Fotoğraf Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı eserinden senaryolaştırılan ve aynı adı taşıyan 1986 yapımı filmden alınmıştır, yönetmen Jean-Jacques Annaud

Bilim dinden daha tutucu olabilir (805 yıl önceki dünün anısına)

İnsan “saf bir öğrenme isteğiyle” okudukça, bugüne dek anlatılmış olan genel bilim anlayışının, özellikle doğa bilimleri alanında sorgulanabilir olduğunu görür. Kaçınılmaz bir şekilde ağırlık kazanan bu sorgulama gereksinimi, başlangıçta kişinin kendi kendini sorgulamasıyla, yani kendi düşüncesinin “yanlışlığının reddedilmesiyle” (doğrulanması değil, yanlışlığının reddedilmesi) başlar. Kendi kendini reddetmek çok kolay gerçekleştirilebilecek bir davranış modeli değildir. Bu durumda okumalar ister istemez alan değiştirmeye başlar ve komşu bilim alanlarındaki durumun ne olduğunu incelemeye yönelir. Zaman zaman “Horasan harcı” gibi hoş tesadüfler yolunuzu düzleştirse, hızınızı artırsa da, “okuma” kendinizle baş başa kalmanız gereken bağımsız bir süreç olmak zorundadır. İşte beslenme gereksiniminin karşılanmasına ve kavramın gerçekte ne olduğunun anlaşılmasına ilişkin ortak çabalarımızın benim tarafımdaki en önemli getirisi bu “marjinal faydayı”, yani genel kavramların (paradigmanın) bütünüyle sorgulanması olanağını sunmuş olmasıdır. Okumaya devam et

Bilimde “somut delil” kavramı ve “temkin” ilkesi

Piliç başta olmak üzere yazdıklarıma ya da söylediklerime gelen eleştirilerin odak noktasını “somut delil” kavramı oluşturuyor. Öncelikle vurgulamam gerekir ki, ilim ve bilim birbirinden farklı kavramlardır. Bilim verilerden bilgi üretir, ilim ise bilimin ürettiği verileri, komşu alanlarla da karşılaştırarak bir sonuca varır. Bilim veri üzerine kuruludur, ama ilim verilerin ötesinde emareleri, yani başlangıçta gözleme dayalı ve ölçülme niyeti olmayan bulguları da değerlendirerek bir sav ileri sürer. Örneğin Newton’un elmanın başına düşmesiyle fark ettiği durum bilim değil, ilimdir, “cisimler arasında çekim gücü” olduğunu var saymış, sonrasında sınamalarla bunun doğru olduğunu ve matematiksel kanunlarla da ifade edilebileceğini bulmuştur. Newton’un başlangıç noktası “emarelerden yola çıkmaktır”, bunu kurallaştırarak “bilim” olarak ifade etmiştir. Bugün uzaya yollanan uydular ve mekikler Newton Kanunları’na dayanarak ivmelendirilmek zorundadır, aksi takdirde yer çekimi kuvvetinden kaçamazlar. Buna karşılık, kanun erişilmesi mümkün olmayan gezegenler için de geçerli olduğundan, olası yörüngeler hesaplanmakta; bunlardan sapmalar olduğunda kanun (tahminen) evrensel olduğundan (hala tahmindir, çünkü “somut delil” üretilemez) olası başka gezegenlerin ya da uydularının da arada var olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla kanunun evrensel olduğu “kabul edilerek” yine emarelerle, yani ilmen çıkarıma varılır (Ve elbette, (1) kütle yapısı farklı gezegenler için kanunun değişebileceği unutulmamalıdır. (2) “ilim” kelime kökeni eski olsa da, dini bir kavram değildir.). Okumaya devam et

