Tıbbın içine düştüğü durum, lütfen iyi okuyunuz

Yaklaşık son yirmi yıldır toplumun büyük kısmına bulaşmış olan “konum elde edeyim, daha çok kazanayım, başkasının ne olduğu umurumda değil” yaklaşımının en üzücü kısmını kuşkusuz tıp oluşturuyor. Ticaret erbabı olan kesimde bu anlayış biçimi “nasıl olursa olsun en ucuzunu elde edeyim ve bol bol satayım” biçiminde meydana gelirken, hizmet sektörlerinde de daha farklı bir anlayış bulunmamakta. Bankalar kredi satma ve kar maksimizasyonunu hedeflerken, imalat sektörü de “üretme, en ucuz kaynaktan elde et sat” yaklaşımını benimsedi. Ve elbette bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil, bu coğrafya ağırlıklı olmak üzere aslında dünyanın genelini ilgilendiren bir dejenerasyon biçimi. Böyle olunca da sağlık, kültürel bileşen bir tarafa, genel değerler açısından da erozyon ortaya çıkmakta. Okumaya devam et Tıbbın içine düştüğü durum, lütfen iyi okuyunuz

Saf düşüncenin form değişimini izlemek başlı başına bir yöntemdir

Biz bugünümüze baktığımızda elbette bizi bugüne getiren nedenlerin “geçilmesi gereken doğal yol” olduğunu düşünüyoruz. Örneğin günlük yaşamımızın temel enerji kaynağını elektrik oluşturuyor, biz de son yüz yıldır yaygınlaşan elektrik sistemlerinin mevcut uygarlığın temel dürtüsü olduğuna inanıyoruz. Oysa uygarlık tarihinin temel dönüm noktaları mevcut araştırma yönüne doğru gelişir. Yani sistemin kuruluşuna büyük katkıyı yapmış olanlar, açık ara Nikola Tesla, Thomas Edison ya da Guglielmo Marconi, o zamanki araştırma alanlarını elektrik değil de başka bir enerji formu üzerinde yapmış olsalardı ve elbette bunu destekleyen bakır madenleri de olmasaydı, dünya bugünkü halinde şekillenmeyecekti. Tesla’nın elektriği kablosuz iletebilme başarısı zaten bilinmektedir, ama bakır da satılması gerekiyordu, zira endüstriler ve ekonomik döngü gerekli ya da gereksiz iş hacmi üzerine kuruludur. Yaşı yeterince tutanlar hatırlayacaktır, eski kabloların içinden beyaz bir toz çıkardı, yani asbest yalıtımın doğal unsurlarından biriydi. Dolayısıyla değil bakır tel, bunun izolasyonu bile başarılamamış olsaydı, bugün başka koşullarda yaşıyor olacaktık. Şekillenmenin yönü ve kapsamı tamamen o zamanın koşullarıyla belirlenir. Birden fazla ilerleme yönü olasılığı varsa, sermaye bunlardan en karlı olanı değil, ekonomik hacim açısından en büyük ve en uzun ömürlü olanı tercih eder, tıpkı patlamalı motorlar gibi. Okumaya devam et Saf düşüncenin form değişimini izlemek başlı başına bir yöntemdir

Gençlerden gelecekleri adına beklentim

Zaman zaman ilköğretim ya da üniversiteden öğrencilerle bir araya gelme şansımız oluyor, doğrusunu isterseniz aktarımların en verimlisi de bu şekilde gerçekleşiyor. Düşününüz ki, üniversiteye yeni girmiş gençler, önlerinde henüz yeni başlayacak bir yaşam, mezun olup serpilecekler. Bugün hayallerinin ne olduğunu tam bilemeseler bile, hayalleri olmaları gerektiğini düşünmekteler. Çünkü biz onlar her türlü kanaldan; televizyon, telefon ya da sokak ilanlarından bunu veririz. Tabletler ve akıllı tahtalarla donatırız sınıflarını, yeter ki ekrana dokunsun o parmakları ve soru sormak için asla kaldırmasınlar, “bakınız programda sorun giderme seçenekleri bile zaten var”. Okumaya devam et Gençlerden gelecekleri adına beklentim

