Akciğerlerin mikrop örtüsü, “hava değişiminin” cezbeden büyüsü

Biz her ne kadar anlattıklarımızın merkezine beslenme ve sindirim işlevini oturtsak da, meselenin ayrılmaz bir parçası da solunum sistemidir. Doğrusunu isterseniz, solunum sistemi hak ettiği irdelemenin çok azını almış görünüyor. Tıp solunum sistemini neredeyse tamamen “oksijen” alınması üzerine kurgulamıştır. Alınan havanın içerisinde oksijenin küçük bir kısmı oluşturuyor olmasına karşılık, disiplinin gelişimi, solunum işlevini kana oksijen sızması (difüzyon) çerçevesinde irdeler. Oysa mevcut yeni bilgiyle bu biraz değil, layıkıyla eksik görünmektedir. Okumaya devam et Akciğerlerin mikrop örtüsü, “hava değişiminin” cezbeden büyüsü

Yaşam bir savaş senaryosu değildir, birlikte yaşamayı gerektirir

Batı bilimi nedense insanın dış dünya ile olan ilişkisini, insanı merkeze oturtan bir algıyla değerlendirmek eğilimindedir. Yani insan annesinin karnında gelişen ayrı bir canlıdır, doğmasının ardından başta mikroorganizmalar olmak üzere diğer canlıların istilasına uğrama eğilimindedir. Bu bakış açısı dolayısıyla bir savaş senaryosudur. Aslına bakarsanız kanser başta olmak üzere, biyolojiye bakış da her iki dünya savaşının gölgesinde biraz “savaş senaryosu” mantığıyla geliştirilmiştir. “Dış mihraklar (ya da tümör hücreleri) vücudumuzu işgal edecekledir”, o nedenle bunlarla savaşılması gereklidir. Bu düşünce biçiminin en ciddi yansıması yine aynı koşullar çerçevesinde gıdada gerçekleşir. Yani yine savaş yıllarında, halkın ihtiyacını karşılamak için gıda gereklidir. Malum, o yıllarda soğutucular henüz neredeyse hiç bulunmamaktadır, o nedenle gıdayı değiştiren, bozulmasına neden olan mikroorganizmalar zaten ciddi bir sorun olarak algılanmaktadır. Neyse ki  1900’lerin başlarında bulunan bir takım yöntemler imdada yetişir, bunlardan başlıcaları unun yüksek basınçlı değirmenler ve katkı maddeleriyle beyazlatılması, sıvı yağların suyla doyurulması (margarin), sütün kurutulmasıdır (süt tozu). Ne var ki işlemin yapılış mantığının gıdanın içerisinde de ciddi değişikliklere neden olabileceği göz ardı edilir. Bu değişiklikler “zehirleyici” olmadığından bir fark varmış gibi görünmemektedir. Dolayısıyla aynı yaklaşım savaş sonrası dönemde diğer gıda kollarına da yayılarak sürdürülür. Canlı vücudunun çalışma prensipleri çok iyi bilinmediğinden ve sonrasında da DNA odaklı araştırıldığından, gıdadaki değişikliklerin uzun vadeli sonuçlarıyla bir ilişki kurulması mümkün olmaz. Derken 1950’lerde DNA ağırlıklı, yani hücre merkezli yaklaşım iyice ağırlığını hissettirir hale gelir ve bu süreç hala içinde yaşadığımız bilimsel algıyı oluşturur. Neredeyse bütün canlıların DNA dizileri çıkarılmıştır, böylelikle gen veri tabanları kurulur. Bu veri tabanları bugün de herkese açıktır, internet üzerinden erişebilirsiniz, ancak genlerin nasıl çalıştığı bilinmediğinden sadece “benzerlik” ve “olasılık” üzerinden araştırmalarla karşılaşırsınız. Bilim sistemin bütününün nasıl çalıştığına dair bir şey söylemekten artık iyice uzaklaşmıştır (aşırı uzmanlaşma). Okumaya devam et Yaşam bir savaş senaryosu değildir, birlikte yaşamayı gerektirir

Vahşi endüstrinin ehlileştirilmiş akademisi

Velhasıl gerek sağda, gerekse solda, “ülkelerinin sömürüldüğü tasasında olan vatanperverler” ezici çoğunluğu oluşturur. Ne var ki mesele besin kaynaklarına geldiğinde söylem birden farklılaşır. Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) artan besin ihtiyacı için çözüm olduğu inancı nedense sağda da solda da karşılık bulmuştur. Her iki dünya görüşü de bunu “bilime olan saygılarına” atfeder. İşte orası “dönme noktasının başlangıcıdır”, safiyane bilimsel inancın ötesinde ekonomik kaygıları da barındırır. Hatta daha ileriye götürüldüğünde solcular “artık yapacak bir şey yok” derken bir yerde teslimiyetlerini ifade ederler. Sağcılar içinse söylem daha da kıvraktır, “Allah’ın yarattığından daha iyisinin yapılmış olduğu” iddiasını helal gıda taraftarları “din bilime saygı duyulmasını emreder” şeklinde açıklar. Oysa her iki söylemin de kendi aklına uydurma (minareyi kılıfa yerleştirme) dışında elle tutulur bir gerekçesi yoktur. GDO baruta ve çeliğe gerek duymayan yeni bir sömürgeleştirme biçimidir. Bunun yöntem olarak biyoteknolojiyi kullanıyor olması bir şey ifade etmez, mesele ürünün uzun vadeli tüketilemeyecek kadar “farklılaşmış” olmasındadır. Okumaya devam et Vahşi endüstrinin ehlileştirilmiş akademisi

