Hayatın İlk 1000 Günü; bebek beslenmesinin temel rolü

Geçen hafta başında Nutricia’nın Utrecht’te bulunan beslenme araştırma merkezini ziyaret ettik. İki günlük bu inceleme gezisi elbette sadece görmek değil, aynı zamanda bir şeyler öğrenmek amacını taşıyordu. Bilimsel bilgi sadece okuyarak kazanılmıyor, zaman zaman o konuda çalışanların görüşlerini almak ya da pek çok şey okuyarak kazanılamayacak bilgiye doğrudan erişmek olanağını sunuyor. Bazen öyle bir şey çıkıyor ki karşınıza, o uzun yolculuk iki cümlelik bilgi ile fazlasıyla karşılık buluyor. Okumaya devam et Hayatın İlk 1000 Günü; bebek beslenmesinin temel rolü

Eski buluşları yeni bir gözle okuyabilmek de mümkündür

Canlı sistemin nasıl çalıştığına dair tartışmamızı sürdürüyoruz, ama işin zorluğuna ilişkin noktaları yeniden hatırlayalım: (1) İnsan yaşamın bir şekilde içine doğmuştur, dolayısıyla içerisinde bulunduğu durumun ayırtına gitmesi ve onun nasıl çalıştığını açıklaması (nasıl var olduğunu idrak etmesi) aslında çok zordur. (2) İnsan doğal süreçlerin açıklamasında kendi yaptığı gereçlerin ve geliştirdiği sistemlerin sınırlılığı içerisindedir, ama sistem aslında o şekilde çalışmıyor olabilir. Okumaya devam et Eski buluşları yeni bir gözle okuyabilmek de mümkündür

Yaratıcı düşünce, buluş ve patent ilişkisi, kendi kendini sınırlayan sarmal

Genel kural her zaman geçerlidir, “insan gözüyle görmediği sürece inanmaz”. Buna karşılık doğanın anlaşılmasında kaydedilen mesafeler gözle görmekle değil, mevcut durumun akıl kullanarak analiziyle elde edilmiştir. Yani göz bir şeyleri görür, ama akıl onları analiz ederse bir sonuca varılır. Eğer görmek (algılamak) ve analiz etmek (çıkarıma gitmek) ilişkisi gerçekleşemezse ilerleme sağlanması da mümkün olmayacaktır. O halde yeni bir şeylerin bulunmasını beklemek, onların uzayın uzak bir noktasında ya da mikroskop altında görünebilmeleriyle değil, görülenlerin irdelenip analiz edilebilmeleriyle mümkündür. Batı bilim modelini savunan arkadaşlarımıza anlatmakta en fazla zorlandığımız kavram da budur. Tavuğun büyüme hızının değiştirilmesi ya da sütün bozulmadan kalma süresinin uzatılması gibi sıra dışı (ama becerilmiş) kavramlar herhangi bir kanıtın görülmesiyle açıklanamaz, biyolojiye ilişkin bir analizi gerektirir. Civciv olması gerekenden çok daha hızlı büyümektedir, bunun “soyun geliştirilmiş olması” mantığıyla açıklanamayacağı aşikardır. Ortada sıra dışı hızlı bir büyüme olayı, yani yemden alınanı özellikle kas ağırlığı olarak depolama durumu vardır. Siz bunun nedenini anlamaya çalışırsanız bilim, satıp para kazanırsanız ticaret ortaya çıkar. Okumaya devam et Yaratıcı düşünce, buluş ve patent ilişkisi, kendi kendini sınırlayan sarmal

Kök, toprak ve bakteri etkisi, sistemlerin işleyiş ilişkisi

Sindirim ve solunum sistemlerini geçen hafta aktardığımız bakış açısıyla yeniden değerlendirelim. (1) Her iki sistemden aynı dokudan gelişmektedir, yani yemek ve solumak aslında aynı sürecin farklı parçalarıdır. (2) Her iki sistemin de kendine özgü bir bakteri örtüsü vardır (flora), bunlar arasında da benzerlikler vardır, ancak kalın bağırsak ya da solunum yollarındaki yerleşimleri rastlantısal değil, özelleşmiş görünmektedir. (3) Her iki sistem de bir şekilde temas yüzeylerinden (sindirim sistemi için gıda, solunum sistemi için hava) “mukus” olarak adlandırılan sümüksü bir salgı ile yalıtılmışlardır. Yani sistemler içerikleriyle doğrudan yüzeyi örten hücrelerle değil, bunların bir kısmının salgıladığı mukus aracılığıyla temas ederler. İşlevin sürdürülmesi için mukusun varlığı zorunludur, olmaması ya da azalması durumunun bağırsaklardaki karşılığı enflamatuar (yangı ile seyreden) bağırsak hastalıkları (kolit, ülseratif kolit vb.), akciğerler içinse olasılıkla benzer mekanizmalarla astım vb. solunum yollarının enflamatuar hastalığıdır. Okumaya devam et Kök, toprak ve bakteri etkisi, sistemlerin işleyiş ilişkisi