Kuş gribi beyaz et ya da tavuk yemekle bulaşmaz

Kuş gribi geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme geldi. Basından yansıyan, Balıkesir’in Bandırma ilçesinde üç üretim tesisi karantinaya alınarak dezenfeksiyon uygulandı. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu da zaten gereken önlemlerin alınmış olduğunu vurguladı. Biz de bu yazıyı tavukçulukta ve endüstriyel piliç üretiminde zaman zaman yaşanabilen bu durumun (işin fıtratında var desek), önlem alındığında tamamen kontrol altına alındığını vurgulamak amacıyla yazıyoruz. Ve daha başında belirtelim, kuş gribi tavuk ya da beyaz et yemekle bulaşmaz. Okumaya devam et Kuş gribi beyaz et ya da tavuk yemekle bulaşmaz

Okumuşluk “esnetilemez kalıp” oluşturmada çok fazla etkilidir

İnsanın değil anlatılanı, ayan beyan görüneni anlaması ve yorumlaması bile alsında çok zordur. Bizim algılama ve yorumlama eylemimiz daha çok önceden öğrenilmiş kalıpların doldurulması üzerine kurulu görünüyor. Yeni karşılaştığımız durum, önceden yaşanmış bir karşılığı var ise bir yere konumlandırılabiliyor, yoksa anlamlandırılamıyor, anlamlandırılamayınca da kısa sürede sonlanan bilgi akışına dönüşüyor. Velhasıl görülen ya da anlatılan bir şeyin algı düzeyine erişimi için önceden öğrenilmiş bir kalıbın içerisini doldurması gerekiyor. Bu akışın sık değindiğimiz bir başka boyutu daha var, o da insanın yaşamın içine doğmuş olması nedeniyle ortaya çıkan “doğal anlama engelliliği”. Tıbbın aslında “betimleyici” olmanın ötesine geçemediği saptaması da buna dayanıyor. Düşününüz ki bir gün bir güruh meraklı insan, insanı, yani kendini anlamak gayesiyle dokuları incelemeye başlıyor,  bundan anatomi dediğimiz bilim dalı doğuyor. Ne var ki anatomistler aslında bir şey yapmıyor, kesip altını gördükleri dokuyu standart bileşenleri açısından haritalandırma işleminin ötesine geçmeleri elbette mümkün değil. Bu tıpta öğrenilmesi en zor Latince kelimeler dizisini meydana getirir (daha doğrusu ezber zannedildiğinden kavrama daha baştan tutuklanıyor. Her ne kadar kendi içerisinde anlam bütünlüğüne sahip olsalar da, yabancı dilden (Latince) terimlerin makus kaderidir bu. Okumaya devam et Okumuşluk “esnetilemez kalıp” oluşturmada çok fazla etkilidir

Hayatın İlk 1000 Günü; bebek beslenmesinin temel rolü

Geçen hafta başında Nutricia’nın Utrecht’te bulunan beslenme araştırma merkezini ziyaret ettik. İki günlük bu inceleme gezisi elbette sadece görmek değil, aynı zamanda bir şeyler öğrenmek amacını taşıyordu. Bilimsel bilgi sadece okuyarak kazanılmıyor, zaman zaman o konuda çalışanların görüşlerini almak ya da pek çok şey okuyarak kazanılamayacak bilgiye doğrudan erişmek olanağını sunuyor. Bazen öyle bir şey çıkıyor ki karşınıza, o uzun yolculuk iki cümlelik bilgi ile fazlasıyla karşılık buluyor. Okumaya devam et Hayatın İlk 1000 Günü; bebek beslenmesinin temel rolü

Eski buluşları yeni bir gözle okuyabilmek de mümkündür

Canlı sistemin nasıl çalıştığına dair tartışmamızı sürdürüyoruz, ama işin zorluğuna ilişkin noktaları yeniden hatırlayalım: (1) İnsan yaşamın bir şekilde içine doğmuştur, dolayısıyla içerisinde bulunduğu durumun ayırtına gitmesi ve onun nasıl çalıştığını açıklaması (nasıl var olduğunu idrak etmesi) aslında çok zordur. (2) İnsan doğal süreçlerin açıklamasında kendi yaptığı gereçlerin ve geliştirdiği sistemlerin sınırlılığı içerisindedir, ama sistem aslında o şekilde çalışmıyor olabilir. Okumaya devam et Eski buluşları yeni bir gözle okuyabilmek de mümkündür

