Vahşi endüstrinin ehlileştirilmiş akademisi

Velhasıl gerek sağda, gerekse solda, “ülkelerinin sömürüldüğü tasasında olan vatanperverler” ezici çoğunluğu oluşturur. Ne var ki mesele besin kaynaklarına geldiğinde söylem birden farklılaşır. Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) artan besin ihtiyacı için çözüm olduğu inancı nedense sağda da solda da karşılık bulmuştur. Her iki dünya görüşü de bunu “bilime olan saygılarına” atfeder. İşte orası “dönme noktasının başlangıcıdır”, safiyane bilimsel inancın ötesinde ekonomik kaygıları da barındırır. Hatta daha ileriye götürüldüğünde solcular “artık yapacak bir şey yok” derken bir yerde teslimiyetlerini ifade ederler. Sağcılar içinse söylem daha da kıvraktır, “Allah’ın yarattığından daha iyisinin yapılmış olduğu” iddiasını helal gıda taraftarları “din bilime saygı duyulmasını emreder” şeklinde açıklar. Oysa her iki söylemin de kendi aklına uydurma (minareyi kılıfa yerleştirme) dışında elle tutulur bir gerekçesi yoktur. GDO baruta ve çeliğe gerek duymayan yeni bir sömürgeleştirme biçimidir. Bunun yöntem olarak biyoteknolojiyi kullanıyor olması bir şey ifade etmez, mesele ürünün uzun vadeli tüketilemeyecek kadar “farklılaşmış” olmasındadır. Okumaya devam et Vahşi endüstrinin ehlileştirilmiş akademisi

Sağcısı da solcusu da “beslenme” denince tutulur kalır

Kendini entelektüel addeden sınıflar hayata daha çok siyaset penceresinden bakmak eğilimindedir. Onların düşünce sistemine, elinizde dünyayı değiştirecek bilgiler bile olsa, sosyolojik kavramlar dışında nüfuz edemezsiniz. Ne var ki bu kısıtlılık sadece sizin görüşlerinizi paylaşma şansınızı ortadan kaldırmakla kalmaz, iç içe girmiş yaşam hiyerarşileri sisteminin var olduğunu anlatmakta bile zorlanırsınız. Dünya görüşünden muaf olan asgari gerekliliklerin başında ise beslenme gelir. Bu vurgu “sağlıklı beslenelim, temiz hava, bol gıda” tekerlemesinin ötesindedir. Beslenme konunda soldan görüş beyan edenler, söylemlerini Henry Kissinger’ın bir zamanlar söylemiş olduğu anlatılan “Petrolü kontrol ederseniz ulusları, yiyeceği kontrol ederseniz insanları kontrol altına alırsınız” sözlerine bağlar. Meali “dünyayı kontrol etmeye çalışan emperyalistlerin topla tüfekle girmesine gerek yoktur, aç bırakmaları da yeterlidir” vargısıdır. Nitekim emperyalizm aslında öldürmek niyeti taşımaz, hükümranlık insanlar üzerine kurulur, dağa taşa hükümran olmanın pratik bir sonucu yoktur. Bu dünya algısının sürdürülmesinde merkezi öğe insan, nihai hedef de sahip olmak değil, kontrol edebilmektir. Her şeyi kontrol eden bir sistem kimi mutlu eder, bu bilinmez, ama iyi hissettirdiği açıktır, çünkü nihai aşamaya vardığında mesele artık “tanrıların oyunu” özelliği gösterir. Okumaya devam et Sağcısı da solcusu da “beslenme” denince tutulur kalır

Esas saçma olan marketin et satmasıdır!

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yeni yayınladığı Yerel Marjinal ve Sınırlı Faaliyetlerin Düzenlenmesine Dair Tebliğ ile, bir yıl önce kasaplara serbestlik tanınan köfte, fermente sucuk ve tavuk satışına yasak getirdi. Türkiye Kasaplar Federasyonu Genel Başkan Vekili Osman Yardımcı, bu üç konuda serbestlik verilirken, bir yıl sonra yeni bir tebliğe gerek duyulmasına anlam veremediklerini söyledi. Yardımcı, “Bugüne kadar hiçbir kasapta, fermente sucukta karışımla ilgili suçlayıcı durum yok. Federasyon olarak tüm illerde araştırma yaptık ve bir kasabın dahi karışımdan dolayı ceza olayı yok” dedi. Kasapların eskiden beri sucuk yaptığını anımsatan Yardımcı, “Fabrikalar bizim ekmeğimize ortak oldu. Eskiden fabrika mı vardı? Sucuğu kasap yapıyordu. Fabrikalar bizim ekmeğimize ortak olduktan sonra deşifre oldular. Katkı maddeleriyle sucuk üreten biz değildik. Bir yıl önce getirilen serbestlikle vatandaşın isteği üzerine yüzde 40-50 düzeyinde sucuk piyasasındaki yerimizi yeniden aldık. Zaten bizim yerimizdi, onlar bize ortak olmuştu. Ama şimdi 8-10 fabrikanın söylemesiyle, esnaf teşkilatını cezalandırmak veya yeni bir yasayla önüne engel çıkarmak doğru değil” diye konuştu. Okumaya devam et Esas saçma olan marketin et satmasıdır!

