Anatominin açıklanamayan detayları (II): Dokuların neye dönüşeceği nasıl belirlenir?

Anatominin esaslarına dair dikkatlerden kaçmış bir diğer unsur ise dokuların bileşimine dairdir. Tıp canlıların gözle görülür yapısal özelliklerine “anatomi” adını verir. Yani erişkin bir canlıyı alıp, dokularının özelliklerine bakarsanız, bir önceki yazımızda dile getirdiğimiz “tanımsal” bir sonuca ulaşırsınız. Makroskopik (gözle görünür) anatomi de bu tanımlamayı dikkate alır: “Karnın sağ tarafında karaciğer vardır, karaciğer yukarıdan diyaframa, arkadan böbreğe, aşağıdan safra kesesine, kalın bağırsağa komşudur vb” bir tanımlama getirir. Oysa insan vücudunun organları da dahil olmak üzere en az iki bileşeni vardır, organın işlevini gören dokusuna parankim, bunu sarıp destekleyen dokuya da mezankim adı verilir. İşte bütün karışıklık da bu aşamada ortaya çıkar, çünkü vücudun bütün hücreleri tek bir hücreden çoğalarak gelmiştir. Yani aslında sadece parankim ya da sadece mezankim gibi bir dokudan bahsedilemez. O halde ortaya çıkan soru açıktır, sadece bir hücre ve hemen ertesinde hücreler yumağından (morula) “hangi dokunun neye dönüşeceği nasıl saptanmaktadır?” Okumaya devam et

Anatominin açıklanamayan detayları (I): İki taraflı simetrinin belli noktalarda çaprazlaması

Siz ne derseniz deyin, doktorlar ne anlatırlarsa anlatsınlar, aşlında tıp “tanımsal” döneminin çok da ötesine geçememiştir. Tanımsal kelimesinin orijinali “deskriptiftir”, yani isimlendirir ve ne olduğunu tanımlar. Mesela “gözünüzün üstünde kaşınız vardır” deskripsiyonu da buna bir örnektir. Bu durum bir yerde şaşırtıcı değildir, tıbbın geçmişi ustadan çırağa aktarılan bir öğretiden oluşur, hastalıkları anlatır, bunları o dönem bilgisiyle isimlendirir ve açıklar. Tedavi için yapılması gerekenleri de bitkiler ya da yöntemler olarak sıralar. Daha yakın zamana, bundan yaklaşık beş yüz yıl öncesine geldiğimizde ise anatominin detaylı tanımlamaları ortaya çıkmaya başlar. Leonardo da Vinci gibi alimler, resim becerilerinin de yardımıyla insan vücudunu incelemeye ve çizmeye başlar. Sonrasında özellikle cerrahların çabalarıyla dokular birbirinden giderek daha fazla ayrıştırılır. Doğa bilimlerinin geneline yönelik araştırma yapanlar benzer çalışmaları hayvan anatomisi konusunda da gerçekleştirir, böylelikle karşılaştırmalı anatomi kavram ortaya çıkar. Organların dış görünüş olarak nasıl oldukları, birbiriyle komşulukları, hatta nasıl geliştikleri bile iki yüz yıl öncesinde gayet iyi bilinmektedir. Derken işin içerisine “işlev” kavramı girer, hangi organın hangi işlevi olduğu araştırılmaya başlanır. Bu çalışmalar nispeten yenidir, salya salgısı, mide salgısının eti nasıl sindirdiği, pankreasın çıkarılmasının diyabete neden olduğu gibi fizyolojiyi ilgilendiren araştırmaların geçmişi iki yüz yılı bile bulmaz. Biyolojiye ilişkin bir sonraki temel adım ise mikroskobun bulunmasıyla mikroorganizmaların gözlemlenmesidir. Bugünkü tıp söyleminde hala çok fazla yer bulan “bağışıklık” gibi kavramlar ise, Pastör gibi bilim adamlarının kurguladığı kavramlara bağlıdır.

