İnsanlar sadece gözleriyle gördüklerine inanırlar

Canlı sistemin nasıl çalıştığına ilişkin görüşler son iki yüzyılda günümüz düzeyine erişmiş görünse de, yorumun ne kadar doğru olduğu her zaman tartışmalıdır. Bunun bir nedeni patlamalı motor, elektrik gibi diğer alanlarda ortaya çıkan yeniliklerin biyolojik yorumu da değiştirmiş olmasıdır, zira yorum benzetmeler üzerinden şekillenir. Buna karşılık çok daha geriye giderseniz, aynen bir çocuğun bakış açısı gibi, daha saf yorumlara da varabilirsiniz. Aristo dokuları incelediğinde elbette kas tabakasını ayırt etmeyi başarmıştı, buna karşılık bugün bizim “faysa” olarak adlandırdığımız kasların etrafındaki zarları “sinoyva benzeri beyaz doku” olarak nitelendirmişti. Gün gelip de bilime faydacı mantık hakim olduğunda faysa da kasların bütünlüğünü sağlayan destek dokusuna dönüştüş, yani yapısal bir unsura indirgendi. Aynı şey kuşkusuz kemik zarı için de geçerlidir, bu zarın kemiğin yapımından sorumlu olduğu bilinse de, daha fazlasının mümkün olabileceğini kimse düşünmez. Karaciğerin zarı, böbreğin yağ yastığı gibi dokusal özellikler hep “desteklemek, ayrıştırmak” mantığına dayanarak değerlendirilir. Yağ dokularının genel olarak metabolik etkinlik gösterdikleri bilgisi nispeten yenidir, diyabetin artışıyla ivmelenen araştırmalar yorumu bu yöne doğru sürüklemiştir. Ancak omurga kemiklerini birbirine bağlayan bağlar konusunda henüz böyle bir çıkarım söz konusu değildir, o nedenle bağlar hala ortopedi ya da beyin cerrahisinin “tamir edici” yaklaşımları içerisinde kalır. Okumaya devam et İnsanlar sadece gözleriyle gördüklerine inanırlar

Bilimde esas olan yenilikçi düşüncedir

Karşılaştığım genç bilim insanı adaylarına, ileride ne yapmak istediklerini sorduğumda, bir kısmından en azından bilimle uğraşmak istedikleri cevabını alıyorum. Bunların bir bölümü ise “araştırmacı” olacağım diyor. Çoğunun aklında Amerika’da master ve doktora var, hatta en
moda projeyi de moleküler biyoloji oluşturuyor. Aslında onlara hak veriyorum, bundan yirmi
yıl önce bana da sorulsaydı “ne yapmak istiyorsun” diye, ben de araştırma yapmak istiyorum
derdim. Ancak bizim, bugünde kırılamamış kötü bir alışkanlığımız var, biz araştırmayı
makinelerin yapabileceğini düşünmeye başlamışız. Hani bir söz vardır; “nereye gideceğini
bilmeyen kaptana hiçbir rüzgar yardım edemez diye”, maalesef bilimde de bu noktaya
varmışız. Oysa Einstein’ın sözüdür, “hayal edebilmek, bilgi sahibi olmaktan daha önemlidir”.