Akciğerlerin mikrop örtüsü, “hava değişiminin” cezbeden büyüsü

Biz her ne kadar anlattıklarımızın merkezine beslenme ve sindirim işlevini oturtsak da, meselenin ayrılmaz bir parçası da solunum sistemidir. Doğrusunu isterseniz, solunum sistemi hak ettiği irdelemenin çok azını almış görünüyor. Tıp solunum sistemini neredeyse tamamen “oksijen” alınması üzerine kurgulamıştır. Alınan havanın içerisinde oksijenin küçük bir kısmı oluşturuyor olmasına karşılık, disiplinin gelişimi, solunum işlevini kana oksijen sızması (difüzyon) çerçevesinde irdeler. Oysa mevcut yeni bilgiyle bu biraz değil, layıkıyla eksik görünmektedir. Okumaya devam et Akciğerlerin mikrop örtüsü, “hava değişiminin” cezbeden büyüsü

Yaşam bir savaş senaryosu değildir, birlikte yaşamayı gerektirir

Batı bilimi nedense insanın dış dünya ile olan ilişkisini, insanı merkeze oturtan bir algıyla değerlendirmek eğilimindedir. Yani insan annesinin karnında gelişen ayrı bir canlıdır, doğmasının ardından başta mikroorganizmalar olmak üzere diğer canlıların istilasına uğrama eğilimindedir. Bu bakış açısı dolayısıyla bir savaş senaryosudur. Aslına bakarsanız kanser başta olmak üzere, biyolojiye bakış da her iki dünya savaşının gölgesinde biraz “savaş senaryosu” mantığıyla geliştirilmiştir. “Dış mihraklar (ya da tümör hücreleri) vücudumuzu işgal edecekledir”, o nedenle bunlarla savaşılması gereklidir. Bu düşünce biçiminin en ciddi yansıması yine aynı koşullar çerçevesinde gıdada gerçekleşir. Yani yine savaş yıllarında, halkın ihtiyacını karşılamak için gıda gereklidir. Malum, o yıllarda soğutucular henüz neredeyse hiç bulunmamaktadır, o nedenle gıdayı değiştiren, bozulmasına neden olan mikroorganizmalar zaten ciddi bir sorun olarak algılanmaktadır. Neyse ki  1900’lerin başlarında bulunan bir takım yöntemler imdada yetişir, bunlardan başlıcaları unun yüksek basınçlı değirmenler ve katkı maddeleriyle beyazlatılması, sıvı yağların suyla doyurulması (margarin), sütün kurutulmasıdır (süt tozu). Ne var ki işlemin yapılış mantığının gıdanın içerisinde de ciddi değişikliklere neden olabileceği göz ardı edilir. Bu değişiklikler “zehirleyici” olmadığından bir fark varmış gibi görünmemektedir. Dolayısıyla aynı yaklaşım savaş sonrası dönemde diğer gıda kollarına da yayılarak sürdürülür. Canlı vücudunun çalışma prensipleri çok iyi bilinmediğinden ve sonrasında da DNA odaklı araştırıldığından, gıdadaki değişikliklerin uzun vadeli sonuçlarıyla bir ilişki kurulması mümkün olmaz. Derken 1950’lerde DNA ağırlıklı, yani hücre merkezli yaklaşım iyice ağırlığını hissettirir hale gelir ve bu süreç hala içinde yaşadığımız bilimsel algıyı oluşturur. Neredeyse bütün canlıların DNA dizileri çıkarılmıştır, böylelikle gen veri tabanları kurulur. Bu veri tabanları bugün de herkese açıktır, internet üzerinden erişebilirsiniz, ancak genlerin nasıl çalıştığı bilinmediğinden sadece “benzerlik” ve “olasılık” üzerinden araştırmalarla karşılaşırsınız. Bilim sistemin bütününün nasıl çalıştığına dair bir şey söylemekten artık iyice uzaklaşmıştır (aşırı uzmanlaşma). Okumaya devam et Yaşam bir savaş senaryosu değildir, birlikte yaşamayı gerektirir

