Mikroorganizmalar: Görünmez dünyaya yeni bir bakış (Bir başlangıç yazısıdır)

Biyolojik bilimlerin ve tıbbın gelişimindeki en önemli aşamalardan biri kuşkusuz mikroorganizmalar dünyasının keşfidir. Bugün mikrobiyoloji olarak tanımladığımız bu alan “adını koymak” açısından Pastör dönemine kadar geri gider. Leeowenhoek ve çağdaşı Hooke’un mikroskobu geliştirmesiyle, bu canlı formlarının genel yapısı da algılanma şansı bulur. Derken, büyüklükleri açısından filtrelerden geçmesi mümkün olamayan bakterilerden çok daha küçük, yani filtreden geçen başka “bulaştırılabilir” yaşam formları olduğu da anlaşılır, böylelikle virüsler tanımlanır. Zaman geçer, moleküler biyolojinin de katkılarıyla bugün kullandığımız sınıflama biçimine ulaşırız. Buna göre (genel kabul gören mantıkla) mikroorganizmalar, prokaryotlar altında sınıflanan bakteriler ve arkea ile ökaryotlar içerisinde yer alan mantarlardan meydana gelir. Okumaya devam et Mikroorganizmalar: Görünmez dünyaya yeni bir bakış (Bir başlangıç yazısıdır)

Gıda hangi dinamikle endüstrileşir?

Bir gıda maddesinin doğal şartlarda “kabul edilebilir kayıpla” korunmasının sadece iki yolu mevcuttur, kurutmak (su içeriğinin tamamen ortadan kaldırılması, örneğin peksimet) ya da dondurmak. Gıdadan uzun süre yararlanılabilmesini sağlayan bunun dışındaki bütün yaklaşımlar ancak taze formun mayalanması yöntemini izler. Bu yöntemler de elbette mikroorganizma faaliyetiyle ilgilidir, maya doğal ortamdan sıcaklık, tuzluluk, oksijen varlığı, basınç vb. değişkenler kontrol edilerek “doğal seçilimle” elde edilir. Okumaya devam et Gıda hangi dinamikle endüstrileşir?

Var olmanın zor taşınan ruhu (Mustafa Vehbi Koç’un değerli anısına)

Sene 1965 ya da 1966’ydı. Divan’ın yanında o zamanlar Ünver Oteli vardı, ama henüz birleşmemişlerdi. Berber Stelyo Kör Hasan’la çalışırdı. Garo, Bernardo ve ağabeyi Yorgo, Ahmet, Temel ve Halis ve manikürcü olarak Sultana bilinirdi. Berberler yaşamlarımızın ortak paydasıydı. Mesela Temel’in dükkanında sekiz koltuğu vardı, esas marifeti süper bıyık yapardı, baş müdavimleri İstanbul’un emniyet müdürü erkandı. Okumaya devam et Var olmanın zor taşınan ruhu (Mustafa Vehbi Koç’un değerli anısına)

Gıda nasıl endüstrileşti?

Gıdanın endüstrileşme süreci Batı ülkelerinde 1900’lerin başına kadar gider. İlk değişiklik unun beyazlatılması ile ortaya çıkar, 1910’larda margarin kavramı, 1920’lerde ilk sıcaklık değiştiriciler kullanılmaya başlanır (detaylı bir derleme aşağıda sunulmuştur). Bu yöntem değişikliklerinin bir nedeni raf ömrünün uzatılması, diğer nedeni ise ambalaj sorununun üstesinden gelinmesi gibi görünmektedir. Sıvı yağın 1910’larda dağıtımı kısıtlıdır, oysa yağın hidrojene doyurulması onu katılaştırır (kızartma yağlarının soğuyunca donması prensibi) ve raf ömrünü uzatır. Bu durum yağlı kağıt ambalaj kullanılmasını olanaklı kılmasının ötesinde, henüz buzdolabı, hatta elektriğe bağlı teknolojilerin olmadığı dönemde alınan ürünün de bozulmadan saklanabilmesini sağlayabilmektedir. Yaşı ellini üzerinde olanlarımız ülkemizde de “teldolap” denen bir kavramın bulunduğunu hatırlayacaklardır. Fakat önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere, besleneme paradigmasının ne olduğu hele hele o dönemde hiç bilinmemektedir. Kimya ve teknolojinin ilerlemesi 1950’lerde karton kutu ambalajın yaygın kullanımını olanaklı kılmakla kalmaz, bazı vitaminlerin kimyasal yöntemlerle üretilebiliyor olması, gıdanın “zenginleştirilebileceği” düşüncesini de beraberinde getirir. Okumaya devam et Gıda nasıl endüstrileşti?