Batı Akdeniz koyun ve keçi üretiminde güncel durum

Batı Akdeniz Ekonomisini Geliştirme Vakfı (BAGEV) ile Antalya Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği’nin ortaklığıyla düzenlenen Batı Akdeniz Küçükbaş Hayvancılık Çalıştayı, 22 Ocak 2015 tarihinde Antalya’da yapıldı. Biz çalıştaya sizin adınıza katıldık, üretim ve sorunlar konularında bilgi almanın ötesinde, tüketici nezdinde oluşmuş “koyun ve keçi eti konusundaki hurafelerin” nasıl aşılacağını da analiz ettik. Bu hurafelerin ilki keçinin bir orman zararlısı olduğu biçiminde, hatta bir zamanlar ders kitaplarına da girmiş hatalı bilgi. Keçi ağaçların filizlerini yediğinden özellikle belli boya erişmiş ağaçlık alanlarda otlatılması gerekiyor, ama keçi bir orman zararlısı değil. Bunun en açık göstergesi ise, otlatmanın yasaklandığı dönemlerde orman yangınlarının artmış olması, zira keçi yangın çıkmasını kolaylaştıran zemin kuru ot tabakasını da yemekte. İkinci hurafe ise, keçi etinin ishal yaptığı yönünde ki, bu yakıştırmanın da gerçekle bir alakası yok. Yazının bu bölümünde mevcut durumu bir haber niteliğinde sunacağız, keçi ve koyunun beslenme açısından neden önemli olduğunu bilahare inceleyeceğiz. Okumaya devam et Batı Akdeniz koyun ve keçi üretiminde güncel durum

Aşırı hijyen neden kilo yapar?

Kilo fazlası (obezite) endüstrileşmiş ülkeler başta olmak üzere giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. Ne var ki bu durumun “zenginliğin verdiği refahla” açıklanması tartışmalıdır. Bilim camiası obezitenin özellikle gelişmiş ülkelerde bir sorun haline gelmesini yiyeceklerin ucuzlaması, fast-food tüketiminin artması, beri yandan bu ürünlerin porsiyonlarının kalori içeriğinin de fazla olmasıyla açıklar. Buna eşlik eden diğer kavram ise “hareketsizlik”, alınan kalorilerin yakılamamasıdır. Dolayısıyla “daha az kalori alın ve daha çok hareket edin” şeklinde bir yaklaşım önerilir ki, obezitedeki artış dikkate alındığında bir çözüm getirmediği de açıktır. Buna karşılık obezite de diğer hastalık alanları gibi sonuç alınamayan tıbbi endüstrileşmeyi beraberinde geliştirir. Evine yürüyüş bandı alıp, kısa süre sonra askıya çevirenlerin sayısı tahmin edilenden çok fazladır. Bir spor salonuna üye olmak maliyetli, ama pek az sürdürülebilir diğer seçenektir. Daha dar gelirli vatandaşın seçeneği olan “sokakta yürüyüş” ise bir yere kadar uygulanabilir. Dolayısıyla obezite için de geçerli olan, kilonun verilmesi değil, kalorinin alınmasının engellenmesidir. Okumaya devam et Aşırı hijyen neden kilo yapar?

Beslenmede vücut-kaynak ilişkisi

Bütün canlıların beslenme biçimi üç aşağı beş yukarı birbiriyle aynıdır. Bozulmamış kaynakla beslenme bütün canlılar için zorunludur, eğer yeterli kaynak alamazlarsa ölmezler, ama mutlaka hastalanırlar. Ne var ki bu hastalanma hali birden takatten düşmek şeklinde değildir. İnsan sadece enfeksiyonlar nedeniyle birden hastalanabilir. Buna karşılık, içeriği bozulmuş kaynaklarla beslenmek insanı uzun sürede, yavaş yavaş hasta eder. Başlangıçta nezle ya da grip gibi hastalıklara olan eğiliminiz artar, hastalık uzar, bir türlü geçmek bilmez. Siz sütün, yoğurdun ekşimesine, ayranın kabarmasına neden olan unsuru uzun süre alamazsanız, bu kez dokularınız da bütünlüğünü yitirmeye başlar, yani çözülür. Bu çözülmenin yavaş gerçekleşmesinin nedeni, vücudumuzu birbirine bağlayan dokuların yapımının çok yavaş olmasıdır. Şöyle düşünün, bir yerinizi keserseniz iyileşmesi uzun sürmez. Ama bir kemiğinizi kırarsanız iyileşmesi aylar alır, çünkü kemik dokusunun yeniden yapılması çok yavaştır (farklı dokuların “katma değeri” farklıdır). Okumaya devam et Beslenmede vücut-kaynak ilişkisi

