gözü açılmamış arpacık kumrusundan deneyimli bir yavru iblise dönüşmeleri de bu katta gerçekleşir. “Ay bu etek sana ne kadar yakışmış” dediğimde yanakları kızaran Saadet, bulunduğu katlar yükseldikçe odaya girerken beni bir tekme sallayarak sevecek kadar tecrübe kazandığında, ona yine bu odada hayran kalmışımdır. Panter desenli taytıyla teşrif eden üçüncüsü Sibel aynı övgüye mazhar olunca yine bu odada şaşırmıştır. Oysa içeriden bağlı diğer poliklinik ile bu odanın birlikte geçirdiği evrim, ast ve üst ilişkisini hangisinin dışarıdan ve hangisinin içeriden açıldığı detayıyla da kendini belli eder.
Otuz yılın taşınması için mekan, oraya ait olmasalar bile geçmişin izlerini taşıyan her kalıntı sonunda Çukur’a sürüklendiğinden, itinayla kazılmalıdır. Nitekim ben de bunu yaptım. “Bir odanın taşınması ne kadar sürebilir ki?” sorusunun yanıtı “yaklaşık bir ay” oldu. Yeni odanın nispeten dar alanı, boş duvarlarının yüksekliğiyle birlikte hesaplandı, örüntü hafta sonları da dahil ancak bir ayda yeniden kuruldu. Güneşi küçük bir pencereden de olsa görebilen oda, aşağıdan taşınan kaç yıldır yıkanmadığı bilinmeyen tül perdeyle kendiliğinden kolaylıkla Çukur’un atmosferine büründü.
Diren Çukur!
Sizin bu satırları okuduğunuz 1 Temmuz günü artık tam olarak taşınmış olacağını düşündüğüm Çukur’un hiç akla gelmeyen yöntemlerle direnmesinin de tesadüf olmadığına inanıyorum. Önce durup dururken bir kat yukarıdaki boru dirseği patlayarak aşağıyı suyla bastı, sunta dolaplar gitti, birkaç resim çerçevesi ıslandı, değiştirildiler. Ertesi hafta bu kez açık kalan bir başka musluk itirazı sürdürdü. Takıldığından beri sorun yaratmamış olan lamba bir yanıp bir sönerek gözlere musallat oldu, yirmi yıldır sorun yaratmayan matkap da kafasında göre çalışmayı prensip edindiğinden vidalama matkabını ödünç aldım.
Besbelli Çukur direniyor, belki de özellikle bir şeyi daha yanıma almam için uyarıyordu, taşınma giderek bir Ergenekon ya da Eksodus hikayesine dönüştü. Manyak Tekir artık gelmez olmuştu, henüz boş olan yeni odanın penceresine önce bir karga geldi, pek de iyi kapanmayan camın aralığından üç kez kumru girdi. Bunların hepsini bir kenara kaydettim. Oysa geride bıraktığım eşya neredeyse kalmamıştı, artık hayatta olmayan bir hastanın yaptığı kocaman portre, bu yazıyı gönderebilmek için son sökülecekler listesinde olan bilgisayar ve her şeye yetişen görevlimiz Fehmi’nin kendi cebinden aldığı çaydanlık, dolmuşçu Metin’in verdiği çay, hepsi buydu.
O halde Çukur neye direniyordu?