Biyolojide elbette tıbbın dışında da çok fazla buluş, tanımlama ve gelişme yaşanmaktadır. Bunların büyük bölümü sınıflandırmaya ilişkindir. Yani insan (ne kadar doğrudur tartışılır) binlerce yıllık bilimsel karanlıktan Rönesans’ın aydınlanmasıyla çıkmış, kendinin farkına varmış ve bulunduğu yere nasıl geldiğini sorgulamaya başlamıştır. Yaratılmış mıdır, yoksa etraftaki canlılardan bir şekilde devşirişe devşirile mi (evrim) bu hale gelmiştir? Temel soru budur, ama yanıtlanması çok koyla olmadığı gibi, canlıların yapısal özelliklere giderek daha detaylı anlaşılmaya başladığından tablo berraklaşacağına, netliğini giderek yitirmektedir. Geçirilen iki dünya savaşı, bu dönemlerdeki duraklama ve sonrasındaki ilgi kaybı tıbbın diğer biyolojik bilimlerden aşırı miktarda ayrışmasına neden olur. Gelinen bu noktada tıbbın elinde hala çok iyi bir anatomi bilgisi, nispeten yeterli fizyoloji, biyokimya gibi alanlar kalır. Savaşların esas galibi başta ilaç endüstrisi olmak üzere, teknolojinin palazlanmasıyla giderek daha çok paraya dönüşebilir hale gelen tanısal tıptır. Tıp tanımsal olmanın çok fazla ötesine geçemese, biyolojik sistemin işleyiş prensibi ve hastalıkları ilişkilendirilemese de, teknolojinin gelişmesi tanı ve hastanecilik hizmetlerini giderek karlı bir yeni alan haline dönüştürür.

Bu kısa özet aslında tıbbın taş çatlasın son yüz yıllık geçmişidir. Bugün elimizde anatominin detayına yönelik gerçekten çok iyi bir bilgi birikimi vardır. Buna karşılık tanımsallık, yani neyin nerede olduğunu çok iyi tanımlama, kusursuz olsa bile mantıkla uyuşmayan kısımları açıklayamaz. Bu az sayıda düz mantıkla açıklanamayan özellikle, okuduğum kadarıyla pek bilinmemektedir. Bir şekilde vardırlar, ama embriyolojinin mantığıyla açıklanabilmeleri de koyla görünmemektedir. Nelerdir bunlar içerisinde görebildiklerim:

1. İnsanlar da dahil olmak üzere pek çok canlı iki yanlı (bilateral) simetri gösterirler (sınıflandırmada bu tür özellik gösteren canlılara Bilateralian adı verilmektedir). Yani gözlerden tutun, ellere kadar pek çok organ iki yanlı simetriktir. Karaciğer ve dalak gibi organlar doğumda simetrik olmasalar bile embriyodaki gelişimleri açısından simetriktir. Lakin konunun detayına girdiğinizde karışıklık ortaya çıkar. Gözler simetriktir, ama bunların sinirlerinin götürdüğü bilgi çaprazlama gösterir. Retina denen sinir dokusunun her iki dış yarısının topladığı bilgi aynı tarafa gider, ama iç yarıların topladığı bilgi çaprazlanır. Yani iç yan  karşı beyin yarım küresine bilgi aktarır. Buradaki çaprazlamanın basit bakış açısıyla bir “eksen etrafında dönme” hareketine bağlı oluğunu düşünebilirsiniz, ama böyle bir eksen dönmesi yoktur, dışların simetrisi korunmuştur.

2.  Aynı durum kasa istemli hareketi ileten motor sinirler için de geçerlidir. Motor sinirler soğancıkta çaprazlanırlar, ama duysal sinir iletisinde bir çaprazlanma yoktur. Böylelikle sağ beyin yarısı sola, sol beyin yarısı da sağa komuta eder. Bu durumda beynin sağına inme gelirse, sol tarafta felç oluşur. Bu çaprazlama da sıra dışıdır, çünkü omuriliğin sinirsel uyarıyı götüren diğer kısımlarında bir çaprazlama yoktur.