Veteriner arkadaşlarımız için genel bir değerlendirme

Piliç konusundaki açıklamalarım sizin mesleğinizin sorgulanması amacını taşımamaktadır. Zira meslek sorgulaması yapılacak olursa, muhtemelen ilk sırada doktorlar gelecektir, bunu da her gereken durumda, odalar da dahil olmak üzere ifade ediyorum. Ancak meslekler erbabı olarak farkına varmamız gereken ilk unsur endüstrilerin meslek öğretilerinin çok ilerisinde olduğudur. Bugün tıp alanında her yıl en az 500 milyar dolar araştırma yapılmasına rağmen, hastalıkların bırakın tedavisi, artmasının engellenmesi bile mümkün olmamakta, buna karşılık ilaç satışları da olağan üstü düzeyde artmaktadır. Elle tutulur birkaç gelişme varsa bile, bunlar yine ilaç endüstrisinin sınırları içerisindedir, sonuç olarak tıp endüstrileşmiştir. Okumaya devam et

Gıdada durum değerlendirmesi (III): Taraf olan bakanlığa rağmen giderek değişen beslenme algısı

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın gıdaya yaklaşımı istikrarlı olmasa da, sosis, sucuk gibi et ürünlerinde “beyaz ve kırmızı etin ayrıştırılması” olasılıkla en iyi uygulamalarıydı. Buna karşılı uzun ömürlü süt, ekşimeyen yoğurt ve hızlı pişen piliçte sorgulamamanın ötesinde taraf oldular. Bu taraflılık durumu İkinci Gıda Kongresi’nde aşikar hale geldi. Aslında aramızda dostluk bulunduğunu zannettiğim bir bakanlık yetkilisi, esas konuşmasını tamamladıktan sonra, “UHT süt, ekşimeyen yoğurt ve 20 dakikada pişen pilici” savununca, durumun Bakanlık nezdinde ciddi endişe yarattığını anlamış olduk. Aynı yaklaşım süt oturumda da kendini gösterdi, uzun ömürlü UHT süt özellikle süt gıda teknolojisi uzmanları tarafından savunuluyordu. Ne var ki beslenme alanında çalışan bilgisine güvendiğim uzmanlar da UHT’nin sütte ciddi değer kaybına neden olduğunu ifade edince, rüzgar birden endüstri aleyhine esmeye başladı. Bu yaşananları medya ortamında doğrudan paylaşmadım, ama süt ve yoğurt konusundaki söylemimiz sürdü ve toplumdan karşılık buldu. Bakanlığın süt endüstrisinden beklentisi ise çok daha farklıydı. Anlaşılan Bakanlık ve endüstri aynı potada erimişlerdi. Nitekim konunun bundan sonrası yoğurt tebliğinin hangi gerekçelerle değiştirilmiş olduğuna odaklanmak zorundaydı. Okumaya devam et

Gıdada durum değerlendirmesi (II): Piliç endüstrisi sarsılan güveni yeniden kazanabilir görünmüyor

Geçtiğimiz yıl en büyük değişikliklerden biri de kuşkusuz pilice olan talebin azalmasında görüldü. Ülkemizde “kuş gribi hezeyanıyla” yaktırılan 2.5 milyon tavuğun boşalttığı her yere yerleşen piliç endüstrisi, aslında durumdan zarara uğramış görünse de, orta ve uzun vadede fazlasıyla avantajlıydı. Ne var ki beklemedikleri bir şey gerçekleşti, sattıkları hayvanların pek de sağlıklı olmadığı konusunda yaptığımız uyarılarla aniden toplumsal bir ortak görüş oluşuverdi. Bunun nedeni de elbette halkın hafızasında tavuk kavramının hala taze olmasıydı. Endüstriyel firmalar arasında zaten tavuk diyen yoktu; piliç, beyaz et ya da bakanlıktaki karşılığı olarak “kanatlı” aslında tavuk dışında bir şeyi tanımlamaktaydı. Bu hayvanların ortak özellikleri normal tavuk 1.5-2 saatten önce pişmezken 20 dakikada dağılacak biçimde haşlanmaları, lezzetsizlikleri ve haşlama suyunda jöle oluşturamamalarıydı. Konu elbette aslında en başta yine piliç endüstrisiyle görüşülmüştü. Ritz Otel’de gerçekleştirilen toplantıda sekiz firmanın temsilcisi ve BESD-BİR ile bir araya gelmiş ve üretim yöntemlerini gözden geçirmeleri gerektiğini dile getirmiştik. Buna karşılık endüstri ne GDO soyanın yem olarak kullanılmasından, ne de insafsız yetiştirme metodundan vazgeçmedi. Normal tavuğun bir yılda kesilebilir boya gelmesine karşılık, endüstriyel piliçler 40-45 günde 2.5 kilo ağırlığa ulaşmaktaydı, ama bir farkla, bu hayvanlar sağlıklı değillerdi. Bütün bilimsel araştırmalar hayvanlarda kalp krizi, vücutta sıvı toplanması, eklem dejenerasyonu ya da tümör gelişimini gösterse de, endüstri bunları 45 günde kestiğinden hastalıktan ölmeden önce market raflarına gönderebiliyordu. Nitekim endüstri birkaç cılız açıklama dışında 45 gün-1 yıl farkını bilimsel gerekçelerle anlamlandıramadı. Veterinerler de harcıalem “bunların soyları geliştirilmiş, çabuk pişiyorlar, çünkü körpeler” dışında elle tutulur bir bilimsel açıklama getirmediler. Konuyla ilgili bir veteriner arkadaşımız, söylemini “halkın ucuz protein ihtiyacından” başlattı, “bir miktar tümör çıkabilirle” sürdürdü ve “zaten çok kaliteli et değil” ile sonlandırdı. Okumaya devam et

