Skip to main content
SmartSelectImage_2017-08-23-08-33-46

“Epeydir canımı sıkıyorsunuz sizi takip etmeyi bırakıyorum”

Türk Dil Kurumu sözlüğü “canını sıkmak” sözünü “sözlerle veya davranışlarla kişinin neşesini kaçırmak, huzurunu bozmak” olarak tanımlar. Yani “canını sıkmak” karşılıklı bir ilişki söz konusu olduğunda geçerlidir. Günlük yaşamda karşılaştığınız iğnelemeler, laf sokmalar, kinayeli konuşmalarla biri haklı ya da haksız neşenizin kaçmasına neden olabilir. (daha&helliip;)

nuray-mert-cumhuriyet

Nuray Mert’in Cumhuriyet’teki köşesi neden boş kaldı?

Doğrusu ilk duyduğumda pek bir şey ifade etmedi, “Nuray Mert’in Cumhuriyet gazetesindeki yazılarına son verildi” diyordu köşe yazarları. Damdan düşenin neden düştüğü bilinmez, olabilir dedim, bu zamanda ‘vakayı adiye’dendir. Lakin sonra tartışma sürünce, gazetenin köşe yazarları cephelerine çekilip savunma verince okumam farz oldu. Nuray Mert’in Cumhuriyet Gazetesi üzerinden konuşan kalemi iki yazısı nedeniyle susturulmuştu. İlki “evrimin de bir teori olduğunu” söyleyen yazısı, gazete yönetimi tarafından ilkelere aykırı bulunmuştu. İkincisi ise müftülerin nikah kıyabilmelerinin sorun olmadığına dair istişaresi, gazete buna da çok bozulmuştu. (daha&helliip;)

Resim: Usain Bolt 100 metre altın madalyasını kazanırken (http://www.mirror.co.uk/sport/other-sports/athletics/usain-bolt-wins-100m-gold-6305067 adresinden alınmıştır)

Gündem denen kavram nasıl oluşur?

Alternatif söylem, söylem sahibinin duruşu, medyanın bunu yansıtışı, bilinirlik ve takipçilerin oluşumu dinamiğini geçtiğimiz iki yazıda aktarmaya çalıştık. Konuyu irdeleyen bu son yazıyı lütfen kendi adınıza da okuyun, yani mesele sadece büyük ölçekte bilinir olmakla ilişkili değildir, toplum içinde (mahalle, okul, cemiyet vb.) bilinir olmanın herhangi bir biçimine de kolaylıkla adapte edilebilir, özellikle de siyasete… (daha&helliip;)

Resim: Müslüm “Baba” Gürses (1953-2013), nur içinde yatsın… (http://www.insanhaber.com/images/haberler/muslum-gurses-filminde-kimler-var-69287.jpg).

“Dünya tersine dönse vazgeçmem. Gökteki güneş sönse vazgeçmem…”

Önceki iki yazıda “herkesi ilgilendiren beslenme gibi bir konuda görüş beyan edip, bunu adabıyla savunanların” yaşayabilecekleri sorunları anlattık. Ancak toplum içinde bilinir olmak, o kişinin kendinden kaynaklanmayan sorunlar da doğurur. Herkesi ilgilendiren bir konuda görüş bildireni izleyenler aslında kendi içinde “homojen” ( aynı) değildir. Konu “ye ya da yeme” ikilemi olduğundan (boğaz davası) değer verip dikkate alırlar, ama beri yandan kişiyi zamanın terazisine koyar, mihenk taşına vurur, yani edindiği yeni konumun genel ahlakını değiştirip değiştirmediğini ölçerler: (daha&helliip;)

Resim: İskoçyalı (Highlander); yönetmen Russell Mulcahy, senaryo Gregory Widen, başlangıç filminde başrolde Christopher Lambert, Sean Connery ve Clancy Brown oynadı (1986), ölümsüz kalmak için gerçekleştirilen ölümsüzler arasındaki kılıç savaşlarını anlatır. 
“Çocukken sinema dendiğinde aklıma gelen ilk eser olan Highlander’ı yakın zaman önce tekrar izlediğimde kendisine niçin hayran kaldığımı Freudyen okumalarla açıklayabilirim. Fakat bazı geceler, elinde kılıç, yüzünde pis bir sırıtışla ‘Geriye sadece bir kişi kalacak.’diye haykıran Kurgan’ı görüyor olmamı bir yere bağlamakta ise hala zorlanıyorum.”(Alıntı: Tanju Baran, http://fikrisinema.com/iskocyali-ilk-film-dosyasi/)

“Geriye sadece bir kişi kalacak!”