Sağcısı da solcusu da “beslenme” denince tutulur kalır

Kendini entelektüel addeden sınıflar hayata daha çok siyaset penceresinden bakmak eğilimindedir. Onların düşünce sistemine, elinizde dünyayı değiştirecek bilgiler bile olsa, sosyolojik kavramlar dışında nüfuz edemezsiniz. Ne var ki bu kısıtlılık sadece sizin görüşlerinizi paylaşma şansınızı ortadan kaldırmakla kalmaz, iç içe girmiş yaşam hiyerarşileri sisteminin var olduğunu anlatmakta bile zorlanırsınız. Dünya görüşünden muaf olan asgari gerekliliklerin başında ise beslenme gelir. Bu vurgu “sağlıklı beslenelim, temiz hava, bol gıda” tekerlemesinin ötesindedir. Beslenme konunda soldan görüş beyan edenler, söylemlerini Henry Kissinger’ın bir zamanlar söylemiş olduğu anlatılan “Petrolü kontrol ederseniz ulusları, yiyeceği kontrol ederseniz insanları kontrol altına alırsınız” sözlerine bağlar. Meali “dünyayı kontrol etmeye çalışan emperyalistlerin topla tüfekle girmesine gerek yoktur, aç bırakmaları da yeterlidir” vargısıdır. Nitekim emperyalizm aslında öldürmek niyeti taşımaz, hükümranlık insanlar üzerine kurulur, dağa taşa hükümran olmanın pratik bir sonucu yoktur. Bu dünya algısının sürdürülmesinde merkezi öğe insan, nihai hedef de sahip olmak değil, kontrol edebilmektir. Her şeyi kontrol eden bir sistem kimi mutlu eder, bu bilinmez, ama iyi hissettirdiği açıktır, çünkü nihai aşamaya vardığında mesele artık “tanrıların oyunu” özelliği gösterir. Okumaya devam et Sağcısı da solcusu da “beslenme” denince tutulur kalır

Esas saçma olan marketin et satmasıdır!

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yeni yayınladığı Yerel Marjinal ve Sınırlı Faaliyetlerin Düzenlenmesine Dair Tebliğ ile, bir yıl önce kasaplara serbestlik tanınan köfte, fermente sucuk ve tavuk satışına yasak getirdi. Türkiye Kasaplar Federasyonu Genel Başkan Vekili Osman Yardımcı, bu üç konuda serbestlik verilirken, bir yıl sonra yeni bir tebliğe gerek duyulmasına anlam veremediklerini söyledi. Yardımcı, “Bugüne kadar hiçbir kasapta, fermente sucukta karışımla ilgili suçlayıcı durum yok. Federasyon olarak tüm illerde araştırma yaptık ve bir kasabın dahi karışımdan dolayı ceza olayı yok” dedi. Kasapların eskiden beri sucuk yaptığını anımsatan Yardımcı, “Fabrikalar bizim ekmeğimize ortak oldu. Eskiden fabrika mı vardı? Sucuğu kasap yapıyordu. Fabrikalar bizim ekmeğimize ortak olduktan sonra deşifre oldular. Katkı maddeleriyle sucuk üreten biz değildik. Bir yıl önce getirilen serbestlikle vatandaşın isteği üzerine yüzde 40-50 düzeyinde sucuk piyasasındaki yerimizi yeniden aldık. Zaten bizim yerimizdi, onlar bize ortak olmuştu. Ama şimdi 8-10 fabrikanın söylemesiyle, esnaf teşkilatını cezalandırmak veya yeni bir yasayla önüne engel çıkarmak doğru değil” diye konuştu. Okumaya devam et Esas saçma olan marketin et satmasıdır!

