Toplumun birini güvenilir kabul etmesi iyi bir şeydir, oysa bu durum onay kabul edilen kişi için sıkıntılı bir süreç başlatır. Önceki yazılarda da değindiğimiz gibi toplum muteber gördüğü kişinin söylediklerini kendi uygulamasının ötesinde yaşamının bütününün pürüzsüz kalmasını ister. Bu ciddi bir sorundur. İnsanların kendilerine ait bir yaşamları vardır, oysa topluma mal olmak hali kendine ait yaşamı ortadan kaldırır. Bu denetim sadece söylem çerçevesinde olmaz, toplum özel yaşama da dikkat eder. Dolayısıyla mihmandar bellediği kişinin özel ilişkileri, herhangi bir reklamda oynayıp oynamadığı ya da başka açılardan ikbal bekleyip beklemediği de bağlayıcı hale gelir.
Bu yaklaşım bir yerde paradoks, ama diğer taraftan açmazdır. Zira bir konuda söylemi olup da bunu layıkıyla savunabilen kişi toplumun gözünde ne kadar makbul hale gelirse gelsin esas amacına erişmesini zorlaştırır. Açıkça hatalı olduğu bilinen, ifade edilen, savunulan, kabul gören hangi iddia olursa olsun, sisteme doğrudan müdahale edilmezse çözülemez. Sisteme müdahale ise daha çok düzenleyici otoritenin düzenlemeyi değiştirmesine bağlıdır. Yani vatandaşın yaklaşımını değiştirmesi sadece küçük bir etki yaratır ve sonra zaman içinde unutulur. Üstelik hedefler genellikle çok büyüktür ve medya her ne kadara mesajın iletilmesine aracılık etse de hedeflerin verdiği reklamlara tabidir. Eğer hedef “reklamın kesilmesi” gibi bir yaklaşıma girerse kişinin medya görünürlüğü ister istemez azalır.
Önünüze açılan yollar
Burada artık yük söylemin sahibine yapışır kalır. İki yol mevcuttur, ilkinde söylemi soruldukça tekrarlar ve hatırlatır, sosyal gözlem altındaki yaşamını sürdürür, ancak söz verilirse konuşur. İkincisi ise çok daha zordur, söylemi düzenleyici otoriteye etki edebilecek aşamaya taşıması gerekir. Bu seçenek çok zordur. Düzenleyici otorite (örneğin bakanlıklar) söylemin genel düzeni bozduğunu iddia ederek hukuk üzerinde tehdit gönderir. Bunun en basit ifadesi “halkı kine ve isyana teşvik etmektir”, çok sık kullanılır ve işe yarar. Mesela biri aşılar hakkında olumsuz konuşursa “halkı sağlığını tehlikeye attığını iddia etmek” en kolay yaklaşımdır.
Siyasetçilerin duyarsızlığı
Aynı yaklaşım söylemden zarar görenler için de geçerlidir, dava açarlar. Bu davalar dipsiz kuyudur, sonuçta söylemin esasından kimsenin bilgisi olmaz, avukatlar işi usulden reddetmeye çalışır, yasama ise genellikle bilirkişi raporuna başvurur. Raporları düzenleyecekler zaten belli olduğundan davanın içinde tazminat cezası almadan çıkmak bile beceridir. Davalar genellikle aleyhte sonuçlanmaz, ama kendi uğraşmıyorsa avukat masrafı getirir, aslında bir cins yıldırma operasyonudur.
O halde ne yapılmalıdır? Hem davayı savunup hem de sürekli örseleniyorsanız çok fazla seçenek kalmaz. Bu konular genellikle “halkın savunucusu oluğunu iddia eden” siyasi partilerin ilgisini de çekmez. Daha doğrusu ben kendi deneyimlerimde az değil hiçbir zaman böyle bir taleple karşılaşmadım. Siyasilerin çoğu kendi ikballerinin peşindedir, dahası birinin parlamasından da pek hoşlanmaz.