Bilim tutkunu “bilimcilere” samimi eleştiriler

Siz nasıl kabul edersiniz bilemiyoruz, günümüzde bilimin üstünlüğü “tartışılmaz gerçeklik” olarak kabul edilse de, aslında bu yaklaşımın ciddi ölçüde eleştiriye “muhtaç” noktaları bulunmaktadır. “Muhtaç” kelimesi özellikle seçilmiştir, zira eleştirilip düzeltilmediği takdirde bilimin ilerlemesi tamamen durabilecektir. Kısaca söylemek gerekirse aşağıdakileri sıralamak mümkün görünmektedir: Okumaya devam et Bilim tutkunu “bilimcilere” samimi eleştiriler

Geleceğini düşünen milletler: İstanbul Erkek Lisesi örneği

Biz her ne kadar zamana bağlı olduğumuzu düşünüp, akıp giden zaman içinde savrulduğumuzu sansak da, aslında zamanın var olduğu bizim kabullenmemizdir. Zaman sadece vardır, içinde olup bitenler, fiziksel olarak değişmemiz, bize nedense akmakta olduğunu düşündürür. Lakin kendinizi bunların etkisinden kurtarmaya başlarsanız, aklınızı çeldiricilerden yalıtırsanız, mevcut hafızanız canlanmaya başlar, geçmişin analizini yapmanızı olanaklı kılar. Okumaya devam et Geleceğini düşünen milletler: İstanbul Erkek Lisesi örneği

Siyasi dalganın yükselme biçimi, kritik dengenin kırılma dinamiği

Olağan şüpheliler ve bununla birlikte türemiş olan “profiling” (profil çıkartma) gibi kavramlar ister istemez siyasette de karşılığını bulur. Siyaset bu açıdan bakıldığında aslında son derece verimli ve manipülasyona açık bir alandır. Bize neredeyse binyıllardır “demokrasi” başlığı altında aktarılan yönetim düzeni de istenenin elde edilebilmesinin çok verimli bir uygulama biçimidir. Demokrasi, çarpıtılmış anlamıyla “çoğunluğun idare etmesi” olarak kabul edilse de, aslında ifade ettiği kavram “farklı görüşlerin oransal temelde temsil edilmesidir”. Dolayısıyla demokrasi aslında ideale en yakın yönetim biçimi olarak görülür. Seçimin doğal sonucu olarak bir iktidar vardır, diğer görüşleri temsil edenler de muhalefeti oluşturur. Ne var ki “anlık karar verme özelliği gösteren ve çok parçalılığa açık” Doğu coğrafyasında ortaya çok fazla seçenek çıkacağından bunların birlikte hareket etme ve karar alma yeteneği de azalacaktır. Bu durumda imdada “seçim barajı” denen kavram yetişir, seçime daha en başından bir kota konularak, parçalı yapı kendi içerisinde homojen olmasa da konsolide edilir, yani benzerler aynı çatı altında toplanmaya zorlanır. Okumaya devam et Siyasi dalganın yükselme biçimi, kritik dengenin kırılma dinamiği

Küresel sermayenin insan kaynakları, kapital sistemin “kullan-at”ları

Günlük yaşamımızı olası risklerden (mikrop, kireç vb.), olağan şüphelilere (yabancı mihraklar, terör örgütleri) kadar kategorize etmeyi başarmış bir sistemin insanları da potansiyelleri konusunda sınıflamayacağını düşünmek elbette saflık olacaktır. Bu “profil oluşturma becerisinin” bize en sık gösterilen biçimi seri cinayetleri konu alan filmlerdeki “profiling” kavramıdır. Profiling katilin arkasında bıraktığı ipuçlarına dayanarak olası bir kişilik profili çizmeyi amaçlar, oluşturulan profil tarama alanını daraltarak katili bulmayı kolaylaştıracaktır (bu yaklaşımın klasik örneklerinden birini Kuzuların Sessizliği’nde görürüz). Okumaya devam et Küresel sermayenin insan kaynakları, kapital sistemin “kullan-at”ları