3. Vücudun her iki yanının simetrik olarak baştan ayağa (kuyruk da denmektedir) uzadığını varsaydığınızda, bu tür çaprazlamaların bağ dokusunda da gerçekleştiğini görürsünüz. Bunun en çok bilinen örneği dizlerdeki çapraz bağlardır, futbolcularda “çapraz bağını zedelemiş” biçiminde anlatılır. Bir tavuk dizini incelediğinizde de aynı çapraz bağın varlığını çok rahat gözlemleyebilirsiniz. Bacağın diz altındaki kısmının da eksen etrafında dönmediğini bildiğimizden, bu bağın neden çapraz geliştiğini açıklamak kolay değildir. Benzer çapraz bağlar ayak bileği başta olmak üzere pek çok eklemde de mevcuttur.

4. Vücudun sinir ve bağ gibi farklı dokuları arasındaki “çaprazlaşma benzerliği” nasıl açıklanabilir, işte bu tanımsal tıbbın sınırlarının dışına çıkmaktadır. Bağlardaki çaprazlaşmanın işlevsel getirisi açıktır, ama sinir sistemindeki getirisi tamamen tartışmalıdır. Sorun bilateral simetri gösteren bir canlının kısımlarındaki çaprazlamanın (ayna simetrisinden nokta simetrisine geçilmektedir) anlamlandırılmasındadır. Yani her şey aynı eksende kafadan ayağa doğru uzamamakta, içinde de zikzaklar çizmektedir.

Organik gıdalar gerçekte ne kadar organik

Günümüzde pek az kavram “organik” kelimesi kadar esnetilebilir. İnsanın ekmek ya da çapalamak gibi en basit girişimleri bile “tarımsal faaliyet” olarak kabul edildiğinden, “doğal” nitelendirmesi kullanılamamaktadır. İşte o zaman organik bir seçenek olarak türetilir. Aslında yine bir tarımsal faaliyet söz konusudur, tarım zararlılarına karşı ilaç da kullanılabilir, ancak bütün bu uygulamalar belli kurallar çerçevesinde yapılır. Yanı her ilaç kullanılamaz, kullanılan ilaçların miktarları, uygulama biçimleri ve en önemlisi ürünün bu uygulamalardan ne kadar sonra toplanabileceği de belirtilmiştir. Organik tarımı hakkıyla yapanlar sonuç olarak doğalına yakın bir ürün alırlar. Bütün mesele üreticinin organik tarım uygulamasına ne kadar bağlıklı gösterdiğindedir. Kuralları koymada ve yeni alan açmada pek hevesli davranan Batı, kurallara uyulup uyulmadığını da sertifikaya bağlar. Yani birinin çıkıp da “ben organik tarım yapıyorum “ demesi yeterli değildir, sertifikasının olup olmadığı sorulur. Okumaya devam et

Düşük asgari ücretin anahtarı gıdanın ucuzlamasıdır

Bilimsel anlamda ne kadar ilerlediğimizi düşünürsek düşünelim, ortaya çıkanların bütünü aslında doğanın taklidi üzerine kuruludur. Buna karşılık beslenme denen kavramın tek ölçütü gelenektir. Yani neyin, nasıl yenebileceğini bize gelenek öğretmiştir. Tıp fakültelerinde bile beslenme konusunda anlatılanlar kısıtlıdır, çünkü gelenek üzerine kurulu bir alanda yazılı bilimsel bilgi birikimi olamaz. Ne var ki 1900’lerin başlarında durum değişmeye başlar. Bir canlının büyümesi için asgari neler yemesi gerektiğine dair araştırmalar 1930’larda aşağı yukarı tamamlanmıştır. Derken araya giren İkinci Dünya Savaşı, hükümranlığın Amerika’ya geçmesiyle sonuçlanır. Bu sadece siyasi açıdan değil, gıda üretimi açısından da bir dönüm noktasıdır. Nasıl olduğu bilinmez (Amerikalıların Almanların bilim adamlarını devşirmiş olması da olasılıktır) ortaya birden yeme ve gübreye dayalı bir tarım ekonomisi çıkar. Okumaya devam et