Gıdada durum değerlendirmesi (I): Taşlar yerinden oynarken

Gıda ve beslenme kuşkusuz hepimizin temel ihtiyacımız. Bu ihtiyacın gerektiği gibi karşılanması sadece yaşamsal gıdanın alınması açısından değil, sağlığın sürdürülebilmesi için de gerekli. Ülkemizde gıda alanında biz farkına varmadan yaşanan ciddi değişikliğin dört yıldır farkındayız. Bir gün önümüze konan “yoğurdun artık bozulmadığına ilişkin” bir yazı, durumun farkına varmamızı sağlamakla kalmadı, bu doğa dışı sürecin nedenini araştırdıkça benzer şeyin aslında marketlerde satılan pek çok ürün için de geçerli olduğunu gösterdi. Gıda endüstrisi yediklerimizin normal bozulma biçimini bir şekilde değiştirmeyi başarmıştı, buna da uzun raf ömrü denmekteydi. Ama işin daha dikkat çekici yanı, gıdadaki değişiklik endüstriyel üretim ve yemle besleme yöntemlerinin bir sonucu olarak balık, tavuk ve yumurta üretimini de kapsamıştı. Bugün önümüze gelen piliç, yumurta et ve sütün çok büyük bir bölümü genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) yem olarak kullanıldığı bir entegre sistem çerçevesinde üretilmektedir. Özellikle büyük şehirlerde ve alışverişin marketlere kayması sonucu giderek artan bir biçimde artık köylerde de endüstriyel raf ömrü uzatma işleminden ya da GDO’lu yem aşamasından geçmemiş bir ürünle karşılaşma olasılığımız çok azalmıştır. Okumaya devam et

ABD-AB işbirliği tarımımızı nasıl etkileyecek?

Geçtiğimiz hafta 33. Türk-Amerikan İlişkileri Toplantısı’na katılmak üzere Washington’daydık. Amerikan Türk Konseyi (ATC), Türk Amerikan İş Konseyi (TAİK) ve Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) işbirliği ile düzenlenen Türk-Amerikan İlişkileri Toplantısı’nın bu yıl ki teması “Değişen Dünya İçin Kritik Ortaklık” idi. Toplantıların başlangıcı 1961’de başlatılan savunma alanındaki işbirliğine dayanıyor, derken genel ticareti de kapsayacak şekilde genişletiliyor. Bu seneki toplantının istisnasını ABD ile gerilmekte olan siyasi ilişkiler nedeniyle, Amerikan tarafını temsil eden başkan James Jones’un istifası oluşturdu. Zirve her ne kadar ticari ilişkileri amaçlasa da, siyasetin etkisi dışlanamıyor. İstifanın gerekçesini de Amerikan tarafının siyasi içerikli demeçleri oluşturdu. Yani Türkiye’deki kutuplaşmanın ucu zirveye dek uzandı. Okumaya devam et

Tıbbın “tanımsızlık dönemine” hoş geldiniz!

