İnsan kendini bildiğinden beri düşünme, öğrenme, irdeleme ve yeni bir sonuca varma eylemini defalarca gerçekleştirir. Dikkati açık bireye yaşadığı her an girdi imkanı sunar, bunun algılanması bireyin becerisine, ama en çok da dikkatinin açık olmadığına bağlıdır. Öğrencilere anlatmakta zorlandığım “Cennetten Kovuluş” alegorisinin onların idrak seviyesine ne kadar nüfuz ettiğini bilemem, kovulma nedenini genellikle “sınanma ve yasağı çiğnemek” olarak açıklarlar. Ama sonraki görselde sınırı belli olmayan orman, yani gelinen yeni ortamda adların bile bilinmediği konusuna gönderme yaparım. Anlatıya göre Cennet’te var olunduysa nesnelerin de adlarının bilinmiyor olması makuldür. Ortamda mutlu yaşayan ve ihtiyaçlarını serbestçe gideren bir çiftin değil irdelemelere, kelimelere bile ihtiyacı yoktur. Yeni durum ortaya çıktığında bilinmeyen bir alanın, pek de görülmemiş yeni nesneleri ve olayların adlandırılması işin içine karışır.
Kendiliğinden doğan soru bellidir, ilk neyin adı konmuş, öğrenilmiş ya da öğretilmiş, sonrakilerin adları nasıl belirlenmiştir. Bu durumu Yaratılış Mitini dikkate almaksızın da sorabilirsiniz. Bir ortama girin, her şey yabancı olsun, nesneler nasıl adlandırılır? Ve diyelim ki nesneler neden oldukları eylemlere dayanarak adlandırılsınlar, eylemin adı nasıl konulur? Soruya basit bir örnek olarak bıçak kelimesinin biçmekten gelebileceği varsayımını gösterebiliriz. Hiç etimolojik kökene girmeden tamamen sallamaca, bizde bölmek olarak adlandırılan durumu “-bi”, yani iki olarak betimlesek bile ilk anlamın nasıl ortaya çıktığı anlaşılamadan kalacaktır.
Anonim kaynaklara göre dilin oluşumu
Vikipedi’ye göre (aynen alıntılıyoruz) “Dilin nasıl oluştuğunu kesin olarak bilebilmenin bir yolu yoktur. İzleri yarım milyon yıl öncesine kadar dayanan insan yaşamına bakıldığında insanların bu işi nasıl geliştirdiklerine dair bir kanıt bulunamamıştır. Bu kanıt boşluğunda birçok kuram (teori) ortaya atılmıştır: 1) Yansıma Teorisi: İlk insanlar, çevrelerindeki sesleri taklit ederek ilkel dilleri oluşturmuşlardır. Modern bütün dillerde doğal ses yansımalarına karşılık gelen sözcükler bulunmaktadır. Bu da yansıma teorisini desteklemektedir. Türkçede Vızıltı, mırıltı, fısıltı, gürültü, çatırtı, patırtı, havlama, horlama, hıçkırma, haykırma gibi sözcükler yansıma sözcüklerdir. Buna rağmen somut olmayan, ses olgusuna sahip olmayan sözcüklerin oluşumunu bu kuram (teori) ile açıklamak zordur. 2) Ünlemler Teorisi: İlk insanlar; korkularını, acılarını, sevinçlerini, ruh hâllerini dışa vuran sesler oluşturmuşlar ve böylece dil oluşmuştur. 3) Birlikte İş Teorisi: İlk insanlar, işleri birlikte yapmaya başlamışlar ve birlikte tempo oluşturmuşlardır.”
Farklı diller, ilgisiz sesler
Bu zayıf kabul edilecek kaynaktan bile anlaşılacağı üzere ilk dilin nasıl ortaya çıktığı açıklanamaz. Ses benzerlikleri bir yere kadar mantıklı çözümler sunar, ama günlük dilde sesle ilişkili verilen adlar son derece kısıtlıdır. Duygu durumundan türeyen doğal sesler de bu betimlemenin pek dışına çıkmaz. Birlikte iş yapmayı becermek ise dilin oluşumundan çok dilin kullanılmasının getirdiği bir ayrıcalıktır. Sesli iletişimin olması komut kavramını, komut da işbirliğini doğurur; bu beceri kolektif çalışmanın kapısını aralar, ancak önce dil gelişmeli, sonra iş ortaya çıkmalıdır.
Uzun zamandır irdelemelere girmekte zorlanıyoruz, umarız 2026 bu açıdan en azından iyi bir başlangıç olur. Şırıl şırıl akan suya neden “şı” demek yerine “water, Wasser, ave, l’eau, ma…” dendiği kolay açıklanamaz. Biz de irdelemeyi sürdürelim…