Slow Food’un 20. Yılı, hem romantik, hem kışkırtıcı

Geçen hafta Slow Food’un İtalya’nın Torino kentinde düzenlenen 20. Yılı etkinliklerine, yani Terra Madre Salone del Gusto’ya katıldık. Slow Food (Yavaş Gıda) 1986’da Carlo Petrini tarafından başlatılan uluslararası bir hareket olarak tanımlanır. Hızlı, ayaküstü yemek alışkanlığına (fast food) karşı alternatif olarak geleneksel ve yerel yemek ve yeme biçimlerini, yerel ekosistemlerin özelliklerini korumayı teşvik eder, simgesi de bir salyangozdur. Hareket aslında “slow” kavramını gıdanın ötesinde yaşama da genişletir, hatta şehirlere “yavaş şehir” belgesi de verir. Bir organizasyon olarak başlangıcı 1986’da Roma’da McDonald’s açılmasına de gider, daha sonra uluslararası kimlik kazanır ve bugününe erişir. Girişimin başlıca amaçları arasında yerel biyoçeşitliliği korumak amacıyla tohum bankası oluşturmak ve sürdürmek, yerel ve geleneksel besin maddelerini korumak ve teşvik etmek, tat eğitimini teşvik etmek, tüketicileri fast food ürünlerinin riskine karşı eğitmek, organik çiftçiliği teşvik edici kamuoyu oluşturmak, genetiği değiştirilmiş organizmalara karşı çıkmak, tarım ilaçlarının kullanımına karşı toplumu bilgilendirmek ve bahçıvanlık becerisini kazandırmak da vardır. Okumaya devam et Slow Food’un 20. Yılı, hem romantik, hem kışkırtıcı

Marie Antoinette “artık bu adreste oturmuyor!”

Marie Antoinette Kutsal Roma İmparatoru I. Franz ve eşi Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’nın kızıdır. Henüz 14 yaşındayken Avusturya-Fransa ilişkileri gereği Fransa veliahdı XVI. Louis ile evlendirilir, 1774 Mayıs’ında Fransa kraliçesi olur. Bize Fransız Devrimi olarak anlatılan hikaye tarih kitaplarının sayfalarından Marie Antonette’in halk için söylediği iddia edilen “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” cümlesiyle simgeselleştirilir. Anlatılan tabloda halk fakir, saray ve çevresi ise zengindir. Yönetimde olmalarına karşılık halkın ihtiyaçları konusunda duyarlı değillerdir. Ve derken kalkışma tetiklenir, bir isyan söz konusudur, hedefi zorunlu olarak saray, yani monarşidir. Marie Antoinette’in bunun içinde oynadığı rol de tamamen simgeseldir, zira 14 yaşında gıyaben gelin olan ve saraydan hiç çıkmamış bir prensesin para, paranın değeri gibi halk için merkezi önem taşıyan kavramları bilmesi bile söz konusu değildir. Hakkında yazılan daha yeni ve objektif kaynaklar, halkın durumunu sonradan anladığını ve elinden geleni yapmaya çalıştığını dile getirir. Okumaya devam et Marie Antoinette “artık bu adreste oturmuyor!”

“Olay ve tarih” birbirinden “kopuk” kavramlardır

Fizikte “Belirsizlik İlkesi”, bir fiziksel olayın bütün ayrıntılarının aynı anda ölçülemeyeceği anlamını taşır (parçacığın momentumu ve konumu aynı anda ölçülemez). İlkenin biyolojik ve olasılıkla sosyolojik karşılıklarının bulunduğundan önceki yazılarda söz etmiştik. Peki herkesin gözü önünde olup bitmiş bir olay, biz o olayı daha sonra “tarih” kapsamında irdeleriz, belirsizlik ilkesinden ne kadar muaftır? Okumaya devam et “Olay ve tarih” birbirinden “kopuk” kavramlardır

Tıpta “yeni kuşak”, merak tohumlarının “doktrine dönüşecek” filizleri

Geçtiğimiz iki haftayı İstanbul Tıp Fakültesi 3. Sınıfı’nı bitirmiş öğrencilerinden gelen talep üzerine “tıbba farklı bir bakışın da mümkün olduğunu” anlatan bir programı uygulayarak geçirdik. Programa ilişkin talebin ortaya çıkış gerekçesi, geçen sene farmakoloji (ilaç bilimi) derslerinin birkaç saatinde aktarmaya çalıştığım düşünce biçimiydi. Siz bu düşünce biçimini bu sayfalarda kısmen okuyorsunuz. Öğrenci arkadaşlarımızın talebi; düşüncenin yeniden gözden geçirilmesi, görsellerle anlatılabilir hale gelmesi, ama özellikle onlardan gelen yorumlar sayesinde tartışılabilmesi açısından çok çok değerliydi, kendilerine müteşekkirim. İstanbul Tıp Fakültesi Dekanlığı ve Anatomi Anabilim Dalı eğitim dersliklerini mükemmelen koordine etti, ayrıca teşekkür ederim. Okumaya devam et Tıpta “yeni kuşak”, merak tohumlarının “doktrine dönüşecek” filizleri

Tarımda “hasat şenliklerinin” önemi çok büyüktür

Geçtiğimiz hafta Adana’da düzenlenen Mısır Hasat Şenliği’ne katıldık. Nişasta ve Glikoz Üreticileri Derneği’nin (NÜD) “Çiftçimizin emeğine, gelin hep beraber omuz verelim” sloganıyla organize ettiği bu şenliğin birkaç açıdan önemi var. Birincisi Türkiye’nin mısır konusunda kendine yeterli hale geldiğini ve endüstrinin de bütünüyle yerli mısır kullandığını öğrendik, bunun milli hasılaya katkısı 4.2 milyar lira. Beri yanda NÜD Başkanı Rint Akyüz özellikle GDO konusunda çok duyarlı olduklarını ve dört yıldır düzenli olarak kendi analizlerini yaptırdıklarını açıkladı, bu duyarlılıktan da büyük mutluluk duyduk, işine özen gösterenler önlemi kendileri alıyor. Bir üçüncü nokta ise daha özel, mısır bitkisinin detaylarını görme şansını elde ettik. Okumaya devam et Tarımda “hasat şenliklerinin” önemi çok büyüktür

Tıbbın bir doktrini var mıdır?