Genç bilim tutkunlarına öneriler

Zaman zaman bilimsel düşünceyle daha yakın olmak isteyen arkadaşlarımızla bir araya geliyoruz ve projelerini dinliyoruz. Bu tartışmalar zemininde bilimsel proje konusunda bir şeyler yazmak fazlasıyla gerekli görünüyor, en azından algı hatalarının dile getirilmesi lazım. Okumaya devam et Genç bilim tutkunlarına öneriler

Son bir ortam vurgusu: Değişkenlerin saptanmasındaki kısıtlılık

Geçen yazılara ilave bu son irdeleme “ortam koşullarının” neden bu kadar önemli olduğunu bir kez daha vurgulamayı amaçlıyor. Bizim içinde yaşadığımız biyolojik sistem de dahil olmak üzere bütün varlıklar bir ortam içerisinde bulunur. Hatta düşüncelerimiz ve kişiliğimiz gibi soyut kavramlar bile bir ortam içerisinde şekillenir. Oysa biz özellikle geçmişi ya da bugünü değerlendirirken elimizde bulunan somut verilere bakarız. Örneğin fosil bulguları canlıların belli formlardan geçerek bugünkü biçimlerini aldığını düşündürür ki, bu Darwin’in evrim teorisinin esasıdır; “canlılar içerisinde koşullara en uygun olanlar hayatta kalır ve seçilir” der. Ne var ki Darwin bu görüşü açıklarken ortam koşullarının ne olduğu konusunda bir açıklamada bulunmaz, “çevre” doğal seçilimin ana etkeni görünse de, ortam koşullarının canlının formu üzerinde bir değişiklik yapıp yapamayacağı sorusu karşılıksız kalır. Bugüne dek olan araştırmalar da ortam koşulları olarak genellikle bizim “normal koşullar” olarak tanımladığımız “deniz seviyesi basıncı, 24 derece vb.” gibi değerleri dikkate alır. Oysa çok çok eski geçmiş dönemlerin ortam koşulları bugünden farklıdır, havanın bileşimi, bileşenlerin kısmi basınçları sadece tahmin edilebilir. Dahası bu koşulların taklit edilmesi pek mümkün olmadığı gibi, aslında Stanley-Miller deneyi gibi (canlılığın başlangıcını araştıran) özel çalışmalar dışında pek de araştırma alanı bulmamışlardır. Okumaya devam et Son bir ortam vurgusu: Değişkenlerin saptanmasındaki kısıtlılık

“Ortam koşulları” canlılığı, tarihi ve bizi de biçimlendirir

Gözlemin çok önemli, ama geniş bir zaman dilimine yayıldığında kısıtlı bir yöntem olduğundan geçen yazımızda bahsetmiştik.  Dolayısıyla uzun zaman diliminde gerçekleştiği tahmin edilen konularda kesin çıkarımlara gitmek güçleşir. Bu durum özellikle canlılığın gelişimi düşüncelerinin sınanmasını da neredeyse olanaksız hale getirir. Elinizdeki fosil kayıtlar birbiriyle akraba gibi görünen canlılar ortaya koyar; ama bunun bugünkü durumun neresine düştüğü, soyunun hala yaşadığı ya da ortadan kalktığı çıkarımına dönüşmesi zordur. Zira aradan geçen zaman tahmini dilimi, “ortam” olarak adlandırdığımız koşulların saptanmasını olanaksız hale getirir. Dünyanın atmosferinin hep böyle kalmadığı açıktır (çok kısa bir süre içinde “küresel ısınma” kavramında bahsettiğimizi hatırlayalım), ortam koşullarının canlının durumuna ne gibi etkilerde bulunmuş olduğu ise genellikle hiç hesaba katılmaz ya da öngörülemez. Okumaya devam et “Ortam koşulları” canlılığı, tarihi ve bizi de biçimlendirir