Yaratıcı düşünce, buluş ve patent ilişkisi, kendi kendini sınırlayan sarmal

Genel kural her zaman geçerlidir, “insan gözüyle görmediği sürece inanmaz”. Buna karşılık doğanın anlaşılmasında kaydedilen mesafeler gözle görmekle değil, mevcut durumun akıl kullanarak analiziyle elde edilmiştir. Yani göz bir şeyleri görür, ama akıl onları analiz ederse bir sonuca varılır. Eğer görmek (algılamak) ve analiz etmek (çıkarıma gitmek) ilişkisi gerçekleşemezse ilerleme sağlanması da mümkün olmayacaktır. O halde yeni bir şeylerin bulunmasını beklemek, onların uzayın uzak bir noktasında ya da mikroskop altında görünebilmeleriyle değil, görülenlerin irdelenip analiz edilebilmeleriyle mümkündür. Batı bilim modelini savunan arkadaşlarımıza anlatmakta en fazla zorlandığımız kavram da budur. Tavuğun büyüme hızının değiştirilmesi ya da sütün bozulmadan kalma süresinin uzatılması gibi sıra dışı (ama becerilmiş) kavramlar herhangi bir kanıtın görülmesiyle açıklanamaz, biyolojiye ilişkin bir analizi gerektirir. Civciv olması gerekenden çok daha hızlı büyümektedir, bunun “soyun geliştirilmiş olması” mantığıyla açıklanamayacağı aşikardır. Ortada sıra dışı hızlı bir büyüme olayı, yani yemden alınanı özellikle kas ağırlığı olarak depolama durumu vardır. Siz bunun nedenini anlamaya çalışırsanız bilim, satıp para kazanırsanız ticaret ortaya çıkar. Okumaya devam et Yaratıcı düşünce, buluş ve patent ilişkisi, kendi kendini sınırlayan sarmal

Kök, toprak ve bakteri etkisi, sistemlerin işleyiş ilişkisi

Sindirim ve solunum sistemlerini geçen hafta aktardığımız bakış açısıyla yeniden değerlendirelim. (1) Her iki sistemden aynı dokudan gelişmektedir, yani yemek ve solumak aslında aynı sürecin farklı parçalarıdır. (2) Her iki sistemin de kendine özgü bir bakteri örtüsü vardır (flora), bunlar arasında da benzerlikler vardır, ancak kalın bağırsak ya da solunum yollarındaki yerleşimleri rastlantısal değil, özelleşmiş görünmektedir. (3) Her iki sistem de bir şekilde temas yüzeylerinden (sindirim sistemi için gıda, solunum sistemi için hava) “mukus” olarak adlandırılan sümüksü bir salgı ile yalıtılmışlardır. Yani sistemler içerikleriyle doğrudan yüzeyi örten hücrelerle değil, bunların bir kısmının salgıladığı mukus aracılığıyla temas ederler. İşlevin sürdürülmesi için mukusun varlığı zorunludur, olmaması ya da azalması durumunun bağırsaklardaki karşılığı enflamatuar (yangı ile seyreden) bağırsak hastalıkları (kolit, ülseratif kolit vb.), akciğerler içinse olasılıkla benzer mekanizmalarla astım vb. solunum yollarının enflamatuar hastalığıdır. Okumaya devam et Kök, toprak ve bakteri etkisi, sistemlerin işleyiş ilişkisi

Akciğerlerin mikrop örtüsü, “hava değişiminin” cezbeden büyüsü

Biz her ne kadar anlattıklarımızın merkezine beslenme ve sindirim işlevini oturtsak da, meselenin ayrılmaz bir parçası da solunum sistemidir. Doğrusunu isterseniz, solunum sistemi hak ettiği irdelemenin çok azını almış görünüyor. Tıp solunum sistemini neredeyse tamamen “oksijen” alınması üzerine kurgulamıştır. Alınan havanın içerisinde oksijenin küçük bir kısmı oluşturuyor olmasına karşılık, disiplinin gelişimi, solunum işlevini kana oksijen sızması (difüzyon) çerçevesinde irdeler. Oysa mevcut yeni bilgiyle bu biraz değil, layıkıyla eksik görünmektedir. Okumaya devam et Akciğerlerin mikrop örtüsü, “hava değişiminin” cezbeden büyüsü