Tıpta “yeni kuşak”, merak tohumlarının “doktrine dönüşecek” filizleri

Geçtiğimiz iki haftayı İstanbul Tıp Fakültesi 3. Sınıfı’nı bitirmiş öğrencilerinden gelen talep üzerine “tıbba farklı bir bakışın da mümkün olduğunu” anlatan bir programı uygulayarak geçirdik. Programa ilişkin talebin ortaya çıkış gerekçesi, geçen sene farmakoloji (ilaç bilimi) derslerinin birkaç saatinde aktarmaya çalıştığım düşünce biçimiydi. Siz bu düşünce biçimini bu sayfalarda kısmen okuyorsunuz. Öğrenci arkadaşlarımızın talebi; düşüncenin yeniden gözden geçirilmesi, görsellerle anlatılabilir hale gelmesi, ama özellikle onlardan gelen yorumlar sayesinde tartışılabilmesi açısından çok çok değerliydi, kendilerine müteşekkirim. İstanbul Tıp Fakültesi Dekanlığı ve Anatomi Anabilim Dalı eğitim dersliklerini mükemmelen koordine etti, ayrıca teşekkür ederim. Okumaya devam et Tıpta “yeni kuşak”, merak tohumlarının “doktrine dönüşecek” filizleri

Tarımda “hasat şenliklerinin” önemi çok büyüktür

Geçtiğimiz hafta Adana’da düzenlenen Mısır Hasat Şenliği’ne katıldık. Nişasta ve Glikoz Üreticileri Derneği’nin (NÜD) “Çiftçimizin emeğine, gelin hep beraber omuz verelim” sloganıyla organize ettiği bu şenliğin birkaç açıdan önemi var. Birincisi Türkiye’nin mısır konusunda kendine yeterli hale geldiğini ve endüstrinin de bütünüyle yerli mısır kullandığını öğrendik, bunun milli hasılaya katkısı 4.2 milyar lira. Beri yanda NÜD Başkanı Rint Akyüz özellikle GDO konusunda çok duyarlı olduklarını ve dört yıldır düzenli olarak kendi analizlerini yaptırdıklarını açıkladı, bu duyarlılıktan da büyük mutluluk duyduk, işine özen gösterenler önlemi kendileri alıyor. Bir üçüncü nokta ise daha özel, mısır bitkisinin detaylarını görme şansını elde ettik. Okumaya devam et Tarımda “hasat şenliklerinin” önemi çok büyüktür

Tıbbın bir doktrini var mıdır?

Doktrin bir alandaki bilgi ve dogmaların bütünü olarak tanımlanır, ancak bu tanım doğru ve yeterli görünmemektedir. Doktrin bir sistemin işleyiş felsefesidir, genel-geçer kuralların bütünüdür. Uğraşılan bir alanda bilgiler ya da kimsenin tartışma hakkının bulunmadığı dogmalar bulunması, doktrinin oluşması açısından sadece altyapıyı hazırlar. Bilgiler pek çok şekilde ortaya çıkabilir; anatominin detayları, insan vücudunun özellikleri, bunların adlandırılmaları organların yerlerinin ve diğerleriyle ilişkilerinin tanımlanmaları bilgiler sınıfında yer alır. Bunları azmedip öğrenirseniz, anatomiye hakim hale gelirsiniz. Ancak anatominin ilgilendiği alan biçimdir, işleve bakmaz. Bu durumda mevcut görüneni akla uydurur, idrar kesesi için “rezervuar” (bu düşünce biçiminde mesane klozetin rezervuarından farklı değildir) safra kesesi için “depolama” açıklamasını geliştirir. Okumaya devam et Tıbbın bir doktrini var mıdır?

Hekimi doktordan ayırt etmenin püf noktaları

Tıp değişirken, hekimlerin bundan tamamen muaf kalması olası değildir. Aslında her alanda olduğu üzere, tıpta da bir değişim yaşanmaktadır, ancak değişimin hekimlik kavramının dejenerasyonuyla mı ilişkili olduğu, yoksa genel dejenerasyonunun tıbba da mı bulaştığı, yani hekimi doktora mı dönüştürdüğü tartışma konusudur. Bu girişten anlaşılacağı üzere, hekimlik ve doktorluk aslında ayrı kavramlardır. Hekim kelimesinin kökeni hakimle benzerdir, “hükme varan” anlamını taşır. Doktor kelimesi ise dilimize olasılıkla Fransızca’dan girmiştir, bir alanda doktora yapmış anlamına gelir, yani kelimenin aslında doğrudan tıpla alakası yoktur (hekim kelimesi için yabancı dilde başka karşılıklar vardır). Bizde aynı anlamda kullanılan tabip kelimesinin kökeni ise olasılıkla “tab etmek” yani açığa çıkartmaktan gelir (nitekim kelimenin fotoğrafçılıktaki karşılığı da ışık görmüş beyaz kağıdın kararması, görüntünün belirgin hale gelmesidir). Dolayısıyla tabip hastalıkların toplumdaki durumunu izler, özellikle “bulaşıcı hastalıkların saptanması ve yayılmasının önlenmesi” görevini üstlenir. Bir kez saptanıp da ayırt edilemeyen durumların ne olduğu konusundaki hüküm ise hekime aittir, doktor bunların “soft” (Fransız usulü) ara formudur. Okumaya devam et Hekimi doktordan ayırt etmenin püf noktaları

Ordu ve okulları Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğundadır, kapatılamaz!

“Bir yaz gecesi kabusu karabasana dönüşür mü?”  başlıklı yazıya yapılan yorumlar için teşekkür ederim. Bu olabildiğince kısa yazı eleştiri içeren ilk yoruma yanıt ve bugünkü durumun değerlendirmesi amacıyla yazılmıştır: Okumaya devam et Ordu ve okulları Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğundadır, kapatılamaz!