Vahşi endüstrinin ehlileştirilmiş akademisi

Velhasıl gerek sağda, gerekse solda, “ülkelerinin sömürüldüğü tasasında olan vatanperverler” ezici çoğunluğu oluşturur. Ne var ki mesele besin kaynaklarına geldiğinde söylem birden farklılaşır. Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) artan besin ihtiyacı için çözüm olduğu inancı nedense sağda da solda da karşılık bulmuştur. Her iki dünya görüşü de bunu “bilime olan saygılarına” atfeder. İşte orası “dönme noktasının başlangıcıdır”, safiyane bilimsel inancın ötesinde ekonomik kaygıları da barındırır. Hatta daha ileriye götürüldüğünde solcular “artık yapacak bir şey yok” derken bir yerde teslimiyetlerini ifade ederler. Sağcılar içinse söylem daha da kıvraktır, “Allah’ın yarattığından daha iyisinin yapılmış olduğu” iddiasını helal gıda taraftarları “din bilime saygı duyulmasını emreder” şeklinde açıklar. Oysa her iki söylemin de kendi aklına uydurma (minareyi kılıfa yerleştirme) dışında elle tutulur bir gerekçesi yoktur. GDO baruta ve çeliğe gerek duymayan yeni bir sömürgeleştirme biçimidir. Bunun yöntem olarak biyoteknolojiyi kullanıyor olması bir şey ifade etmez, mesele ürünün uzun vadeli tüketilemeyecek kadar “farklılaşmış” olmasındadır. Okumaya devam et Vahşi endüstrinin ehlileştirilmiş akademisi

Sağcısı da solcusu da “beslenme” denince tutulur kalır

Kendini entelektüel addeden sınıflar hayata daha çok siyaset penceresinden bakmak eğilimindedir. Onların düşünce sistemine, elinizde dünyayı değiştirecek bilgiler bile olsa, sosyolojik kavramlar dışında nüfuz edemezsiniz. Ne var ki bu kısıtlılık sadece sizin görüşlerinizi paylaşma şansınızı ortadan kaldırmakla kalmaz, iç içe girmiş yaşam hiyerarşileri sisteminin var olduğunu anlatmakta bile zorlanırsınız. Dünya görüşünden muaf olan asgari gerekliliklerin başında ise beslenme gelir. Bu vurgu “sağlıklı beslenelim, temiz hava, bol gıda” tekerlemesinin ötesindedir. Beslenme konunda soldan görüş beyan edenler, söylemlerini Henry Kissinger’ın bir zamanlar söylemiş olduğu anlatılan “Petrolü kontrol ederseniz ulusları, yiyeceği kontrol ederseniz insanları kontrol altına alırsınız” sözlerine bağlar. Meali “dünyayı kontrol etmeye çalışan emperyalistlerin topla tüfekle girmesine gerek yoktur, aç bırakmaları da yeterlidir” vargısıdır. Nitekim emperyalizm aslında öldürmek niyeti taşımaz, hükümranlık insanlar üzerine kurulur, dağa taşa hükümran olmanın pratik bir sonucu yoktur. Bu dünya algısının sürdürülmesinde merkezi öğe insan, nihai hedef de sahip olmak değil, kontrol edebilmektir. Her şeyi kontrol eden bir sistem kimi mutlu eder, bu bilinmez, ama iyi hissettirdiği açıktır, çünkü nihai aşamaya vardığında mesele artık “tanrıların oyunu” özelliği gösterir. Okumaya devam et Sağcısı da solcusu da “beslenme” denince tutulur kalır

Esas saçma olan marketin et satmasıdır!

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yeni yayınladığı Yerel Marjinal ve Sınırlı Faaliyetlerin Düzenlenmesine Dair Tebliğ ile, bir yıl önce kasaplara serbestlik tanınan köfte, fermente sucuk ve tavuk satışına yasak getirdi. Türkiye Kasaplar Federasyonu Genel Başkan Vekili Osman Yardımcı, bu üç konuda serbestlik verilirken, bir yıl sonra yeni bir tebliğe gerek duyulmasına anlam veremediklerini söyledi. Yardımcı, “Bugüne kadar hiçbir kasapta, fermente sucukta karışımla ilgili suçlayıcı durum yok. Federasyon olarak tüm illerde araştırma yaptık ve bir kasabın dahi karışımdan dolayı ceza olayı yok” dedi. Kasapların eskiden beri sucuk yaptığını anımsatan Yardımcı, “Fabrikalar bizim ekmeğimize ortak oldu. Eskiden fabrika mı vardı? Sucuğu kasap yapıyordu. Fabrikalar bizim ekmeğimize ortak olduktan sonra deşifre oldular. Katkı maddeleriyle sucuk üreten biz değildik. Bir yıl önce getirilen serbestlikle vatandaşın isteği üzerine yüzde 40-50 düzeyinde sucuk piyasasındaki yerimizi yeniden aldık. Zaten bizim yerimizdi, onlar bize ortak olmuştu. Ama şimdi 8-10 fabrikanın söylemesiyle, esnaf teşkilatını cezalandırmak veya yeni bir yasayla önüne engel çıkarmak doğru değil” diye konuştu. Okumaya devam et Esas saçma olan marketin et satmasıdır!