Çok fazla ve yanlış tarafa esnetilen bir kavram, gıda güvenliği

Gıda güvenliği konuyla ilgili herkes tarafından farklı tanımlanır. Ben gıda güvenliği denince içeriğe bakıyorum, yani üretim yöntemi doğal mı, içerik doğal olsa bile aşırı işlemden geçerek bozulmuş mu, beni ilgilendiren kısmı budur. Çünkü gıda bir kompozisyon özelliği gösterir, üzerinde uyguladığınız aşırı sıcaklı, basınç, katkı maddesi gibi her işlem bileşimin dengesini değiştirir. Bu elbette üretim metodu için de geçerlidir. Örneğin GDO yem verirseniz daha çok süt ya da et alıyorsunuz gibi görünebilir, ama bu ürünlerin bileşimi de doğal süt ve etten sapar, o nedenle tüketilemez. Oysa gıda endüstrisinin bakış açısında gıda güvenliği denince hijyen ve ambalaj anlaşılır. Hijyen bir yere kadar kuşkusuz geçerlidir, oysa endüstri bunu “sterilizasyon” düzeyine çekmeye kalktığında, örneğin UHT uzun ömürlü sütte yaptıkları gibi, bileşim tamamen değişir. Sonra bunu ambalaja koysanız ne olur, koymasanız ne olur. Gıdada uyguladığınız her aşırı işlem içerik değişimine neden olur. Dahası yoğurt gibi biyolojik süreçler tebliğle “benzer ürüne” değiştirilemezler. Biyolojiye böyle bir müdahale mümkün değildir, bambaşka bir sonuçla karşılaşırsınız, aynı görünür, ama değildir. Dolayısıyla endüstri hijyenik anlamda güvenli, oysa içerik açısında besleyici değeri ciddi azalmış ürünler üretir hale gelir, bu “janjanlı” görünse de, besleyici değeri yoktur, içeriğin dengesi değiştiğinden uzun vadede sağlık sorunu oluşturmaya da açıktır. Nitekim günümüz hastalıkları daha çok büyük şehirlerde, marketten alışveriş yapanların sorununa dönüşür. Okumaya devam et

Vücudun dış yüzeyi, çevrenin dokuyu biçimlendirme özelliği

Öyle ya da böyle, vücuttan akan her ne ise keratinle özdeşleşir. Çünkü keratin karada ya da suda yaşıyor olsun, bütün canlıların ortak özelliğidir. Canlılar dış görünüş olarak farklılık gösterseler bile, keratin bileşimi açısından ciddi bir farklılık göstermezler. Sürüngenlerde cildi kaplayan sert bir tabaka oluştururken, kuşlarda uçmayı sağlayan tüylere dönüşür. O halde keratinin anlam olarak irdelenmesi nedir? Klasik bilim öğretisi “dış fiziksel etkenlere ve mikroorganizmaların etkilerine karşı dayanıklılık” şeklinde bir açıklama getirir. Birinci açıklama bir yere kadar geçerlidir, ancak ikinci açıklama yeterli değildir, zira deri zaten özellikle kıl köklerinde ve ter bezleri bölgelerinde (aynen kalın bağırsaklarda olduğu gibi) mikroorganizmalar tarafından kolonizedir. Okumaya devam et

Akan enerjinin saklanma biçimi, keratin ve hastalık ilişkisi

Canlı vücudunda bir şekilde akmakta olan enerji biçimleri kavramı elbette yeni değildir. Doğu tıbbı bu kavramı “meridyenler” olarak aktarır, ancak meridyenin neden oluştuğu konusunda bir açıklama getirmez. Kavramın bir diğer karşılığı ise “çakra” olarak adlandırılır, yine Doğu tıbbı vücutta tepeden kuyruk sokumuna dek yedi çarka tanımlar, çakraların açık ya da kapalı olması pek çok hastalıkla ilişkilendirilir. Meridyen ya da çarka kavramının vücudun genler kontrolündeki moleküllerden meydana geldiğini söyleyen Batı tıbbında bir ifadesi yoktur, ancak benim “enerjinin depolanma biçimi” olarak sunduğum bakış açısı her ikisinden de bağımsız, Batı tıbbının tanımladığı bir takım kavramları yorumlamaya dayalıdır. Batı bilimi deri ve ekleri (kıllar, tüyler, dişler ve boynuzlar) ve bunların nasıl geliştiği konusunda pek çok araştırma yayınlamıştır. Ne var ki bunu yaparken tıbbın takılıp kaldığı “tanımsal” aşamasının ötesine geçemez. Bugün baktığınızda tıbbın sağlık ve hastalık konusundaki neredeyse bütün açıklamaları da tanımlamak üzerine kuruludur. “Gözün üzerinde kaş vardır” olarak özetlenebilecek bu yaklaşım hastalık durumları için de benzerdir. Çok az hastalık bir mekanizma çerçevesinde ifade edilir, hatta hastalıkların mekanizmasını açıklamaya çalışan fizyopatoloji gibi dersler tıp eğitiminden uzun süre önce çıkartılmıştır. Günümüzde pek çok hastalık belirtiler sınıflanarak belli bir tanıya yuvarlanır. Bu durum özellikle de romatizmal hastalıklar için geçerlidir, belli kriterlerin tamamlanması durumunda hasta bir tanı başlığı altına sokuşturulur. Okumaya devam et