Okumaya devam et Bilimde esas olan yenilikçi düşüncedir

Anlatamıyorum

Bizim biyoloji ve insan vücudu konusundaki okumalarımızın aslında iki amacı var. İlki, aslında içine doğup da hiç bilmediğimiz bir sistemin açıklanması. Bunu yapmanın en kolay yollarından biri bugüne dek yapılanları gözden geçirmektir. Örnekle anlatmaya çalışalım, C vitamini eksikliği skorbüt denen bir tabloya neden olur. Düz ansiklopedi bilgisi olarak verelim “halsizlik, kolayca kanayan ve geriye çekilen dişetleri, ciltte morluklar, eklemlerde ağrı genel belirtileridir. Yorgunluk, iştah azalması, yara iyileşmesinde gecikme, deride kuruluk ve çatlamalar, eklemlerde şişmeler olur. Vücut direncinin azalmasından dolayı grip ve nezleye yakalanma riski artar.” Bu tablonun bileşenlerini okuyup ezberlemiş bir doktor, karşısına benzer belirtilerle gelen bir hasta olduğunda skorbütten şüphelenebilir. Ne var ki belirtiler başka hastalıklarda da olabileceğinden aslında teşhis de elbette bir hata payı taşır. Tablonun tedavisi C vitamini verilmesi olduğundan, tedavinin sınanmasının bir yolu budur, verir ve hastanın şikayetlerinin ortadan kalkıp kalkmayacağını izlersiniz. Kalkmazsa o zaman tanı yeniden gözden geçirilir.  O halde deneysel bile değil, sadece bildiklerinizi kullanarak canlı sistemin nasıl çalıştığına dair varsayımlarda bulunabilirsiniz. Okumaya devam et Anlatamıyorum

Tarım ilacı kalıntısı evde tutturulmuş yoğurtla giderilir

Beslenmede sebze ve meyveler elbette çok önemli bit yer tutar. Asında insanın diş yapısına baktığınızda kesicilerin ve öğütücülerin iyi gelişmiş olduğunu görürsünüz. Bu insanın beslenmesinin daha çok sebze ağırlıklı olması anlamına gelmektedir. Nitekim bizim geleneksel mutfağımıza baktığınızda da kemikli et katkılı yemeklerin ağırlıklıdır. Coğrafyada karasal kesime geçildikçe et varlığını korur, ama ağırlık bu kez tahıldadır. Sadece bu kadarı bile beslenmenin geleneksel olmasının ötesinde coğrafi özellikler gösterdiğini de destekler. Ne var ki gıdanın endüstriyel koşullarda kalitesiz, ama bol üretilebilmesi, “dengeli beslenme” kavramının kötüye kullanılmasına yol açmıştır. Pek çok endüstriyel ürün önce “çok sağlıklı olduğu” dayatmasıyla hayatımıza sokulmuş, sonrasında da örneğin “Amerika’nın şu kadar tüketiyor” olmasından yola çıkılarak her şeyden çok miktarda yenmesi hedefi konmuştur. İşin üzücü yanı, bu söyleme hep bilim camiasının aracılık etmesi ya da bizatihi sözcülüğünü üstlenmesidir. Üretim miktarının kalitesiz de olsa artması ihtiyacı karşılamanın ötesine geçmiş, medyayı da kullanarak tüketimi körüklemiştir. Okumaya devam et Tarım ilacı kalıntısı evde tutturulmuş yoğurtla giderilir

Bilimsel vesayet: Bilgi üretiminde adlandırma ve örnekleme sorunu

İnsan içerisinde doğduğu yaşamda, hiç anlamadığı bir konuda önce bilimsel tanımlamaları yapar ve ardından da bunu anlamlandırmaya, daha doğrusu işler bir mekanizmaya oturtmaya çalışırken aslında bir vesayet sistemi kurar. Bu yaklaşım biçiminin “tanımlama” açısından bir sorunu yoktur, gördüğünü anlatır, önce gördüğü detayların hangilerinin diğer örneklerde de istikrarla yinelediğini gözlemler, yani örnekler arasındaki sabit tekrarlamaları bulur. Sonra da bunlara kendi bilgi birikimi çerçevesinde isimlendirmeler yapar. İsimlendirmeler daha çok önceden bildiklerine benzetmeler şeklindedir, mesela keseye benziyorsa “kese biçiminde” der, ağ oluşturma eğilimindeyse “pleksus” olarak adlandırır. Bu adlandırmalar biçimsel olduğunda daha az sorunludur, zira kime gösterseniz aynı ada erişecektir. Adlandırmalar mitolojik figürlerle ilişkili olarak da verilir, mesela “Aşil tendonu”, daha seyrek olarak işlevsel özellik ada yansıtılır. Adlandırmadaki işler işte kısmen burada karışır, zira işlevsel adlandırmalar bizim algımıza dairdir, biçimsel olanların aksine ondan sonrasında konuyu okuyanları bir şekilde bağlayıcı olur, bu nedenle işlevsel özelliği tam yansıtacak şekilde verilmelidir, örneğin “sülfasyon faktörü” olarak adlandırılan bir molekülün etkisinin içeriğin sülfür miktarını artırmak olduğu anlaşılır. Sonraki gelenler bu molekülleri yeniden sınıflayıp, dizi benzerliklerine göre “insülin benzeri büyüme faktörü 2” olarak yeniden adlandırdıklarında işlevsel anlam kaybolur. Dolayısıyla özellikle işlevsel adlandırmalarda ilk ismi veren genellikle en doğrusunu seçmiştir, müdahale edilmemesi en doğru seçenektir. Ve elbette unutulmaması gereken bir diğer durum, aynı yapının birden fazla işleve de sahip olabileceğidir. Okumaya devam et Bilimsel vesayet: Bilgi üretiminde adlandırma ve örnekleme sorunu