Doktrin bir alandaki bilgi ve dogmaların bütünü olarak tanımlanır, ancak bu tanım doğru ve yeterli görünmemektedir. Doktrin bir sistemin işleyiş felsefesidir, genel-geçer kuralların bütünüdür. Uğraşılan bir alanda bilgiler ya da kimsenin tartışma hakkının bulunmadığı dogmalar bulunması, doktrinin oluşması açısından sadece altyapıyı hazırlar. Bilgiler pek çok şekilde ortaya çıkabilir; anatominin detayları, insan vücudunun özellikleri, bunların adlandırılmaları organların yerlerinin ve diğerleriyle ilişkilerinin tanımlanmaları bilgiler sınıfında yer alır. Bunları azmedip öğrenirseniz, anatomiye hakim hale gelirsiniz. Ancak anatominin ilgilendiği alan biçimdir, işleve bakmaz. Bu durumda mevcut görüneni akla uydurur, idrar kesesi için “rezervuar” (bu düşünce biçiminde mesane klozetin rezervuarından farklı değildir) safra kesesi için “depolama” açıklamasını geliştirir. Okumaya devam et Tıbbın bir doktrini var mıdır?

Hekimi doktordan ayırt etmenin püf noktaları

Tıp değişirken, hekimlerin bundan tamamen muaf kalması olası değildir. Aslında her alanda olduğu üzere, tıpta da bir değişim yaşanmaktadır, ancak değişimin hekimlik kavramının dejenerasyonuyla mı ilişkili olduğu, yoksa genel dejenerasyonunun tıbba da mı bulaştığı, yani hekimi doktora mı dönüştürdüğü tartışma konusudur. Bu girişten anlaşılacağı üzere, hekimlik ve doktorluk aslında ayrı kavramlardır. Hekim kelimesinin kökeni hakimle benzerdir, “hükme varan” anlamını taşır. Doktor kelimesi ise dilimize olasılıkla Fransızca’dan girmiştir, bir alanda doktora yapmış anlamına gelir, yani kelimenin aslında doğrudan tıpla alakası yoktur (hekim kelimesi için yabancı dilde başka karşılıklar vardır). Bizde aynı anlamda kullanılan tabip kelimesinin kökeni ise olasılıkla “tab etmek” yani açığa çıkartmaktan gelir (nitekim kelimenin fotoğrafçılıktaki karşılığı da ışık görmüş beyaz kağıdın kararması, görüntünün belirgin hale gelmesidir). Dolayısıyla tabip hastalıkların toplumdaki durumunu izler, özellikle “bulaşıcı hastalıkların saptanması ve yayılmasının önlenmesi” görevini üstlenir. Bir kez saptanıp da ayırt edilemeyen durumların ne olduğu konusundaki hüküm ise hekime aittir, doktor bunların “soft” (Fransız usulü) ara formudur. Okumaya devam et Hekimi doktordan ayırt etmenin püf noktaları

Ordu ve okulları Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğundadır, kapatılamaz!

“Bir yaz gecesi kabusu karabasana dönüşür mü?”  başlıklı yazıya yapılan yorumlar için teşekkür ederim. Bu olabildiğince kısa yazı eleştiri içeren ilk yoruma yanıt ve bugünkü durumun değerlendirmesi amacıyla yazılmıştır: Okumaya devam et Ordu ve okulları Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğundadır, kapatılamaz!

Bilimsel ilerlemenin duvar örücüsü: Akademi

Özel sektördeki Ar-Ge’nin dinamiği işin bir yüzünü oluşturmaktadır, ama işin bir de akademi (üniversite) boyutu vardır. Ar-Ge aslında üniversitelerin merkezi dürtüsü olması gerekirken, daha çok özel sektörde, kısmen de birliktelikler şeklinde gerçekleştirilmektedir. Bir Kayseri fıkrasıdır, “çocuktan tüccar ya da bürokrat çıkamıyorsa üniversiteye ver” der. Amaç sadece para kazanmaksa, bizim coğrafyada çok da yanlış olmayan bir saptamadır. Okumaya devam et Bilimsel ilerlemenin duvar örücüsü: Akademi

Bilimsel ilerlemenin kırmızı çizgisi: Tutuculuk

Bilimsel gelişmenin “merak” zemininde şekillenen doğal dürtüsü, uygun ortamı bulduğunda aslında fazlasıyla üretkendir. Bu durumun farkında olan Ar-Ge zeminli ticari kuruluşlar yatırımlarını “cluster” (demet) olarak adlandırdıkları ortamlarda yapmak eğilimlerindedir, bunlara “teknopark”, sadece üretim yapan bölgelerine ise organize sanayi bölgesi denir (Silikon Vadisi de benzer özellikler gösterir). Okumaya devam et Bilimsel ilerlemenin kırmızı çizgisi: Tutuculuk