Bilimsel ilerlemenin duvar örücüsü: Akademi

Özel sektördeki Ar-Ge’nin dinamiği işin bir yüzünü oluşturmaktadır, ama işin bir de akademi (üniversite) boyutu vardır. Ar-Ge aslında üniversitelerin merkezi dürtüsü olması gerekirken, daha çok özel sektörde, kısmen de birliktelikler şeklinde gerçekleştirilmektedir. Bir Kayseri fıkrasıdır, “çocuktan tüccar ya da bürokrat çıkamıyorsa üniversiteye ver” der. Amaç sadece para kazanmaksa, bizim coğrafyada çok da yanlış olmayan bir saptamadır. Okumaya devam et Bilimsel ilerlemenin duvar örücüsü: Akademi

Bilimsel ilerlemenin kırmızı çizgisi: Tutuculuk

Bilimsel gelişmenin “merak” zemininde şekillenen doğal dürtüsü, uygun ortamı bulduğunda aslında fazlasıyla üretkendir. Bu durumun farkında olan Ar-Ge zeminli ticari kuruluşlar yatırımlarını “cluster” (demet) olarak adlandırdıkları ortamlarda yapmak eğilimlerindedir, bunlara “teknopark”, sadece üretim yapan bölgelerine ise organize sanayi bölgesi denir (Silikon Vadisi de benzer özellikler gösterir). Okumaya devam et Bilimsel ilerlemenin kırmızı çizgisi: Tutuculuk

“Bir yaz gecesi kabusu” karabasana dönüşür mü? (Uzun geceye atfen uzun bir yazı)

15 Temmuz’u 16’ya bağlayan sabah, tarihimize emsali olmayan bir kilometre taşı olarak yerleşti. İzahı şimdilik mümkün olmayan, ama 181 kişinin kaybıyla sonuçlanan, yani “devletin bekasının yeniden tesis edilmesine binaen (!)” kan dökmekten kaçınmayan girişim iyileşmesi güç bir yara açtı. Girişimin arka planının ne olduğunu soruşturma aşaması gösterecek. Adına darbe girişimi ya da kalkışma, ne derseniz deyin, bütünüyle saçmaydı, kolaylıkla da bastırıldı. Okumaya devam et “Bir yaz gecesi kabusu” karabasana dönüşür mü? (Uzun geceye atfen uzun bir yazı)

Bilimsel ilerlemenin kırmızı halısı

Bilime duçar “bilimciler” onu ayrı bir inanç sistemi haline getirse de, bilimsel ilerlemenin sürükleyici gücünü neyin oluşturduğu aslında tartışmalıdır. İlerlemelerin bir kısmı elbette gereksinimleri karşılamak üzerine kuruludur. Örneğin besinlerin saklanma süresini uzatmak gereksinimi buzdolaplarının geliştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Buzdolabının soğutma işlevi, gazların genleşme sırasında ortam sıcaklığını çekmeleri prensibine dayanır. Siz mekanik kuvvet yardımıyla gazı sıkıştırdığınızda sıcaklık ortaya çıkar, ama daha sonra bunu serbest bıraktığınızda genleşen gaz ortamdan sıcaklık çeker (kolonyadaki alkolün buharlaşırken elinizi soğutmasından farklı değildir). Böylelikle haznenin içi soğurken, bunun bedeli olarak buzdolabının dışı da ısınır. Bu yaklaşımın daha büyük ölçekli aşaması yaşanan ortamlara da uygulanabilir ve klimanın geliştirilmesiyle sonuçlanır, bu kez ısıtılan yer ister istemez evin dışıdır. O halde geliştirme mantığı ortaya çıktığında ve hele hele fikri mülkiyet haklarının tanınmasıyla destekleniyorsa (ABD bu anlayışın ister istemez merkezidir) yeni buluşların da kapısını açacaktır. Okumaya devam et Bilimsel ilerlemenin kırmızı halısı

Demokrasi, “işte öyle bir şey”

Bazı kelimeler o kadar çok tekrarlanır ki, bir süre sonra kelimenin ifade ettiği anlam unutulmakla kalmaz, anlam kayması bile ortaya çıkabilir. Örneğin immünite / bağışıklık, ifade ettiği kavramın çok dışında bir yere taşınır, bugün karşılık bulduğu anlamıyla “savunma sisteminin güçlü olması, dış ve iç mihrakların ortadan kaldırılması” olarak algılanır, konumu “vücudun her zaman yüksek tutulması ve güçlendirilmesi gereken bir yetisi” anlamına kayar. Aynı anlam kayması ve dejenerasyondan demokrasi kelimesi de nasibini almıştır. Demokrasi herkesin söz hakkının olmasıdır, yani insanların azınlık, köle, efendi, fakir vb. ayrımlara tabi tutularak ifade hakkına kısıtlanma getirilemeyeceğini söyler. Oysa bugün eriştiği anlamda, bize daha okulda öğretilen kavram “halkın kendi kendini yönetmesi, seçme ve seçilme hakkıdır”. Kelimenin etimolojisine bakıldığında elbette halk vurgusu vardır, lakin aradan geçen zaman, kavramı ve uygulanma biçimini dejenere eder. Örneğin yine demokrasi “herkesin eşit oy hakkı bulunduğunu” söylemez, söylese bile mesela senato denen başka bir yapıyı da koşul olarak ileri sürer. Dolayısıyla aslında bugün anlaşıldığı haliyle “çoğunluğun (çoğunluğun seçtiğinin) dediği olur” sonucuna erişilmez. Okumaya devam et Demokrasi, “işte öyle bir şey”