Olağan şüpheli: Endüstri ve sosyolojinin “gaz ve supap” dinamiği

Olağan Şüpheliler (The Usual Suspects) aslında sinema tarihinin “yeni kara mizah” (neo-noir) akımının en iyi filmlerinden biridir. Günlük yaşamda ise, herhangi bir olay gerçekleştiğinde bunun faili olabilecek olası şüphelileri ifade eder. Kamuoyuna “olayın takibindeyiz” mesajını verebilmek için en önce bunlar toplanıp nezarethaneye atılır. Bu aslında toplumsal huzursuzluğun (kamuoyu vicdanı denir) yatıştırılmasının da ilk (ve genellikle tek) adımıdır, “kapsamlı soruşturma başlatıldı” ya da “jetlerimiz bomba yağdırdı” açıklamaları sık telaffuz edilen biçimlerinden sadece ikisidir. Okumaya devam et Olağan şüpheli: Endüstri ve sosyolojinin “gaz ve supap” dinamiği

Tıbbın endüstrileşmesi: Olağan şüphelilerin doğuş hikayesi

Tıbbın bugün bir çıkmaz sokağın içine düşmüş olması aslında şaşırtıcı değildir, ama bu sokak kör bir uçla sonlanmaz, bilakis kendi içinde geçişlerle (labirent) aslında devamlılık arz ettiğini düşündürür. “Tıp ilerlemekte, sürekli yeni bir şeyler bulunmakta, gelişmeler topluma müjdelenmektedir”. Oysa aslında elle tutulur fazlaca bir gelişme yoktur, olması da beklenmemelidir. Peki neden? Okumaya devam et Tıbbın endüstrileşmesi: Olağan şüphelilerin doğuş hikayesi

Kanser tedavisinde ilerleme yok, çünkü bu alandan ekonomik beklenti çok

Kanserin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’de birden ortaya çıkması kemoterapinin (medikal onkoloji) doğmasını sağlarken, DNA’nın yeni tanımlanmış olması da hem kemoterapinin hem de radyoterapinin etki mekanizmalarının DNA üzerinden olduğu kabullenmeleriyle sonuçlanır. Kemoterapi devletin araştırma kurumlarının da desteğiyle yaygın ve yoğun bir biçimde kullanılmaktadır. Ancak sonuçlar yine de beklendiği gibi gelmez. “Sekizi bir arada, dokuzu bir arada”, hatta “on üçü bir arada” gibi bileşik (kombine) kemoterapiler bile, hastaların yaşam süresi ortalamalarına dikkate alındığında elle tutulur bir başarı gösterememektedir. Ne var ki kemoterapinin ve radyoterapinin etki mekanizmasına ilişkin “hücrenin DNA’sını bozuyor” şeklindeki algı bir kere yerleşmiştir ve bir daha da bunun doğru olup olmadığına kimse dönüp bakmaz. Aynı şey olağanüstü artan hastalığın nedenleri için de söz konusudur, hastalık bir şekilde sigara ve alkol kullanımıyla ilişki göstermektedir, dolayısıyla kanserin başlıca nedenleri sigara ve alkol kullanımı olarak saptanır, buna sonraki 50 yıllık zaman kesiti içerisinde eklenecek olan diğer iki neden ise obezite (kilo fazlası) ve hareketsiz yaşamdır. ABD başta olmak üzere, İkinci Dünya Savaşı sonrasının endüstriyel gıda üretiminde yaşanan olağan dışı gelişmeler hiç dikkate alınmaz. Oysa özellikle tarımsal üretim olağanüstü bir kimyasallaşma göstermiş, pek çok tarım ilacı güvenli olup olmadıklarına bakılmaksızın kullanıma sunulmuş, civcivin antibiyotiklerle 40 günde 2 kilogram ağırlığa getirilebilmesi başarılmış, benzer üretim yaklaşımı sığırların etinin hormonlarla artırılması, yem alaşımlarıyla günde 40-50 litre süt alınması şeklinde olağanüstü karşılıklar bulmuştur. Toplum aslında neredeyse tamamen kimyasal beslenmekte, marketler uzun raf ömrü sayesinde kazançlı hale geçebildiklerinden, üretilen ürünler de aşırı işlemlerden geçirilerek ya da antibiyotik benzeri maddelerle bozulmaları engellenmektedir. Okumaya devam et Kanser tedavisinde ilerleme yok, çünkü bu alandan ekonomik beklenti çok

Kanser ve tedavisi konusunda neden bir ilerleme yok?