Batı Akdeniz koyun ve keçi üretiminde güncel durum

Batı Akdeniz Ekonomisini Geliştirme Vakfı (BAGEV) ile Antalya Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği’nin ortaklığıyla düzenlenen Batı Akdeniz Küçükbaş Hayvancılık Çalıştayı, 22 Ocak 2015 tarihinde Antalya’da yapıldı. Biz çalıştaya sizin adınıza katıldık, üretim ve sorunlar konularında bilgi almanın ötesinde, tüketici nezdinde oluşmuş “koyun ve keçi eti konusundaki hurafelerin” nasıl aşılacağını da analiz ettik. Bu hurafelerin ilki keçinin bir orman zararlısı olduğu biçiminde, hatta bir zamanlar ders kitaplarına da girmiş hatalı bilgi. Keçi ağaçların filizlerini yediğinden özellikle belli boya erişmiş ağaçlık alanlarda otlatılması gerekiyor, ama keçi bir orman zararlısı değil. Bunun en açık göstergesi ise, otlatmanın yasaklandığı dönemlerde orman yangınlarının artmış olması, zira keçi yangın çıkmasını kolaylaştıran zemin kuru ot tabakasını da yemekte. İkinci hurafe ise, keçi etinin ishal yaptığı yönünde ki, bu yakıştırmanın da gerçekle bir alakası yok. Yazının bu bölümünde mevcut durumu bir haber niteliğinde sunacağız, keçi ve koyunun beslenme açısından neden önemli olduğunu bilahare inceleyeceğiz. Okumaya devam et Batı Akdeniz koyun ve keçi üretiminde güncel durum

Aşırı hijyen neden kilo yapar?

Kilo fazlası (obezite) endüstrileşmiş ülkeler başta olmak üzere giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. Ne var ki bu durumun “zenginliğin verdiği refahla” açıklanması tartışmalıdır. Bilim camiası obezitenin özellikle gelişmiş ülkelerde bir sorun haline gelmesini yiyeceklerin ucuzlaması, fast-food tüketiminin artması, beri yandan bu ürünlerin porsiyonlarının kalori içeriğinin de fazla olmasıyla açıklar. Buna eşlik eden diğer kavram ise “hareketsizlik”, alınan kalorilerin yakılamamasıdır. Dolayısıyla “daha az kalori alın ve daha çok hareket edin” şeklinde bir yaklaşım önerilir ki, obezitedeki artış dikkate alındığında bir çözüm getirmediği de açıktır. Buna karşılık obezite de diğer hastalık alanları gibi sonuç alınamayan tıbbi endüstrileşmeyi beraberinde geliştirir. Evine yürüyüş bandı alıp, kısa süre sonra askıya çevirenlerin sayısı tahmin edilenden çok fazladır. Bir spor salonuna üye olmak maliyetli, ama pek az sürdürülebilir diğer seçenektir. Daha dar gelirli vatandaşın seçeneği olan “sokakta yürüyüş” ise bir yere kadar uygulanabilir. Dolayısıyla obezite için de geçerli olan, kilonun verilmesi değil, kalorinin alınmasının engellenmesidir. Okumaya devam et Aşırı hijyen neden kilo yapar?

Beslenmede vücut-kaynak ilişkisi

Bütün canlıların beslenme biçimi üç aşağı beş yukarı birbiriyle aynıdır. Bozulmamış kaynakla beslenme bütün canlılar için zorunludur, eğer yeterli kaynak alamazlarsa ölmezler, ama mutlaka hastalanırlar. Ne var ki bu hastalanma hali birden takatten düşmek şeklinde değildir. İnsan sadece enfeksiyonlar nedeniyle birden hastalanabilir. Buna karşılık, içeriği bozulmuş kaynaklarla beslenmek insanı uzun sürede, yavaş yavaş hasta eder. Başlangıçta nezle ya da grip gibi hastalıklara olan eğiliminiz artar, hastalık uzar, bir türlü geçmek bilmez. Siz sütün, yoğurdun ekşimesine, ayranın kabarmasına neden olan unsuru uzun süre alamazsanız, bu kez dokularınız da bütünlüğünü yitirmeye başlar, yani çözülür. Bu çözülmenin yavaş gerçekleşmesinin nedeni, vücudumuzu birbirine bağlayan dokuların yapımının çok yavaş olmasıdır. Şöyle düşünün, bir yerinizi keserseniz iyileşmesi uzun sürmez. Ama bir kemiğinizi kırarsanız iyileşmesi aylar alır, çünkü kemik dokusunun yeniden yapılması çok yavaştır (farklı dokuların “katma değeri” farklıdır). Okumaya devam et Beslenmede vücut-kaynak ilişkisi

Çalışan işgücü desteklenip yüceltilmek zorundadır

İnsanoğlunun uygarlığını geliştirmesi doğrudan düşünceler temelindedir. Düşünce “farkına varma” ya da “ayırtına gitme” durumuyla ortaya çıkar. “Farkına varma” zor bir süreçtir, aynen bir tohum kesesinin çatlaması gibi “an” içerisinde ortaya çıkar, ama çok seyrek gerçekleşir. Bunlardan en çok bilinen ikisi, Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetini ve Newton’un yer çekimi yasalarını bulması arasında bile yaklaşık iki bin yıllık bir süre vardır. Günümüz bilimi her ne kadar “tatminkar” ilerlemeler gerçekleştirildiğini kabullendirmeye çalışsa da, konumu daha çok türev çeşitlendirmeler üzerine kuruludur. Okumaya devam et Çalışan işgücü desteklenip yüceltilmek zorundadır