Biyolojide organ ve işlev sorunu, benzer bir “tavuk ve yumurta” durumu

Biyolojinin açıklamakta zorlandığı başlıca kavramlardan ikisi “analog ve homolog” durumlarıdır. Burada “durum” kelimesini seçmemiz rastlantısal değildir, zira gözlemci olarak bir şeyle karşılaşıldığında kullanılabilecek en doğru nitelendirme “durum”dur. Anatomide homolog organ, gelişim kökenleri benzer ancak aynı görevi yapmak zorunda olmayan organları ifade eder. Bu tip organların gelişimi benzer moleküler mekanizmalara bağlıdır, hücresel bileşimleri ve kökleri birbirine benzer; ancak işlevsel anlamda farklılıklar gösterir. Bu duruma sık verilen bir örnek fokun ön yüzgeci ve insan koludur. Fok yüzgeci yüzmek amacıyla, insan ise kolu iş yapmak amacıyla kullanır. Analog organlar için ise durum farklıdır, analoji “farklı organların aynı işi görmeleri” durumu için kullanılır. Bu konuda verilen örneklerden biri midyedeki ve balıklardaki solungaçlardır. Her iki organ da sudaki oksijeni vücuda alır, ancak gelişimleri ve kökleri birbirinden farklıdır. Benzer kavram elbette bitkilerin solunum işlevi için de söylenebilir. Okumaya devam et Biyolojide organ ve işlev sorunu, benzer bir “tavuk ve yumurta” durumu

Dengesiz gıda kilo aldırır

Resim

Değişen beslenme alışkanlıkları içerisinde özellikle çocukları bekleyen en büyük tehlike “junk food” olarak adlandırılan, bol kalori içermelerine karşılık besleyici özellikle olmayan endüstriyel hamburger gibi yiyecekler, şekeli mamuller, cips vb. yağa doyurulmuş atıştırmalıklardır. “Atıştırmalık” adı bizim bulduğumuz bir kavram değildir, zaten çocuklar ve bu tür ürünlere ilgi gösteren erişkinler tarafından türetilmiştir. Ay çekirdeği gibi çerezler bunun dışında kalırlar, zira atıştırmalıkların genel özelliği kolay tüketilebilmeleri, tat olarak ise özellikle yağ ve şeker duyusunu uyarmalıdır. Dolayısıyla “atıştırmalık” tekrarlayan yeme eylemine neden olan ve paketten birden çok sayıda çıkan cips benzeri ürünler, ambalajlı kekler gibi ürünleri kapsar.