Bilimin neden ilerlemediğine ilişkin güncel örneklerden biri de kuşkusuz kansere bakış açısındaki tutukluktur. Aslında biyoloji ve kanser, her ikisi de fazlasıyla iç içe geçmiş kabullenmeler üzerine kuruludur: “Kanser yaşamımızı tehdit eden kontrolsüz hücre çoğalmasıdır, aslında bu vücudumuzda normal şartlarda da gerçekleşir, ama bağışıklık sistemi denen savunma ordusu tarafından ortadan kaldırılır”. Bu önermeler dizisinde “yaşamımızı tehdit eden kontrolsüz çoğalma” dışında kalan bütün kavramlar aslında bizim yakıştırmamızdır. Okumaya devam et Kanser ve tedavisi konusunda neden bir ilerleme yok?

Hastalıklar ve tedavileri konusunda neden hiçbir ilerleme yok?

Günümüzde kanser dahil pek çok modern zaman hastalığı “yeni” ortaya çıktıkları için nedenleri ve tedavi yöntemleri bilinmemektedir. Modern teknolojinin özellikle görüntüleme alanında kullanıma sunduğu olanaklar, detayın saptanmasında “yüksek çözünürlük” sunsa da, moleküler biyoloji yöntemleri kolaylıkla gen haritaları çıkarsa da, hastalıkların ortaya çıkışına dair elle tutulur açıklamalar (neden-sonuç ilişkisi, eski tabirle illiyet bağı) getirememektedir. Peki teknolojin sunduğu bunca yeni olanağa karşılık bir ilerleme elde edilemiyorsa sorun nerededir? Bu tutukluğun olası birkaç açıklaması bulunmaktadır: Okumaya devam et Hastalıklar ve tedavileri konusunda neden hiçbir ilerleme yok?

Bitkinin hayvanla benzerliği, uyum ve dengenin önemi

Bitkinin ve bitki tümörlerinin kanser için ne kadar geçerli bir model oluşturacağı elbette tartışmaya açıktır. Bitki ve hayvan birbirinden tamamen farklı iki canlı gibi düşünülmektedir, ama sistemlerin nasıl işlediğine bakıldığında reddedilemeyecek benzerlikler vardır. İnsan kalın bağırsağının aslında bitkinin köküne karşılık geldiği kabullenildiğinde bu işlemsel benzerlik için istenen anahtar da elde edilmiş olur. Ana hatlarıyla hatırlarsak: (1) Bağırsak bakteri örtüsü (mikrobiyota) kök küresinin içine çekilen bakterilere karşılık gelir. (2) Kök şekerli bileşikleri salgılayarak bakterileri besler, bağırsak da şekerli bileşikleri (müsin, mukopolisakkaridler) salgılayarak mikrobiyotayı destekler, sentez aradaki gri zonda gerçekleşir. (3) Bitkide sentezlenen maddeler meristeme ve buradan da bitkinin damar sistemiyle uçlara taşınır, aynı işlev hayvanlarda “karaciğerde” gerçekleşir. Dolayısıyla, “Biyolojinin mantığının açıklanmasında ‘işlemsel benzerlik’ neden önemlidir?” başlıklı yazıda yer alan “meristem neye karşılık gelmektedir” sorusunun yanıtı “karaciğer” gibi görünmektedir. Okumaya devam et Bitkinin hayvanla benzerliği, uyum ve dengenin önemi