Gözlem çok önemli ama zamana yayıldığında kısıtlı bir yöntemdir

Geçtiğimiz üç yazıda tartıştığımız “embriyonun gelişim sırasında önceki ‘varsayımsal’ aşamaları yeniden geçmesi” prensibi (rekapitülasyon) aslında pek çok açıdan tartışılabilir (yazılara gelen eleştirileri ve değerlendirmeleri ayrıca ele alacağız). “Önceki aşamaların tekrarlanması” kavramı evrim görüşünü savunanlar için “balıktan geçip insana dönüşüm” gibi bir gözlem olduğundan elbette fazlasıyla kullanışlıdır. Gözlem bilimsel düşüncenin başlangıç noktasını oluşturur, ama doğru açıklamaya muhtaçtır. Yani görünenin en basit haliyle açıklanması her zaman doğru olmayabilir. Günümüz bilimi ise, elindeki teknik olanaklar sayesinde gelişimin her aşamasının bile genetik profilini çıkarabilir, hangi genlerin aktif hale geldiğini inceleyebilir. Ne var ki teknik açıdan böylesine sofistike bir yöntem bile açıklama konusunda kısıtlı kalır, hatta “yanlı” yorumlanırsa kendi içinde çelişen, ama düşünülmeden tekrarlandığında genel söylem halini alabilir. Okumaya devam et Gözlem çok önemli ama zamana yayıldığında kısıtlı bir yöntemdir

Bir Jung analizi: Kişiliğin gelişimi ve mevcut şablonların seçilmesi

Canlının biyolojik gelişimi için ileri sürülen “rekapitülasyon” kavramı, bir canlının cenin halindeki gelişiminin o canlının yumurta içinde gelişirken “akraba” sayılan diğer canlılardaki aşamaları da geçtiğini kabul eder. Dolayısıyla görünüş olarak embriyo gelişimi sırasında, soyun geçmişinin geçtiği aşamaları takip eder görünmektedir. Dolayısıyla gözlem bir yerde evrim teorisi için de bir kanıt özelliği taşımaktadır. Farklı türlerin sonrasında neye dönüşeceği bu nedenle embriyo gelişiminin ilk aşamalarında anlaşılamamaktadır. Ne var ki bu model aslında bir miktar da kaderci bir duruma işaret eder, yani embriyo kaderinin dışına çıkamaz, gelişimin ne yöne doğru olacağı daha başlangıcında belirlenmiştir.  Okumaya devam et Bir Jung analizi: Kişiliğin gelişimi ve mevcut şablonların seçilmesi

Okapi bilmecesi, “şehirde karşılaşma” mantığının irdelenmesi

“Canlıların gelişiminin önceden belirlenmiş olması kavramı” doğrudan gözlemlere dayalı bulguların ifadesidir. “Rekapitülasyon” olarak adlandırılan bu kavram, yumurta ya da rahim içerisinde gelişmekte olan canlının “önceki aşamaları aynı şekilde geçtiğini” kabul eder. Yani canlı sonunda bir insan yavrusuna dönüşse bile, görünüşü dikkate alındığında embriyo önce balık, daha sonra akraba olarak varsayılan diğer aşamaları geçmekte, gelişiminin en sonunda insana benzemeye başlamaktadır. Bu gözlem diğer canlılar açısından da benzer özellikle gösterir. Evrim düşüncesini kabul edenler, (varsayımsal) geçmişin (tarihin) aşama aşama yeniden yaşanmasını, kendi açıklamaları için bir delil olarak kabul ederler. Ne var ki dış görünüşteki bu benzerliğin nihai biçimdeki yansımaları farklıdır. Mesela insan embriyosunun gelişimi sırasında da başlangıçta balığın solungaçlarını andıran kavis yapıları ortaya çıkar, ne var ki bu kavisler balıkta solungaçları meydana getirirken, insanda başka yapılara dönüşürler. Dolayısıyla aslında görünüş yanıltıcıdır, doku taslakları tahmin edilen nihai (sonuç) yapılarına dönüşmeyebilirler. Okumaya devam et Okapi bilmecesi, “şehirde karşılaşma” mantığının irdelenmesi