Çalışan işgücü desteklenip yüceltilmek zorundadır

İnsanoğlunun uygarlığını geliştirmesi doğrudan düşünceler temelindedir. Düşünce “farkına varma” ya da “ayırtına gitme” durumuyla ortaya çıkar. “Farkına varma” zor bir süreçtir, aynen bir tohum kesesinin çatlaması gibi “an” içerisinde ortaya çıkar, ama çok seyrek gerçekleşir. Bunlardan en çok bilinen ikisi, Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetini ve Newton’un yer çekimi yasalarını bulması arasında bile yaklaşık iki bin yıllık bir süre vardır. Günümüz bilimi her ne kadar “tatminkar” ilerlemeler gerçekleştirildiğini kabullendirmeye çalışsa da, konumu daha çok türev çeşitlendirmeler üzerine kuruludur. Okumaya devam et Çalışan işgücü desteklenip yüceltilmek zorundadır

Dokunun biçimi, şekerli moleküllerin anatomiye etkisi

Tıp vücudun değişik işlevlerini her ne kadar sistemler adı altında tanımlasa da, dokunun bileşimine baktığınızda sistem kavramı netliğini yitirir. Bizim bildiğimiz başlıca sistemler solunum, sindirim (bu ikisinin aynı dokudan geliştiğini geçen yazımızda söylemiştik), boşaltım, üreme (bu ikisi de gelişim açısından hayli yakın ilişki gösterir), hareket ve sinir sistemidir. Kabaca baktığınızda sindirim sistemi gıdayı alarak, solunumun sağladığı oksijenle birleştirir, ortaya çıkan enerjinin bir kısmını kaslar aracılığıyla harekete harcar. Bu işlerin büyük kısmı istemsizdir ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Kas hareketleri ve bilinçle ilgili işlevler ise merkezi sinir sisteminin kontrolü altındadır. Dolayısıyla sistemlerin ne olduğu ve nasıl çalıştıkları aslında fazlasıyla açık görünmektedir. Okumaya devam et Dokunun biçimi, şekerli moleküllerin anatomiye etkisi

Biyolojinin dili, bu kez anahtar solunum sistemi

Geçen yazılarda paylaştığımız üzere, bizim biyolojik sistemin nasıl çalıştığına dair en büyük kısıtlılığımız, onun içine (ya da içinden) doğmuş olmamız, ama nasıl çalıştığını anlamaya çalışırken de kendi yaptığımız alet edevatın mekanistik mantığının dışına çıkamamamızdır. Aslına bakarsanız bundan iki bin yıl önce yaşamış olanlar, daha saf bir bakış açısı geliştirmek açısından çok daha şanslıdır. Belki de bundandır, Platon, Arabi dönemi bilim algısının yaklaşımları bugünkü olağanüstü “gelişmiş” halimize göre bile kendi içinde daha tutarlıdır. Okumaya devam et Biyolojinin dili, bu kez anahtar solunum sistemi

Bilimsel ilerleme aslında bir farkındalık halidir

Son birkaç yazının çağrıştırmış olduğunu dilediğim kavramların başında “farkındalık hali” gelmektedir. Bu çok kolay erişilebilen bir durum değildir. Zira insanın dünya algısı ona anlatılmış, öğretilmiş olanlarla kısıtlıdır, daha doğru ifadesiyle, tutukludur. Hatta algının kısıtlanması bilinçli yapılmaz, eski tanımların ve bakış açılarının dışına çıkılması neredeyse olanaksızdır. Bizim özellikle biyolojik bilimler ve tıp algımız da eski kabul edilmiş kavramlar merkezinde şekillenir. Tanımı ilk yapan doğru yaptıysa hala sorun oluşturmaz, Örneğin anatomi (canlının görünen yapısal özelliklerini tanımlayan bilim dalı) tamamen “betimleyici” özellik gösterir. Parmakların yerleşiminden, karaciğerin safra kanallarına ve elbette beyne kadar her türlü yapısal özellik çok detaylı betimlenmiş, yerleşimi sistematik ve topografik (diğer organlara göre konumu) olarak da tanımlanmıştır. Ne var ki tanımlamalar sistemin nasıl çalıştığına dair bilgi vermez, çalışma prensiplerini fizyoloji anlatır. Biraz derinlemesine bakarsanız bu da ilk araştıranların açıklamalarının ötesinde gerçekleşmez. Betimlemeler ya da açıklamalar silsilesini “bilim dalı” haline getiren, araştırılmalarının nispeten zor olması ve sistematik çalışmayı gerektirmesidir. Yani birileri gayret gösterip “sistematik” bilgi derlemişlerdir. Okumaya devam et Bilimsel ilerleme aslında bir farkındalık halidir