Kanser ve beslenme arasındaki ilişki son yıllarda giderek daha fazla ve daha büyük oranlarda kabullenilmeye başlanmıştır, çünkü akıl buna işaret etmektedir. Ama bu olasılık tabloyu netleştirmez, bilakis hastalığın özelliklerini daha karışık hale getirir. Neden? Birincisi günümüzde tanı konan hastaların büyük bölümü erken tanı yaklaşımları (mesela meme kanseri açısından mamografi ya da prostat kanseri için PSA bakılması) nedeniyle saptanmaktadır. Yani ortada kişinin kendini hasta hissetmesine neden olacak bir durum zaten yoktur. Memede saptanan bir santimetrelik tümörün ileride mutlaka hastalık yaratacağı beklentisi ise bir kabullenmedir. Çünkü tarama sırasında bulunan odakların ileride mutlaka kansere dönüşeceği ileri sürülemez. Bunun en iyi otopsi incelemelerinden görüyoruz. Mesela 80 yaşın üzerindeki erkeklerin prostatlarında mutlaka bir kanser odağı bulunmaktadır, ne var ki bunlar hastalık aşamasına geçmemiş sessiz odaklardır. Bu durum olasılıkla tiroid ve meme kanserleri için de geçerlidir. Yani sizin tarama ile bulduğunuz kanser odaklarının mutlaka ölümcül hastalığa dönüşeceğini ileri sürmeniz bilimsel mantığa aykırıdır. Ne var ki böyle bir odak saptandığında “hah işte erken yakaladık” denerek gerçekten ele gelen bir tümör kadar yoğun bir tedavi yine uygulanır. O halde biz gerçek hastalığın ne kadar arttığını zaten bilmemekteyiz; tümör ve kanser aynı şeyler değildir. Tümör bir kitledir, ama kanser tedavi edilmesi gereken bir hastalık durumudur. Okumaya devam et

Bilim ilerliyor, ama kanser artıyor, bu nasıl iştir?

Kim ne derse desin, ülkemizin genel hastalık yükü ciddi bir artış göstermektedir ve bunun altından tedavi etmeye çalışarak kalkılması mümkün değildir. Önemli olan hastalıkları henüz oluşmadan önlemektir. “Erken tanı hayat kurtarır” sloganıyla “check-up” yaptırarak hastalığı henüz başlangıç aşamasında saptamak yeterli değildir. Çünkü erken tanıdığınızda bile artık bir hastalık var demektir, yani tedavi amaçlı girişimlerin çoğu uygulanır, önemli olan hastalığı tümden önlemektir. “Peki neden bu kadar çok hastalık var?” sorusunun yanıtını ise beslenme biçiminin değişmesi dışında aramak mantıksızdır. Kanser gibi önemli bir hastalık için ileri sürülen sigara ve alkol gibi etkenlerde bundan 20 yıl öncesine göre belirgin bir değişiklik yoktur, buna karşılık yediklerimizin içeriği tümden değişmiştir. Okumaya devam et

Soma

Geçen hafta yaşadığımız Soma faciası elbette hepimizi çok üzdü. Bir kazanın nedenleri, ancak ondan ders çıkarılabilirse bir şey ifade eder. Çıkarılan dersin kalıcı çözüme dönüştürülebilmesi ise bundan çok daha sonra gerçekleşir. Velhasıl bu yazının amacı da bunların sorgulanması değildir. Ama beri yanda bir de kazanın toplum tarafından algılanması vardır. Toplum kötü bir olayı saklansa bile eninde sonunda öğrenir, ancak öğrenmek algılamak ve içselleştirmekle aynı şey değildir. Sorun bizim toplumumuzun algının son iki aşamalarından giderek uzaklaşıyor olmasıdır ki, buna “çözülme” adını veriyoruz. Okumaya devam et