Deri ve ekleri, vücuttan akan enerjinin depolanma biçimleri

“Vücutta bir şeyin akmakta olduğu” düşüncesi ilk başta gülümsetebilir, ancak konuyu etraflıca irdelediğinizde çok da mantıksız değildir, yeter ki bakış açısını genişletebilin. Çünkü modern tıp olarak adlandırılan yaklaşım, dokuları molekülleri çerçevesinde incelemeyi amaçlar. Oysa konuya daha bütüncül bakabilirseniz, dış yüzeyimizi kaplayan deri ve eklerinin benzer yapıda olmalarına karşılık, aslında farklı özellikler gösterdiğini görürsünüz. Örneğin “hangi deri ekleri düzenli uzama içerisindedir” diye düşündüğünüzde, vücudun tüylerinin, kaşların ve kirpiklerin uzama göstermediğini, ancak saçların, sakalların ve tırnakların sürekli uzadığını fark edersiniz. Oysa saçlar ve kıllar moleküler yapı olarak birbirinden çok farklı değildir, dolayısıyla soru bir “anatomik farklılık” olarak yanıtlanamaz. Benzer durum kuşların tüy yapıları için de geçerlidir. Kuşun tüyleri yapı olarak birbirinden çok farklı gibi görünse de (örneğin kanat tüyleri ve vücut tüylerinin yapısı farklıdır), onları oluşturan moleküler detaylar da hemen hemen aynıdır. Okumaya devam et

yavuz_dizdar_yemezler

“Yemezler”

Bu kitabın yazılmasındaki birinci amaç gıda ve hastalık ilişkisidir, ama erişilebilen olası bütün kaynakların  geriye dönerek okunduğu ve bilgilerin gözden geçirildiği dört yıllık süreç, aslında biyolojiye ve tıbba başka bir yorum getirilebileceğini de göstermiştir. Hastalıklar ve beslenme arasında tahmin edilenden daha ciddi bir ilişki olduğu ortaya çıkmaktadır. Ne var ki beri yandan, canlı sistem de bizim tahmin ettiğimizden daha farklı çalışır görünmektedir. Kitabın önemli bir amacı da işte bu yorum için gerekli zemini oluşturabilmektir.  Okumaya devam et

Vücut anatomisinin farklı halleri, doku enerjisinin saklanma biçimleri

Canlının anatomisini biz hep dokuların yerleri olarak değerlendiririz. Böyle bakıldığında anatomi hiç değişim göstermeyen statik bir bilim dalı olarak görünür. Kaşın, gözün yeri nasıl belliyse, karaciğerin de yeri hep aynıdır. İşin ilginç yanı, dokuların yerleşimleri diğer omurgalılarda da pek değişiklik göstermez, peki ama gerçekten hepsi bu kadar mıdır? Saf bir bilimsel merakla ve giderek uç örnekleri okumaya başladığınızda durum değişiklik gösterir, yeter ki siz doğru soruları bulup peşinden gidin. Evrim teorisi canlıların dış görünüşündeki farklılıkları açıklamada “olunan durumun avantaj sağladığı” düşüncesine sığınır, farklılaşma sonucu doğal seçilmenin çok uzun bir sürede gerçekleştiğini kabul eder. Okumaya devam et