Medya kanalları aracılığıyla tanınmaya başlayan simanın kazandığı bilinirlik, dış dünyada, yani sokaklarda, AVM’lerde de onu takip etmeye başlar. Yerleşik (akademik) genel görüşten farklı bir şey söyleyen kişi, söyleminin arkasında durabiliyorsa ister istemez reyting alır. Bu noktada aslında kişilik özellikleri de belirleyicidir, yani tartışma şekli, kendine has sevimliliği vb. etkenler onu genelin içinde daha seçilir ve konuşulur kılarlar. Bu durum medya için reyting demektir, dolayısıyla daha çok programa çağırılmaya başlar. İşte ana sorunlardan biri de burada ortaya çıkar, Eğer söylem sahibi edindiği tanınmışlıktan keyif almaya başlarsa söylemini, söyleme üslubunu katılaştırır, tartışma programında bile karşı tarafın ne dediğini dinlememeye, söylediklerini dikkate almamaya başlar. İşin kötüsü bu seyirci tarafından tercih edilen bir durumdur, eğlendiricidir, kimi eğlenmek amacıyla, çoğunluk ise “arena” mantığıyla seyreder. İzleyenlerin büyük bölümünün aslında konu hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Arenadaki mücadele zamanla sınırlıdır, yani anlatılmak istenen belli bir zaman diliminde açık bir mesaj şeklinde verilmek zorundadır. (daha&helliip;)

Resim: “Sev Dedi Gözlerim” filminin afişi; Senaryo Safa Önal, Yönetmen Orhan Aksoy, 1972 yapımı: “Serap, mutlu mütevazı bir hayat hayali kuran bir genç kızdır. Fakat babasının ani ölümü hayallerini yıkar. Çalışıp ailesine bakması gerekmektedir. Başka iş bulamayınca gazinoda şarkı söylemek zorunda kalır. Para sıkıntısı bitmiştir. Fakat yeni dertleri vardır artık. Tek tesellisi kardeşi Meral’e iyi bir hayat sağlamasıdır. Orhan, o günlerde cezaevinden çıkmıştır. Tesadüfler Serap ve Orhan’ı sık sık karşı karşıya getirmeye başlar. Serap, genç adama kendi gazinosunda sahneye çıkarmasını teklif eder. Orhan, sadece sanatçısı değil, aynı zamanda sığınağı olacaktır. Fakat beklenmedik bir karşılaşma Serap’ın tek umudunu da elinden alacaktır…” (Kaynak: http://www.sinematurk.com/film/5717-sev-dedi-gozlerim/)

“Sev dedi gözlerim…”

Bu satırlarda daha çok bilimsel konularda yazıyoruz, doğrudan tavsiyelerde bulunmuyoruz, politikaya ise neredeyse hiç girmiyoruz. Bilimsel konularda yazmak güzel şeydir, ancak toplumdaki beklentiyi genellikle karşılamaz. Bu durum günümüze özgü değildir. Bilim aslında meraktan kaynaklanır, ama iki amaçla yapılır; ya önünüzde çözmeniz gereken ya da iyileştirilmesi gereken bir durum vardır, siz bunun üzerinde çalışırsınız. Bir hastalığın tedavisi çözülmesi gereken problemdir, ama cep telefonlarının dokunmatik ekrana geçişi iyileştirme işlemidir. Ne var ki bilimsel merak ve okuma –anlama çabası, çok sınırlı durumda pratik önerilerle sonuçlanır. Oysa okuyucu net bir mesaj bekler, mesela konu onun açısından “şunu yiyin, bunu yemeyin” önermesine indirgenmelidir. Bilim çok fazla değişken üzerinden bir karara varmaya çalışır, oysa okuyucuya çoğu fazlasıyla teknik ve hatta tartışmalı olan bu değişkenlerin anlatılabilmesi olanağı yoktur. Dahası işin bir de bilgi birikimi ve zaman sorunu vardır. Bilimde bir görüş, üzerine eklenen diğer bilgiler nedeniyle değişikliğe uğrayabilir. Bu değişiklik genellikle “ak-kara” kutuplarında bir uçtan diğerine değişmez, lakin gri tonlara dönüşebilir. (daha&helliip;)

Resim, Troller, http://www.hotelroomsearch.net/im/hotels/fr/trolle-14.jpg adresinden alınmıştır.

Yetersiz eğitimin sosyal sonuçları

Geçen hafta değindiğimiz “gençlerin eğitimi ve iş sorunu” anlatmaya çalıştığımızdan ve tahmin edilenden çok daha ciddi; “eğitim alarak yükselmekten değil de, yatay giderek zaman kaybetmekten söz ediyoruz”. Bölümlerin çoğu iki yıllık olduğundan, eğer iş bulunamazsa (bu zaten dört yıllık bölümlerin de genel sorunu) yeni bölüm okumanın kapılarını açar. Eğer ailelerin imkanı varsa özel üniversite, yoksa devlet üniversitelerinden devam edilir. Açılan bunca yeni bölüme donanımlı öğretim görevlisi bulunması olasılığı olmadığına göre uygulamadan geriye iki amaç kalır, genç bireyin kendisini üniversitede okuyor hissetmesi ya da zaman kazanma. Hangi amaç gerçekleşirse gerçekleşsin sonuç sorunludur. Üniversiteden mezun olan iş aradığında, işlerin de sayısı giderek azaldığından, ama daha beteri aslında bir şey öğrenmemiş olduğunu anladığından hayal kırıklığına uğrar. Bölümü bitirerek iş bulunamayacağı anlaşılmış olduğunda ise iş olasılığı olan diğer bölümlerden birine yönlenilir. Mevcut koşullarda üniversite sınavında bir yer tutturmak yine de çok zor değildir. Böylelikle eğitime bir iki ya da üç yıl daha eklenir, peki ya sonrası? (daha&helliip;)