Okumaya devam et Dengesiz gıda kilo aldırır

Kaliteli beslenme konusunda yerel yönetimlere düşenler

Biz doğal koşullarımız içerisinde her ne kadar farkına varmakta zorlansak da, aslında beslenme gelenekten gelen belli bir sistematik üzerine kurulmuştur. Bu sistematiğin bir tarafında “mevsimine göre beslenme” kavramı yer alırken, nasıl oluştuğunu bilemediğimiz diğer kısmında ise hangi gıdanın, ne şekilde pişirilerek ve hangi diğer gıdalarla birlikte tüketilebileceği bilgisi vardır. Örneğin salatalık hemen hemen bütün kültürlerde çiğ yenirken, ondan çok da uzak olmayan akrabası kabak genellikle pişirilerek tüketilir. Benzer şekilde mercimek yemeğinin içerine erişte ya da hamur parçaları atılması da nedenini bilmediğimiz bir uygulamadır. Konuyu daha bilimsel bir bakış açısıyla incelediğinizde ise, seçimlerin rastlantısal olmadığı sonucuna varmak fazlasıyla şaşırtıcıdır. Örneğin salatalık içeriğinde bizim için çok gerekli olmakla birlikte, sıcaklığa son derece hassas maddeler barındırmaktadır. Gıdaların tüketim yöntemine ilişkin böle hassas bir ayrıma gitmek bugünkü olanaklar içerisinde bile aslında fazlasıyla zor bir süreçtir, ancak geleneğin süzgeciyle çok doğru bir biçimde başarılmış görünmektedir. Okumaya devam et Kaliteli beslenme konusunda yerel yönetimlere düşenler

Form zaten değişkendir, ama “ide” hep aynı kalır

Biyolojiyle ilgilenenlerin açıklamaya çalıştığı önemli konulardan biri canlıların formlarının nasıl gelişmiş olduğudur. Görünüşte çok ciddi bir çeşitlilik vardır, memelilerden bakterilere kadar çok farklı formlar mevcuttur. İşlevsel olarak bakıldığında formlar arasında aslında bir uçurum yoktur, örneğin oksijenin kullanımını sağlayan biyokimyasal mekanizmalar balıklar ve memeliler arasında önemli farklılıklar göstermez. Ama iş formun neden bu kadar farklı olduğunu açıklamaya geldiğinde durum karışır. Meseleyi evrime dayandırmaya çalışanlar, ortaya çıkan mutasyonların yeni canlıya bir takım avantajlar kazandırdığını ve hayatta kalmasını sağladığını ileri sürerek “faydacılık” çerçevesinde bir açıklama getirirler. Bu yaklaşım da en baştan bir kabullenmedir. Dahası son yıllarda çığ gibi büyüyen moleküler biyoloji yöntemleri “moleküler evrim” olarak adlandırılan bir kavram geliştirseler de, deniz yıldızı gibi hemikordatlardan tutun, fare gibi memelilere kadar biçimlendirmede etkin genlerin benzer olduğunu ve aynı prensip içerisinde çalıştığını ortay koymuştur. Bugüne dek olan bilgi birikimi formun oluşumunun ve daha önemlisi değişiminin genlerle çok fazla açıklanamayacağını ortaya koymaktadır. Mevcut canlı formlarının nasıl ortaya çıktığının açıklanması neden önemlidir, bu konuya hiç girmeyeceğiz, zira bu biyolojiden öte felsefenin de katkısını gerektirir. Ancak genlerle kodlamanın birden farklı biçimi olabileceğini irdelemek yerinde olacaktır. Okumaya devam et Form zaten değişkendir, ama “ide” hep aynı kalır

Tıbbın içine düştüğü durum, lütfen iyi okuyunuz

Yaklaşık son yirmi yıldır toplumun büyük kısmına bulaşmış olan “konum elde edeyim, daha çok kazanayım, başkasının ne olduğu umurumda değil” yaklaşımının en üzücü kısmını kuşkusuz tıp oluşturuyor. Ticaret erbabı olan kesimde bu anlayış biçimi “nasıl olursa olsun en ucuzunu elde edeyim ve bol bol satayım” biçiminde meydana gelirken, hizmet sektörlerinde de daha farklı bir anlayış bulunmamakta. Bankalar kredi satma ve kar maksimizasyonunu hedeflerken, imalat sektörü de “üretme, en ucuz kaynaktan elde et sat” yaklaşımını benimsedi. Ve elbette bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil, bu coğrafya ağırlıklı olmak üzere aslında dünyanın genelini ilgilendiren bir dejenerasyon biçimi. Böyle olunca da sağlık, kültürel bileşen bir tarafa, genel değerler açısından da erozyon ortaya çıkmakta. Okumaya devam et Tıbbın içine düştüğü durum, lütfen iyi okuyunuz