İşletmeden siyasete veliaht sorunu

Koltuk (makam) ile insanın ilişkisi genellikle makamın onu fethetmesiyle sonuçlanır. Bir koltuk ve masanın nasıl olup da bir kişinin benliğini ele geçirebildiği başlı başına tartışma konusudur. İnsanlar bir makamı ya aileden miraslar, ya da seçilerek, ama daha çok atanarak gelirler. Aileden miras olarak kalan makamda işler daha rahattır, o koltuğun ya da yönetim biriminin er geç veliahtta kalacağı aşikardır. Akıllı aileler, hele hele gücü yüksek bir konumdan bahsediyorsak, adayı henüz çocukluk aşamasında bu konuma uygun olarak yetiştirmeye başlar. Makamın devredilmesi kolaydır, ama o makama uygun olarak yetiştirilmek çok zordur. Bütün yetkileri devralacak birinin önceden donanımlı olması beklenir, yoksa kurumun geleceği tehlikeye girer.

Aynı kavram kütle büyüklüğü fark etmeksizin bütün veliaht adayları için geçerlidir. Küçük bir işletme, hatta bir atölye bile olsa adayın bu işi sevmesi, detayıyla öğrenmesi ve sonunda öncekini geçmesi beklenir (Çinliler buraya kadar olan kısmı bile yeterli bulmaz, geçmekle kalmamalı, yerine kendini aşacak birini de yetiştirmelidir). Ülkemizde sık rastlanan işletme dağılmalarının ana nedeni adayın doğru biçimde yetiştirilememesidir.

Başarılı işletmenin kuralları

Tekrar olmasın, ama kısaca özetleyelim, ilk kuran işletmeyi bir yere kadar taşır ve marka değeri kazandırır. Bir küçük pideciden, bölgesel hakimiyet sahibi orta boy işletmelere kadar bu kural geçerlidir. İşletmenin varisi daha çocukluktan babasının yanında çalışmaya başlar. Önce yaz tatillerinde, daha sonra düzenli olarak işin başında durur. Bu yaklaşım işin doğru öğrenilmesini ve uygulanmasını sağlar, beri yandan sermaye biriktirir. İşletme artık en azından bölgesel olarak tanınır, ama günümüz koşullarıyla yolu oraya düşmeyenlerin de tanıdığı başarılı bir modele dönüşebilir. Bütün mesele adayın işi sahiplenmesidir.

Ancak sorun bir sonraki aşamada kendiliğinden belirir. Artık nispeten büyük işletme yeni adayı hazırlarken ekonomik imkânları doğrultusunda daha iyi eğitim aldırmak sevdasına düşer. Yeni aday artık koleje gitmekte, yükseköğrenimini yabancı ülkede yapmaktadır. Beklenti orada öğrendikleriyle geri dönüp aile işletmesini devralmasıdır, ancak durum genellikle böyle olmaz. Aday başka dünyaların varlığını görünce yerelde kalmayı ve işletmeyi sürdürmeyi daraltıcı bulur. Geliri zaten onu mükemmel yaşatmaktadır, yeterince akıllıysa işi bağlılığından emin olduğu birine, kardeşi ya da başkası, emanet edip gelirin keyfini çıkartabilir. Ne var ki bu konum için deneyimli bir kardeş, yani yazlarını dükkânda ya da fabrikada geçirmiş biri de genellikle bulunmaz. Sonuç genellikle hüsrandır, işletme ya batar ya da batmaya yakın döneminde daha büyük sermayeye marka değeri olarak satılır (çok fazla örneği var, say say bitmez).

İşletmenin el değiştirmesi

Dışarıda eğitim almış kişinin işi sürdürememesinin nedeni açıktır; genellikle işletme okur, kaliteden çok kazanç üzerine odaklanır. Kazanç ve kalitenin birlikteliği zordur, ülkenin ekonomik koşulları belli bir fiyatın ötesine geçilmesine müsaade etmez, yani bir mahalle bakkalı kilosu sekiz yüz liradan eski kaşar satamaz, kaşardan vazgeçer. Marka haline gelmiş şirketleri toplayan aracılar diğer sektörlerdeki “kelle avcıları” gibidir, ya işletmeyi büyütme sevdasındaki yöneticiyi yatırımın artırılmasıyla kandırıp kredi batağına sokar ya da toplu makul bir paraya işletmenin el değiştirmesini sağlar.

Köklü aile şirketlerinin hayatta kalmasının püf noktası buradadır. Evlatlarını veliaht olarak yetiştirirken işletme kafasına değil, kültür derinliğine yöneltirler; kurduklarıyla gurur duymasını sağlarlar. Sonraki aşamada sadece asistan olarak başlayan aday önce işi öğrenir, sonra başına geçer. Uygun adayı bulamayan köklü şirketler ise adayları maaşa bağlar, ama yönetimi profesyonelleştirirler, yönetim kurullarının oluşması mantığı olasılıkla budur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.